Oysa gelenekteki yalnızlık hâli ve hissi kemalle ilgili bir durum, bir hâldir. Marifete ve hakikate ulaşmak için terk-i dünya tek başınalık değildir. Kendini bilen nasıl yapayalnız, yani tek başına olur? Kendini bilmek bu anlamda, yaratanını ve yaratılanı bilmekle ilgilidir. Dolayısıyla kendini bilmek, kendine dönmek demektir. Ene'l Hak işte burada hissedilebilir ve anlaşılabilir. İnsan kendini, kendine ait olmayandan, yani arızi olandan soyutlamadıkça hakikate ulaşamaz. Yalnızlık ile tek başınalık arasındaki farkı idrak edemez.
Dursun Çiçek
İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır. Okumaktan ma'ni ne kişi Hakk'ı bilmektir Çün okudun bilmedin ha bir kuru emektir. Okudum bildim deme çok taat kıldım deme Eğer Hak bilmez isen abes yere gelmektir.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
AKINCI-GÜÇ VE HAİN AZGINLAR
Akıncı Güç patlaması... Tarih 1979... 1966'lardan ve Sezai Karakoç öncülüğünde başla-yan "Üstad aşılmıştır!" furyası, ondan "ölü şair" diye bahsetmeyedek azgınlaşmış ve hususiyle 1970 sonrası doruğa ulaşmıştır... "A politik seviye'de güya gram gram sihirli iksir üretiyormuş edada, aslında hem keyfiyet ve hem de kemmiyette cüce bu soy, birbirlerinden kopa kopa 1979'a gelindiğinde, o seviyenin seviyesizliği gösterilince, hem eski yerlerini terketmiş, hem de gerçek sevi-yenin ne olduğunu gösterenlere, yani bize, olanca güçleriyle güçleri de yok! hainlik etmişlerdir!.. **Üstadım'ın "neredesin genç adam?" haykırışına cevap hâlinde, hem isim ve hem mânâ olarak "Akıncı"nın babası benim; sene 1975... Biz bu ruhu diriltmeye çalışaduralım, meselâ, güyalardan tarihçi Kadir Mısıroğlu bizi gençliği bölmekle suçluyor, Maveracı Akif İnan da "siz bize emanetsiniz!" yollu konuşmasıyla MTTB'de akıncıların aleyhinde bulunuyordu... Akıncılar Derneği'nin kuruluşuyla içiçe yakın tarihlerde bu soytarılıklar olurken, MSP'nin Milli Gazetesi'nde de, "komünistlerin müslümanları bölmek için bu yola başvurduğu" şeklinde yorumsu imâlar... Düşünün: Muhâl farz, bir adam mezarlığa girip bir el işaretiyle ölülerin bir kısmını ayağa kaldırsa, hareketsizlik müşterekliğindeki cesetler birliği keyfiyetine nazaran bu davranış bölücülüktür... Her neyse: Kuruluşundan sonra MHP'nin Ülkücüleri gibi algılanan ve birkaç ay sonra MSP'nin gençlik teşkilatı havasına dönen Akıncılar Derneği'ne, hem "Akıncı'nın yayın organı Sebil'dir" diyen Kadir Mısıroğlu, hem de Akif ve Maveracılar toptan zıpladılar... Mânâlar üzerindeyim: O aralar Kadir Mısıroğlu'nun MHP'den aday olma hikâyeleri, Maveracıların keskin MSP'li olmaları ve Akıncılar Derneği'ne bir de "Akıncılar" diye dergi çıkararak postu sermeleri vesaire gibi
Sayfa 406 - Ağustos 1994, O AKSİYON ADAMIYDI, Vâridât: Üstadım’ın Vefatı, İbda Yay.
Mücerret Fikir
Spartalılar ve Romalılar bu duruma örnektir. Spartalılar, Atina ile Thebai'yi, orada az sayıda kişiden oluşan bir yönetim oluşturarak elde tutmalarına rağmen kaybettiler. Romalılar Capua, Kartaca ve Numantia'yı elde tutmak adına yerle bir ettiler ve kaybetmediler. Yunanistan'ı ise Spartalıların yaptığı gibi özgür bırakıp kanunlarına izin vererek ülkeyi elde tutmak istediler ve başarılı olamadılar, sonunda elde tutmak için ülkedeki birçok şehri yakıp yıkmak zorunda kaldılar. Aslında bir ülkeye hâkim olabilmek için yakıp yıkmaktan daha emin bir yol yoktur. Ayrıca özgürlüğe alışkın bir şehrin efendisi haline gelip onu yıkmayan biri, o şehir tarafından yok edilmeyi beklemelidir, çünkü ne zamanın ne de menfaatlerin asla unutturamayacağı o özgürlük ruhu ve eski ayrıcalıklar her zaman bir ayaklanma konusu olacaktır. Buna karşı ne yaparsanız yapın, halkın arasındaki birlik bölünüp dağıtılmadıkça o ruhu ve ayrıcalıklarını asla unutmazlar, üstelik Floransalıların boyunduruğundan yüzyıllarca sonra da olsa kurtulan Piza gibi, fırsatını buldukları anda yeniden harekete geçeceklerdir.
Sayfa 30·Kitabı okuyor
İlk gözüme çarpan postane kartları oldu, burada kart dikey girer telefona, orada yan. Misak-ı Milli sınırlarında yaşıyorsak, neden Şırnak'taki kartlar yan, buradakiler düz giriyor? Orası bir başka Türkiye, burası bir başka Türkiye..
Sayfa 208 - Metis Yayınları·Kitabı okuyor
Anı
ÜSTÂD’IN KUMANDAN'I TAKDİMİ
(...) ZİHNİM O KİŞİYİ ARADI VE YANILMIYORSAM BULDU: Boyu, boyum kadar. İnceliği, yâni vücutça, inceliğim kadar. Benim kadar esmer. Kafatası yapısı benimki gibi. Mimikleri ve konuşurken jestleri de öyle. Sesi benimkine benzeyen, ama geldiği yörenin tonları ve aksanıyla konuşan, sanatkâr mizaçlı ve yazan biri. Şiirleri ve düz yazıları var. Bir benzerlik daha: Adeta tabiî bir enerjiyle değil, bir sinir enerjisiyle deviniyor. Kıpırdıyor. Huzursuz. Daima terliyor gibi. İşte buradan itibaren Üstad'ın çizdiği insan. Ve en belirgin özelliği, Üstad'ı âdeta delicesine okumuş olması. Bense, Üstad'tan topu topu kırk-elli şiir okudum. Bir-iki piyesinin dışında sonuna kadar bitirdiğim kitabı olmadı. Hemen hemen benim yaşımdaki o delikanlıyı, 1970 veya 1971 yılında tanıdım. Üstad'ın cümleleri ile konuşuyordu. Yazılarında tıpa tıp onun üslûbu vardı. Bu üslûba bakarak yazdıklarını Üstad'ın sanmak bile mümkündü. Onu bu derece benimseyip, bir buhran ânında onun kapısına gidip, "beni öldürdün!" diyecek tanıdığım TEK İNSAN olsa olsa buydu. Doğru söylemiştir bir anlamda, eğer bu anlattığım insan söylemişse. Kendinde Üstad'tan başka bir şey kalmamıştı. Demek günün birinde habersiz faile hesap sormaya gitti. Necip Fazıl'ın, insanları, şiirleri ve yazılarıyla nasıl etkilediğini bilenler, bu "ekstrem-aşırı" örneği çok iyi anlayacaklardır. Cahit Zarifoğlu'nun, bir yandan ademe mahkûm etme ve diğer yandan çekinme arası bir boşlukta "olsa olsa budur!" diye bahsettiği ve aklınca töhmet altında bıraktığı zât, yani ben, anlatılanları, onların ruhunun kokusunu bile alamayacakları fikrî-ruhi ispatlarımda delil olarak kullandım!..
Sayfa 404 - Ağustos 1994, O AKSİYON ADAMIYDI, Vâridât: Üstadım’ın Vefatı, İbda Yay.
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu