Kaçarak acılarımızdan kurtulabilir miyiz?
10/10
·392 syf.·
2026 65. kitabı
Ne okudu benim zeytin karası gözlerim böyle… Oldu mu be kadın Nermin Yıldırım yapılır mı bu bana? :( “Rüyalar anlatılmaz.” diyerek avutulmuş bir çocuğun, gerçek hayatta yaşadığı kâbusları yetişkin olduğunda, yıllarca içine hapsettiği rüyalarından çıkarıp yeniden yaşaması… Ah, o yıkım… Gerçekten mahvetti beni. Kitaptaki birçok karakterin hikâyesi o kadar tanıdıktı ki satırları okurken hiç yabancılık çekmedim. Birbirlerinden kaçarak yaşadıkları bütün kâbusları unutabileceklerini sanan parçalanmış bir aile… Oysa içlerinde taşıdıkları özlem ve sevgi o kadar gerçekti ki. Birbirlerine söylemek isteyip de söyleyemedikleri sözler, sıkı sıkı sarılmak isteyip de sarılamadıkları anlar, verdikleri kayıplar ve yaşadıkları acılar… Okudukça her kelime yüreğime saplandı. Belki de başkahraman şanslıydı; onu anlayan ve her daim yanında olan bir eşe sahipti. Peki ya Müesser? Ya göçüp giden Veysel? Geçmişinin acısını sanki eşi Perihan’dan çıkarırcasına onun kalbini bin parçaya ayıran, gözyaşları içinde bırakan Veysel… Hayatın zorluklarıyla daha küçücük yaşta tanışan, babasız kalan ve kurtuluşu bir erkeğin karısı olmakta arayan Perihan… İnanın okurken hangisine daha çok üzüleceğimi şaşırdım. Bu, Nermin Yıldırım’dan okuduğum dördüncü kitaptı. Fakat içlerinde en çok sarsıldığım, en çok etkilendiğim kitap bu oldu. Benim için tam anlamıyla efsaneydi. Bu kitabı yoldaşım Sadecemoonlight ile birlikte okumak bana ayrı bir mutluluk verdi. Her defasında farklı bir kitapta, farklı satırlarda ama aynı duygularda buluşabilmek benim için tarifsiz bir güzellik. Kitaplar sayesinde kurulan bu dostluğun kıymeti bambaşka. Şimdi sıra onda… Bakalım bu hikâye onun kalbinde nasıl bir iz bıraktı, karakterlerle nasıl bir bağ kurdu? Kitap hakkındaki düşüncelerini merak edenler için inceleme linkini buraya
Rüyalar AnlatılmazNermin Yıldırım · Everest Yayınları · 20254,423 okunma
Dünyanın Sonunu Değil, İnsanlığın Yeniden Doğuşunu Anlatan Destan
10/10
·1216 syf.··
Beğendi
·
2026 5. kitabı
·
29 günde okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 00:00
Bazı kitaplar vardır, olay örgülerini hatırlarsınız. Bazıları vardır, karakterlerini unutmazsınız. Bir de çok az kitap vardır ki bitirdikten yıllar sonra bile size insanı düşündürmeye devam ettirir, olaylarını da karakterlerini de unutturmaz. Stephen King’in Mahşer’i benim için işte bu son gruba giriyor. Romanın yüzeyine baktığınızda bir salgın hikâyesi olduğunu görüyorsunuz. Laboratuvardan yayılan ölümcül bir virüs ve birkaç hafta içerisinde neredeyse tamamen yok olan bir dünya… Ancak sayfalar ilerledikçe anlıyorsunuz ki King’in anlatmak istediği şey salgının kendisi değil. Virüs sadece sahneyi boşaltıyor. Asıl oyun, sahneyi boşaltan virüsten kalan insanlar ortada kaldığında başlıyor. Mahşer’i okurken sık sık şunu düşündüm: Medeniyet dediğiniz şey gerçekten ne kadar sağlam? Elektrik, internet, devletler, yasalar ve milyonlarca insan ortadan kalktığında geriye ne kalır? King’in cevabı ise oldukça ilginç. İnsan kalır. Ve insan, ne kadar yıkım yaşarsa yaşasın yeniden bir düzen kurmaya çalışır. Romanın ilk bölümlerinde salgının yayılışını ve toplumun çöküşünü okuyoruz. Bu kısımlar o kadar gerçekçi yazılmış ki bazen bir roman okuduğunuzu unutuyorsunuz. Fakat beni asıl etkileyen, salgın sonrasında başlayan uzun yolculuklar oldu. Boşalmış otoyollar, terk edilmiş kasabalar, sessiz şehirler ve kilometreler boyunca tek bir insanın bile görünmediği yollar. King bu bölümlerde yalnızlığı öyle güçlü hissettiriyor ki bazen karakterlerle birlikte ben de o sessiz dünyanın içinde yürüyormuş gibi hissettim. Fakat Mahşer’in asıl büyüsü Boulder’da başlıyor. Dünyanın sonundan sonra kurulan bu yeni topluluk, romanın en etkileyici bölümlerinden birini oluşturuyor. Başlangıçta insanların kapılarını kilitlemeye ihtiyaç duymaması, insan sayısı artıkça insanın tekrardan insandan korkusunun
1000Kitap
MahşerStephen King · Altın Kitaplar · 20243,931 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
9/10
·160 syf.·
2026 145. kitabı
Anne Üşüyorum Yokluğunda Demet Tezcan Demet Tezcan'ın kalemiyle ilk defa tanışmama vesile olan "Anne Üşürüm Yokluğunda", kapağındaki alt başlıkta her ne kadar bir "anı" kitabı olarak nitelendirilse de, sayfaları çevirdikçe okuru çok daha geniş ve derin bir edebi coğrafyaya davet ediyordu. 160 sayfalık, manevî yükü ağır olan eser, klasik bir hatıratın sınırlarını aşarak, hayat, ölüm, ebeveynlik ve sığınılacak en güvenli liman olan "anne" kavramı üzerine kurulmuş felsefi ve varoluşsal denemeler bütünü olarak karşımıza çıkıyor. Kitap, yazarın annesinin vefatının ardından yaşadığı sarsıcı ve derin süreçle kapılarını açıyor. Adından da anlaşılacağı üzere, merkezine yoğun bir şekilde "anne" temasını alan yazılardan oluşuyor. Tezcan, bu kişisel acıyı sadece bir iç döküş olarak bırakmıyor onu evrensel bir düzleme taşıyor. Kitaba başlarken klasik bir anı kitabı beklentisinde olan okur, ilerledikçe metnin rehberlik eden, öğütler veren didaktik yönüyle karşılaşıyor. Tezcan, hayatın kaçınılmaz ve tek mutlak gerçeği olan "ölüm" olgusunu okura bir ayna olarak tutuyordu. Ölümü ürkütücü, karanlık bir son olmaktan çıkarıp, hayatı doğru ve anlamlı yaşamanın bir anahtarı olarak son derece güzel ve naif bir dille işliyor. Metnin satır aralarında yazarın kendi düşüncelerine eşlik eden ve okurun da zihninde yer etmiş sevilen isimlerden yapılan alıntılar, kitabın entelektüel zeminini güçlendirirken, okuma sürecine de çok sesli ve entelektüel bir keyif katıyor. Kitabın başarılarından biri ise şüphesiz ki dilinin yakaladığı muazzam akıcılık. Öyle ki, anlatımın gücü ve samimiyeti beni öylesine içine aldı ki, 160 sayfalık bu eseri 24 saat bile geçmeden, bir çırpıda okuyup bitirdim. Bu ay okuma listeme eklediğim ikinci kitap olan bu
Anne
Anne Üşüyorum YokluğundaDemet Tezcan · İlke Yayıncılık · 201011 okunma
SESSİZ BİR YARA
9/10
·424 syf.·
2026 81. kitabı
Nermin Yıldırım Unutma Beni Apartmanı benim yazardan okuduğum üçüncü kitap. Bu kitabı daha önce de okumuştum ama bir kez daha okumak istedim. Bazı kitaplar var, insan onları “bir kez daha okumak istiyorum” diye değil de, sanki yeniden çağırılıyormuş gibi tekrar okuyor. Bu kitap benim için öyle oldu. İlk okuyuşumda hissettiklerimle ikinci okuyuşum arasında ciddi bir fark vardı; sanki aynı kitabı değil de kendimi yeniden okumuş gibi hissettim. Romanın merkezinde Süreyya var. Dışarıdan bakıldığında hayatını belli bir düzen içinde yaşayan, duygularını kontrol etmeye alışmış, hatta bunu bir tür yaşam becerisine dönüştürmüş bir kadın. Ama iç dünyasında durum hiç de öyle değil. Bastırılmış kırgınlıklar, yarım kalmış duygular, konuşulmamış hesaplar ve özellikle annesiyle olan derin bir yarım kalmışlık hissi onun hayatını sessizce kuşatıyor. Annesinden gelen beklenmedik bir haberle birlikte Süreyya’nın uzun zamandır kilitli tuttuğu bütün duygular yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Aslında kitap yüzeyde bir anne-kız hikâyesi gibi görünse de, derinlerde çok daha büyük bir mesele anlatıyor: insanın kendi geçmişiyle hesaplaşması. Süreyya’nın hikâyesi sadece annesiyle değil, kendi çocukluğuyla, eksiklikleriyle ve yıllar boyunca taşıdığı duygusal yüklerle de yüzleşme hikâyesi. Kitapta altını çizdiğim yerlerden biri şöyleydi: “Yaşantımın belli dönemlerinde kontrolü kaybetmişliğim, sağa sola savrulmuşluğum vakiydi ama genellikle kendimi, tepkilerimi ve hatta hislerimi denetlemek konusunda marifetliydim.” Bu cümle Süreyya’nın karakterini çok iyi anlatıyor. Çünkü o, duygularını kontrol etmeyi bir güç gibi görüyor. Ama aslında bu kontrol, bir korunma biçimi. İnsan bazen güçlü görünmek için değil, dağılmamak için susar,
Unutma Beni ApartmanıNermin Yıldırım · Hep Kitap · 20176,2bin okunma
DEB'in Arkasındaki Acıyı Anlamak
Puan vermedi·352 syf.··
Beğendi
·
2026 16. kitabı
·
36 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 00:57
Bazı psikoloji kitapları sadece bozukluk anlatır, bazıları ise o bozukluğun içinde yaşayan insanı. İlk türdeki kitaplar o bozukluğu anlamamızı sağlarken ikinci türden olanlar o bozukluğu yaşayan insanı anlamamızı sağlar. Ve psikolojide asıl önemli olan da bu ikincisidir. Dağınık Zihinler kitabı da tam olarak ikinci gruba giriyor. Ben de kitaba başlamadan önce dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunu daha çok nörobiyolojik açıdan düşünüyor, ilaçla tedavinin zorunlu olduğunu düşünüyordum. Bize öğretilen de buydu diye. Oysa G. Mate daha ilk sayfalardan itibaren meseleyi semptomların ötesine taşıyor ve bireyin kişisel deneyimine, hikayesine vurgu yapıyor. Ayrıca kendisi de DEB’li olduğundan olsa gerek ki DEB’li bir bireyin çektiği acıyı ve düştüğü yanılsamaları çok iyi bir şekilde aktarıyor. Kitabın bir noktasında Daniel Siegel’den yaptığı “DSM kategorilerle ilgilenir, acıyla değil” alıntısı da önemli. Bu cümle kitabın bakış açısını özetliyor. Çünkü Maté'nin ilgilendiği şey tanı etiketleri değil, o etiketlerin altında yaşayan insanın deneyimi. Kitabı okurken altını en çok çizdiğim düşüncelerden biri, dikkat eksikliğinin sadece bir dikkat problemi olmadığıydı. Gabor Maté, DEHB'li bireylerin çoğunun yaşadığı dağınıklığın, unutkanlığın, dürtüselliğin ve sürekli bir şeylere yetişmeye çalışma halinin arkasında derin bir kopukluk duygusu bulunduğunu anlatıyor. Bu sebeple de DEB’li bir birey için en önemli şeyin şefkatli ve koşulsuz kabul içeren bir sevgi olduğunu ifade ediyor. Bu noktada da şunu ekliyor; birey çocuklukta ebeveyninden bu sevgi ve şefkati alamamış olabilir, yetişkinlik hayatında da yapacağı şey kendi kendine ebeveynliktir. Yani o koşulsuz sevgiyi ve şefkati kendisine vermesidir. Bunun nasıl yapılacağı da anlatılıyor kitapta. Yazarın şu yaklaşımı da önemli:
Psikoloji
Dağınık ZihinlerGabor Mate · Hep Kitap · 20221,116 okunma
Bizde de yarım kalan bir SERENAD
Puan vermedi·481 syf.·
2026 7. kitabı
Merhabaaalar Serenad‘ı bitirdikten sonra aklımda kalan onlarca cümle vardı ama sanırım en çok bu düşünce kaldı. #304588206 Çünkü kitap boyunca sadece tarihin değil, insanların da birbirine nasıl yaralar açabildiğini görüyoruz. Kimi zaman sessiz kalarak, kimi zaman unutarak, kimi zaman da sadece kendi hayatına devam ederek… Bu kitaba bir aşk romanı diye başlamıştım. Ama elimde kalan şey yalnızca bir aşk hikâyesi olmadı. Bir insanın yıllarca taşıdığı özlem, bir ülkenin unutmaya çalıştığı acılar ve geçmişin hiçbir zaman gerçekten geçmişte kalmamasıydı. Maya ile birlikte yürürken bazen kendimi İstanbul’un sokaklarında hissediyordum, bazen de hiç tanımadığım insanların acılarına tanıklık ediyordum. Livaneli’nin en güçlü yanı da burada sanırım tarih kitaplarında birkaç satır olarak gördüğümüz olayları kalbimize kadar ulaştırabilmesi. Kitap boyunca sık sık şu düşünceye döndüm: Bu coğrafya ne kadar çok hikâye taşıyor… Ne kadar çok aşk, ne kadar çok ayrılık, ne kadar çok yarım kalmış hayat var. Oysa yaşarken aslında fark etmediğimiz ne kadar çok insanın hikâyesinin yanından geçip gidiyoruz. Ve sonra o düşünce…#305848522 Kitabı kapattığımda bu cümle daha da anlam kazandı benim için. Çünkü roman boyunca ölümün, ayrılığın ve kaybın gölgesi hep hissediliyor. Ama bütün bunlara rağmen aşk yine de yaşamaya devam ediyor. Belki de insanın en büyük direnişi bu sevmekten vazgeçmemek. Özellikle geçmişle yüzleşilen anlarda boğazımda bir düğüm oluştuğunu hissettim. Karakterlerden çok, gerçek insanların hikâyelerini okuyormuşum gibiydi. Serenad bana yalnızca güzel bir roman vermedi. İnsanların kim olduklarından önce neler yaşadıklarını düşünmeyi öğretti. Unutulan acıları hatırlattı. Ve en önemlisi, dünyanın bütün karanlığına rağmen
SerenadZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 2020164,1bin okunma