... coşkuyla ve gürültüyle oynayamaz olur, onlar da görünmez bir darbeden korkar gibi pusarlar; zavallı tomurcuklarını güneşte değil de soğuk gölgelerde açan çiçekler gibi tazelikten uzak ve ürkektirler. Bu şehrin ritmi, tıpkı bir saatin mekanizması gibi düzenli, asla bayramlarla, şenlik günleriyle bölünmeksizin hüzünlü ve soğuk bir tik tak içinde akar gider; tekdüze, düzenli ve güvenli. Yeni gelmiş bir yabancı sokağa çıksa, şehrin matemde olduğunu sanır; insanların bakışları o denli kasvetli ve soğuk-tur, sokakları o denli dilsiz ve neşesizdir, manevi atmosfer o denli şenliksiz ve ezgindir. Tabii ki bu sıkı düzen ve disiplin fevkalade bir şeydir lakin Calvin'in bu şehre dayattığı bu katı haddini bilme ve kanaatkâr olma anlayışı, her zaman sadece aşırılıklarla ve coşkuyla beslenen kut-sa. güçlerden ölçülemez kayıplar vermek pahasına sağ-anmıştır. Ve bu şehir, dindar, Tanrı korkusu taşıyan sayısız yurttaşıyla, çalışkan teologlarıyla, ciddi bilginleriyle övünse de Cenevre, Calvin'den sonra iki yüz yıl boyunca dünyaca ünlü tek bir ressam, tek bir müzisyen, tek bir sanatsı bile çıkaramamıştır. Sıra dışılık, sıradanlığa kurban edilmiştir, yaratıcı özgürlük, itirazsız köleliğe... Ve sonunda bir gün bu şehirde bir sanatçı doğduğunda, bütün hayatı bu kişılik gaspına karşı bir başkaldın olacaktır;
Cenevre kendini Calvin'den ancak en bagımsız yurttaşı,
Jen Jacques Rousseau sayesinde tümüyle kurtaracaktır.