• Kürt Cemo

    Zaman sonra, “sana neden Kürt Cemo diyorlar” diye sorduklarında şöyle söylüyordu Cemal Ağabey;

    “bizi bir kamyona doldurdular, tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Aklımdan çıkmaz o yolculuk, o köpek havlamaları ve polis sesleri. Sürgün edilmiştik, annem sürgünde öldü benim” ve ekliyordu.

    “Aslen Dersim bölgesindenim ben. Erzincan’lıyım... Hem ne farkeder ki ? Dersim’liyim işte. Saklar oldum ben bu durumu herkesten. Alevi’yim ben, hem Kürt hem de Zaza’yım.”

    Saklanılacak birşey miydi acaba Cemal’in yaptığı. Cemal orta direk bir ailenin erkek çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ailesi çok sevinmişti. 
    Amcası memo biraz koyu duygulara sahipti ve 1937 Dersim isyanında başı çekenlerdendi. Hepsi aynı evde kalıyorlardı. Günler geçti ve Dersim isyanından ötürü Memo’ya sürgün kararı verildi. Memo ve Ağabey’i Bilecik’e doğru gönderildiler.

    İşte burada başlamıştı bizim Cemal’in hayat hikayesi. Sürgün zamanı o unutulmaz tren yolculuğu, askerler nezaretinde uzun uzun gidilen yollar, polis arabalarının korkutucu siren sesleri, arka fonda havlayan köpekler, annesinin hastalığı... Cemal’in çocukluk dönemine de denk gelince tüm bunlar ister istemez etkisi daha büyük olmuştu.

    Bilecik’e yerleşmeleri ve Cemal’in büyümesi derken aradan bir hayli zaman geçmişti. Cemal annesini daha küçük denilecek yaşta ilk okula başlamadan bir sene evvel kaybetmişti. Babası uzun yol şöförü, amcası ise haftada bir eve gelir ya da gelmez ne yaptığı belli olmayan bir adamdı. 

    Cemal’in yalnız kalmaması için babası bir evlilik yaptı ve Cemal’in üvey annesi çok acımasız bir kadın olduğunu daha evliliğin 3’üncü ayında göstermişti. Babası  yeni evlendiği karısı ile de görüşüp Cemal’in devlet parasız yatılı okullarında okumasını daha sağlıklı bulmuştu. Cemal’in de isteği bu yöndeydi. Cemal henüz o sene başladığı ilkokulu devlet parasız yatılı okullarında tamamladı. 
    Cemal her ne kadar başarılı bir talebe de olsa kimliğini gizler bir yapıdaydı. Alevi olduğunu, kürt-zaza bir kökene sahip olduğunu devamlı gizliyordu. Çünkü arkadaşları arasında alay konusu oluyordu. Aklına sürgün yılları geldiğinde ve annesinin acısını da üzerine eklediğinde içinden çıkılamaz bir duruma düşüyordu. 

    Tam bu yıllarda olmuştu herşey. Bir öğretmeninin bazı zamanlarda “kürt inadı tuttu işte”, bir arkadaşının da “sümüklü kürt n’olcak” demesi Cemal’i derinden yaralamıştı. Kürt kimliği ile bu kadar alay edilen birinin alevi kökeniyle de alay edilir düşüncesi haiz olmuştu kendisinde... bu yüzden her zaman gizledi bu yönünü.

    Her ne yaptıysa da belli bir sıfat ile anılmaktan hoşlanmayan Cemal’e “Kürt Cemo” adı yapışmış kalmıştı. Kimine göre kötü birşey değildi tabi ki bu tabir ama herkesin söyleyiş tarzı farklıydı ve Cemal bu lakabın kendisine takılmasının bir alay sonucu oluştuğunu bildiği için üzülüyordu. 

    Kürt Cemo bir gün düşündü ve her zamanki sessizliğiyle haykırdı kendi kendine;

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler” diye elini yumruk yapıp masaya vurdu ve hayatında yeni bir sayfa açtı.

    Kürt Cemo... Cemal Süreya...

    Cemal ilkokul, ortaokul ve liseyi devlet parasız yatılı okullarında üstün bir başarıyla bitirdi ve Mülkiye’nin Maliye bölümünde de yüksek öğrenimini tamamladı. Üniversite öğrenimi tamamladıktan sonra orta okul yıllarında tanıştığı Seniha ile evlendi. 

    Cemal bir yandan devlet memuru olarak çalışıyor bir yandan ise yüreğini dile getiriyor, kalem tutturuyordu ona adeta. Cemal’in edebiyata olan düşkünlüğü onu şiir yazmaya itmişti. Yazdığı şiirleri dönemin dergilerinde, gazete köşelerinde yayınlanıyordu... Bir gün gazetede bir ilan gördü ve zamanın en popüler şiir dergisi “yeni şairler aranıyor” diye bir ilan çıkmıştı tam sayfa. Cemal vakit kaybetmeden bu kişi ben olmalıyım diyordu. Çünkü o yıllarda şair olarak bir dergide şiir yazmak popülerliğin simgesiydi. Cemal’in aklına ortaokul yıllarında kendi kendine verdiği söz geldi: 

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler”

    Cemal, eşi Seniha ile de durumu paylaştı ve hemen ertesi gün yazdığı şiirlerinden bir buket yapıp koyuldu ilanda verilen adresin bulunduğu yere doğru.

    Cemal belki de ömründe bu denli şatafatlı bir yer görmemişti. Binanın dışı İstanbul’un en ihtişamlı yapılarından biriydi sanki. İçeri girdiğinde bir gala gecesi var gibiydi. Uzun bir merviden, merdivenin başında iki tane kolon... Merdiven ise boydan boya kırmızı halı ile döşenmişti. Rüyada olmalıydı. Belki de bu kadarını beklemiyordu Cemal... Görüşmenin önemi bir kat daha artmıştı onun için. Cesaret edebilecekmiydi ? Merdivenleri bir bir çıkıp, kapıyı açıp söyleyebilecekmiydi ben Cemal Süreya diye ?

    Cemal... Nam-ı diğer Kürt Cemo derin bir nefes aldı ve merdivenleri bir bir çıkıp hayalindeki görüşme için randevü saatinde, kendisine söylenen yere ve söyledikleri odaya girdi. 
    Heyet toplanmış Cemal’e bakıyorlar, soru üzerine soru soruyorlardı. Bir çok soru sormuşlardı ve sadece dinlemişti Cemal. Söz sırası kendisindeydi artık. Tüm sorulara büyük bir rahatlıkla cevap vermişti. Son soruya sıra gelmişti.
    Şair olarak bir başkası değil de neden seni seçelim ?

    O an aklına geleni söyledi.

    "Benim adım Cemal Süreya. Kürt Cemo derler bana. Alevi ve Kürdüm. Zazayım da. Çoğusu bilmez bu yönümü. Küçüktüm ve sürgün edilmiştik. Arkadaşlarıma alay konusu oldum hep. Zaten Kürt Cemo lakabını da onlar taktı lakab olarak. Daha rahat alay ediyorlardı. Ben bu şekilde büyüdüm. Anasız, babasız. Her küçük çocuk görüşümde ağlarım ben. Yaşayamadığım çocukluğuma. Ne zaman mutlu bir aile görsem, o an çekerim fotoğrafını. 
    Tek fark ne biliyor musunuz ? Çektiğim fotoğraf karesi her seferinde aynı. Kalemimle çekiyorum çünkü... O kılıçtan kuvvetli olan kalemimle... Hüzün var çünkü o karede... Gözyaşı var... Az önce gelirken çektiğim bir fotoğrafı sizlere sunmak isterim.

    Durakta üç kişi vardı.
    Adam, kadın ve çocuk...

    Adamın elleri ceplerinde,
    Kadın çocuğun elini tutmuş.

    Adam hüzünlü, 
    Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü.

    Kadın güzel,
    Güzel anılar gibi güzel.

    Çocuk 
    Güzel anılar gibi hüzünlü
    Hüzünlü şarkılar gibi güzel.

    İşte böyle sayın heyet. Şimdi karar sizin. Benim adım ya Kürt Cemo olur, devam ederim kaldığım yerden hayatıma; ya da  koyarsınız adımı Cemal Süreya, unutamazlar beni 100 yaşıma bastığımda da. 

    Çünkü biliyorum ki Hayat kısa kuşlar uçuyor...
  • 296 syf.
    ·3 günde
    Böyle değerli bir kitabın incelemesi önce nereye yazılır diye düşünüyorum fakat cevap basit önce gönle yazılmalı daha doğrusu önce gönül anlamalı bu kitabı sonra belki kaleme, deftere sıra gelir. Sahi ya kalem mi kullansam birkaç satır yazarken, yok olmaz. Neden? Aylardır kalem, kağıt almamışım elime. Aslında var ama başka başka sebeplerden açmamak lazım, e ne yapacağız, mecbur telefon-tablet-bilgisayar. Modern çağ insanı işte; huzuru bulduğu kitabın iç aktarımını yaparken bile modern iletişim araçlarını kullanıyor. Her neyse, insan istediği gibi olamıyorsa, olabildiği şekliyle en iyisini yapsın o zaman, ne alaka mı, öyle işte.

    E kitabı biliyorsunuz; yeni çıktı, çok yeni, Eylül'ümüze bir güneş gibi doğdu, yüreğimizi sevindirdi, kitaplığımıza bir ışık saçtı. Ben dedi üstün değilim tabi sizden ama şuanlık Gökçe için biraz farklı olacağım, hissediyorum. Aslında benim tarafımdan hüzünlü bir macera olarak başladı bu çıkacak, çıktı meseleleri. Anlatayım mı biraz: Öncelikle kitabın çıkacağını çook öncelerde duyamadım, olmadı. Sonra çıktı, hemencecik alamadım. İmzalı kitabına da yetişemedim, o da geçti doğal olarak ilk okuyan olamadım ve tabii ilk inceleyen de.. Olsun herkesin sözü farklı, nasibi de farklı diyelim, belki de yanımdan malum bazı insanlar eksildi, ondandır bu geç duyuşlar, geç sahip olmalar.. Ama en güzel tarafı neydi biliyor musunuz? Kitabı Bursa'dan aldım, onu biraz bazı güzel yerlere götürdüm, belki Suna da görmüştür böylelikle. Ne diyordu: "Beş şehirden geriye ne kaldı, belki biraz Bursa kaldı." Kaldı, kaldı. Bursa her daim yaşatır güzelliğini.

    Bu kitabın bir roman olduğunu hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm, sonra baktım roman olmaması için hiçbir kaide yok kitabın kapağında yazan "hikâye" dışında. Sonra bir de dayanağım var: Fatma Barbarosoğlu'nun tweeti. Karakterler belli, saymakla bitmez, her birini yahut her bir aileyi kitap yap, okuyalım Mustafa amcacım demek geliyor içimden. Öyle güzel, öyle nahifler, tabii içlerinde içimizin ısınmadığı yok mu, var. Fakat bir kitabında diyor ya yazar: "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır." Çünkü ben bilirim ki herkesin bir yeri var bu hayatta. Suna'nın Ali'si olmasaydı, Suna olur muydu Suna? Elif'in böyle dik duruşlu durması onun tümden karakterine mi dalalettir? Biz sosyologlar severiz böyle tepeden konuşmayı, insanın psikolojisine vururuz, yaşam tarzıyla ilişkilendiririz, üretim ilişkilerine kadar bile girer ama bir insanın ruhuna bakmayı çoğu zaman es geçeriz. Oysa bilmez misin "aşk acıtır ve acı büyütür". İnsanların önce yarasına bakmalı ama kolay mı böyle bakmak, göz değil, kulak değil, göremezsin ilk bakışta, biraz fethe yanaşmak gerekir. İstanbul gibidir insan fakat bir insan bile eşref-i mahlukatlığıyla İstanbul'a bile fark atar bütün cihânda.

    " Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
    Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır" diyor ya Fuzuli, en güzel aşk yarasını anlatmaz mı böylelikle. Onun dermanı, derdinde. Bizimkisi nerede ya sanki? İnsan dermanını derdinden çok uzakta aramayacak ya yoldadır, ya da yolundadır. "Aramakla bulunmaz ancak bulanlar arayanlardır." Bu böyledir, yoksulluk içimizdedir fakat içimizi zenginleştirmek de ruhumuza, sevdamıza, derdimize düşmüştür. Tahammül de içimiz de sefer de. Tahammül de bizim için sefer de. Kimseyi yargılayamayız ya yapıp ettikleri için. Eğer aynı şey için yaşıyorsak, aynı şeye inanıyorsak, aynı harama haram deyip de aynı helale helal diyorsak birimizin köyde birimizin şehirde yaşamasının ne farkı var? Her neyse efendim, kusuruma bakmayın uzattıkça uzattım ve bir türlü kitaba gelemedim, kitaba geldim de aslında sizi kitaba getiremedim galiba. Yoksa baksanız bütün bu yazdıklarımın kitap nezdinde anlamı var ama işte yine de biraz dokundurmalı, mecazlı, düğümlü bir dil kullanmışım. Biraz daha açmakta fayda görürüm.

    "Ya Rabbi! Kalbimi aç! Aç ki akledebileyim." Ve ekliyorum aç ki anlatabileyim, birkaç kelam edebileyim ki gitsin bu içimdeki sıkıntı. Suna'yı, Elif'i, Nilgün'ü, Sevim'i, Lamia'yı, Ali'yi, Serdar'ı, Bülent'i, Tarık'ı birkaç cümleyle anlatayım. Tanpınar'a da girmek de fayda görüyorum, İstanbul'a değinmesem de kırılır, biliyorum. Birkaç cümleyle değinip de bırakılmaz ki ya hep ya hiç. Bakalım olacak mı istediğim inceleme ya da bir sonuca varamadan bitecek mi? Nasip.

    Hikâyemiz Suna ve Elif'le başlıyor, ana karakterlerimiz de onlar gibi görünse de Suna'yı baş karakter olarak koyarsam geri kalan tüm adı geçen insan da bana kalırsa ana karakter olsun, bence hepsinin bu hikaye içinde mânasını kavramak da boynumuzun borcu olsun. Suna bir Edebiyat doçenti, kendisi Tanpınar üzerine çalışır ve hayatında da Tanpınar ile derin bir bağ kurar hatta nasıl ki sevdiğimiz şeyler bizi başka seveceğimiz şeylere yakınlaştırır ise Suna'yı da böyle sevebileceği bir adama yanaştırır, işin hayır olup olmadığı bana kalmaz tabi. Olacak olan oldu nasıl olsa.

    İstanbul'da yaşayıp, İstanbul ile ünsiyet kurmaya çalışmasını da eklemek lazım. Zaten edebiyatçı olup, Tanpınar okurken İstanbul'a uzak kalıp insan nasıl bir güzel sanata ilgi duyar ki? Yahya Kemal'in azîz İstanbul'u halen daha duruyor mu meçhul fakat bir Çamlıca'ya çıkıp, bir Piyer Loti'de kahve içip:
    "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
    Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
    Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." dememek elde mi? Benim elimde değil.

    İstanbul, Tanpınar, edebiyat, kitaplar ve mâna arayışı Suna'yı Ali'ye yakınlaştıran en büyük etkenler olmuştur. Belki benim gözümde daha yazar söylemeden bir Nazan Bekiroğlu görüntüsüne bürünen Suna, Ali'nin deyimiyle İsabella Adjani'ye benziyor olsa da Ali'nin aşkı salt maddi güzellikle açıklanacak şeyler değildi elbet. Her aşkın bir göz boyutu varsa bir de kalb boyutu vardır ki bu da iki insan arasındaki bağı kuvvetlendiren şey olur. Eğer göz görüp de gönül sevmese veya göz sevse de gönül sevmese o iki kişi yol arkadaşı olabilirler mi hiç? Ne demişler; evvel refîk, bade'l tarîk. Bir de şöyle bir söz var: insan yoldaşını yolda tanır. Ben buna inanırım. Fakat bu yol illa ki şehirler arası bir yol mudur, bence değildir. Mesela bir insanın sözü bir yoldur, isteği bir yoldur. O insan o isteklerine nasıl sahip çıkıyorsa yoldaşına da öyle sahip çıkar. Bazen yol belliyken refîk kayboluverir. Ama her insan yolunu da kendi nazarında değerlendirir. Bazıları yolu sever, yol ağır gelmez, bazıları da daha yola çıkmadan yolculuktan şikayet eder.

    Tekrar edeceğim ama; önce yoldaşını belirle ki yoldan şikayet etme. Ali mesela belki de ilk hatasını kendini değişimeye açık biri olarak gördüğünde yaptı sonra gitti Suna'yı da buna inandırdı, Suna'nın inanıp inanmadığı tartışmalı olsa da o rüzgara kapılıp gitmeyi tercih etti. Ama rüzgar sizi bir yerden bir yere son hızla götürmez bazen yarı yolda da bırakabilir, Ali ile Suna yarı yolda kaldı. Neyse ki Suna'nın tek yoldaşı Ali değildi, onun Elif'i vardı, annesi, ablası, ninesi vardı, ohh daha ne olsundu.

    Suna'nın ayrılık acısı için de Ali'nin genel yaşantısı için de çok güzel beyitler var edebiyatımızda, kitabımızda da geçerler hatta fakat güzel olan tarafı şudur ki ben bu beyitleri yaşamımda durup durup söylerim. Allah unutturmasın, sahiden güzel örnekler. Meselâ:

    " Gittin ammâ ki kodun hasret ile canı bile
    İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile" beyiti Suna'ya çok hoş uyuyor. Ben bunu ilk defa Tanpınar'ın Huzur romanında okumuştum, Suna hatırlar, beyiti yani.

    Diğer beyitimiz ise: "Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenâdan, Başın alamaz bir dahî bârân-ı belâdan" dır. Ziya Paşa'dan geliyor. Yani diyorum ki Alicim sen bir kere dünya suyundan kana kana içtin ya o suyu bırakmak da sana ölüm olur. Keşke ölseydin, yani eski yaşantını öldürseydin ama olmadı ne yapalım. Sizin buluşmanızda Hikmet-i Hüda'dır elbet, sebep-sonuç ilişkisi aramaya gelmez.

    Elif'e gelelim şimdi de; Elif ile Suna lisede tanışıyorlar, onları bir araya getiren şey kitaplar, insanlardan kaçıp kitapların dünyasına sığındıkları bir vakit kütüphanede karşılaşıyorlar ve dostluklarının bir ömür boyu sürmesi için ilk temeli atmış oluyorlar. Elif üniversitenin Sanat Tarihi bölümünde okuyor. Deli dolu, dobra, cesur bir kız. Suna'ya nazaran daha dik başlı, Suna ise Elif'e nazaran daha yumuşak biri. Elif, Suna'ya nazaran hayatının aşkını öyle çok geç bulmuyor, 28 Şubat zamanı, üniversite eylemlerinin yapıldığı zamanlar karşılaşıyorlar. Serdar adı; mücahit bir genç o zamanlar, tuttuğunu koparır cinsten, inançlı, namazında niyazında, davası var. Zaten Elif de böyle bir kız. O zamanlar örtülü olmasa da arkadaşlarını eylemlerde yalnız bırakmıyor. Neyse bunlar bir şekilde tanışıp, anlaşıp, kaynaşıyorlar. Serdar hatta Elif'in tesettüre girmesine de sebep oluyor. Bu sırada da Serdar ile Elif evleniyor. Sonra zaman geçiyor haliyle, 28 Şubat zulmü bir nevi ortadan kalkıyor, zenginliğe kavuşan aileler oluyor. Serdar'ın ailesi de bunlardan biri. Şirketleri tekrardan kâra geçiyor ve yurt dışına bile açılıyorlar. Evliler ya aile dostları oluyor Eliflerin. Bunlardan biri Nilgün ile Tarık çifti. Önce Tarık yurt dışındaki işleri yürütmek için seyehatler yapıyor fakat keşke yapmaz olaydı diyoruz sonra Serdar. Tarık tamam da, tamam da derken hadi onu pek bilemiyoruz ama Serdar'ın bu imkan bulup da yurt dışına çıkmaları hiç iyi sonuçlanmıyor.

    Ve şuna şahit oluyoruz kelimelerle ifade edecek olursak: 28 Şubat mağduru erkeklerin imkânlar el verdiğinde ailelerine ve bilhassa dinlerine zarar verdiklerine.. Fatma Barbarosoglu şöyle ifade ediyor bu durumu: "Mustafa Kutlu'nun son kitabı: Sevincini Bulmak 12 Eylül'ün,28 Şubat'ın kahraman erkeklerinin, ikbal peşinde aile hayatlarını imha edişlerinin romanı." Evet, gerçek bu. Mustafa Kutlu toplum içindeki görünen dini hayatın aslında çok başka yaşandığının yahut 28 Şubat mağduriyet dilini kullanan insanların aslında kendi hayatlarında pek de menem bir insan olamayabildiklerini göstermiş oluyor.

    Boşver be Elif, diyorum o sayfalarda çok kez. Herkes kendi inancından, kendi samimiyetinden sorumlu bu hayatta, senin bir kızın var Nilüfer, sen ona bak en iyisi. Yuva olmadıysa olmadı, dağıldıysa dağıldı, insanın eşinden öte daha güzel bir şey var bu hayatta o da evladı. Ayrıca pek değerli hocamla sık sık yaptığım konuşmayı hatırladım, biraz bahsetmekte de fayda görüyorum. Bazı meselelerde pek katı olmadığımı bilen Hüsamettin Hoca, çok dindar görünen kişilere karşı bana şunu derdi sürekli: "Gökçe insan imkânı yokken çok çabuk dindar olabilir, asıl iş sana uygun ortamlarda değilken bile yalnızmışsın gibi kalabilmek. Mesela insan kadınlardan kaçarak, kadınlarla tokalaşmak haramdır diyemez. Bilakis kadınlarla bir araya geldiğinde tokalaşmadan kalabilmektir asıl dindarlık" Sen de bunu söylüyorsun zaten ya olsun. Hocamı ammak bana güç veriyor.

    Nilgün'ün okuduğu "Kırık Kalpler Müzesi" adlı köşe yazısını biliyor musunuz ya da hatırladınız mı? Yazı Yenişafak'ta Mustafa Kutlu'nun kaleminden çıkma, daha alıntı halinde okuduğumda bile hatırlayıverdim, en sevdiğim yazılarından biridir. Ne diyordu: "Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin nedir ki" İnsanın öldüğünde bile böyle hatırlayabileceği eşleri varken evlilik güzel olsa gerek yahut böyle Serdar gibi Ali gibi Tarık gibi çok geçmeden kendi kişiliklerini ortaya çıkaran eşler olduğunda. Çünkü insan tanımadan yıllar geçirse iyi mi hiç? Ne diyordu İsmet Özel; ölüyoruz demek ki yaşanacak. Bazı şeyler her türlü yaşanıyor, şükür ki ölüm var da unutup gidiyoruz. Hem bu dünya varsa ahiret de var. Bir insanın bir insanda hakkı bu dünyada kalır da ahiret de kalmaz. Evet ben de bunu düşünüp ferahlıyorum.

    Şimdi son olarak kitabı Yoksulluk İçimizde kitabına dayandıracağım biraz. Ben okumaya başladığımdan beri olmasa da yarısından sonra düşündüğüm şey bu kitabın Süheyla'nın halinin biraz daha uzatılmış ve biraz daha fazla karaktere bağlanıp ve evet daha bir romanlaştırılmış olduğunu düşündüm. Nasıl ki Süheyla ile Engin bir zamanlar hayatlarını birleştirmede bir türlü anlaşamadılar burada da Suna ile Ali anlaşamadı. Nasıl ki Süheyla kendini bulma yolunda birçok adım atmışken Engin'in adımları da kiraya, faturalara takıldıysa Ali'nin ayağı da eksi hastalarına, Cihangir çevresine, lüks yaşantısına takıldı.

    Oysa hiç düşünme bile; "Ne ki nefsine ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık miktarınca sana ferah erecektir."

    Hayat üzerine anlaşamıyor musun, bırak birleştirme hayatını o zaman. Bu sözlerim Suna'ya değil, Suna birleştirdi bir kez. Bu sözlerim kaderini pek tabii göremediğim bizzat kendime.
  • 126 syf.
    ·16 günde·Beğendi·7/10
    İmkanı olmayan bir aşk serüveni. Tutkunun olağan kadar okura anlatımı. Diğer tarafda aşık olunan kadının kendi yaşam ve düzenini koramaya çalıştığı ve aynı zaman da aşka da saygı duyduğu öykü.
    Engellerle dolu yolda topuklarını parçalayan her adım endişeli ruhunu rahatlatan bir damladır, sınırlarını zorlayan her günkü yolculuktan sonra bu yürek birçok bunalımdan kurtulmuş halde yatağına uzanır. 91
    Eğilince alyansını gördüm - gözyaşlarımı tutamadım - aniden çok tatlı o eski melodiye geçti, öylesine birdenbire, bir teselli duygusu ve geçmişe, şarkıyı ilk duyduğum can sıkıntısının olmadığı hüzünlü zamana, hayal kırıklıklarına dair anılar ruhuma işledi ve sonra - odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladım, düşüncelerimden gelen baskıyüreğimi sıkıştırdı. 93