Seksen üç yaşına varmış bu ak sakallı ihtiyar, başındaki beyaz takke gibi, gözlerine giydiği öfkeli bakışlarını da hiç değiştirmeden, bütün dünyayı "ah gâvurlar, ah dinsizler" diye yargılayan bir Müslümanlık abidesi olarak dolaşan, dinin özeti olan "Allah'tan kork!" emrinin canlı bir örneği gibiydi.
"Allah'ı sev, onun için iyilik yap, insan kardeşlerine sahip çık, Allah her insanda, her zerrede tezahür eder, Enel Hak" falan gibi tasavvuf palavraları ona göre değildi. İnsan dediğin Allah'tan korktuğu sürece, cehennem azabından ve Yaradan'ın gazabından, onun kahhar isminden ürktüğü kadar insan olabilirdi. Yoksa bu günahkâr insan soyunun iyilikle falan yola gelebileceği yoktu. Kuran'da Allah, eğer bana iman etmezsen boğazından erimiş kurşun akıtırım demiyor muydu? İşte insanoğlunun anlayacağı tek dil buydu. Bir yanağına vurana öbür yanağını uzatmak falan gibi fasafisoların yeri yoktu bu dinde. Biri yanağına vurursa o eli anında kesip atacaktin; biri sana söverse o dili koparacaktın, gerçekçi olan tek din buydu; ötekiler hayal görüyordu.
Abdullah Bey'in babası Hacı İsmail Sakar hiçbir insana güvenmez, herkesin kötülük yapmaya çalıştığına inanır, işin tuhafı şu ki çoğunlukla da haklı çıkardı. Kadınları örtüler altında saklamak gerekirdi, çünkü erkek nefsi her kadına meylederdi, ateşle barutu bir araya koyarsan patlama kaçınılmaz olurdu. Malına sahip çıkacaktın, çünkü insan nefsi her nimeti ister, hiçbir zaman doymazdı. Daha da önemlisi insanlar üzerinde kurduğun otoriteyi koruman gerekirdi, çünkü insanoğlu her an cıvıklaşmaya hazırdı. O yüceler yücesi Peygamber İsa, insanoğluna fazla güvenmenin cezasını çekmiş, en yakınının ihanetine uğramıştı ama Hacı İsmail Bey'in yoluna can kurban edeceği adı güzel, kendi güzel Muhammed, insan nefsini daha iyi tanıdığı ve bu yaratığa