Carl Gustav Jung, insan "sürülerinin" kalabalıklaştıkça akılsızlastığını, hayvan sürülerinin ise tersine, kalabalıklaştıkça akıllandığını söyler. Bunun birçok nedeni olabilir fakat burada dikkat çekeceğim ve birazdan kafamdaki çözümü dayandıracağım yer açısından şu farkı akılda tutmakta fayda var: Hayvan sürüleri, bireysel iradeleri zayıf ve sadece biyolojik ihtiyaçlarının peşinden giden canlıların gruplaşmasından oluşur. İnsanlar ise bireysel irade, irrasyonel güdüler ve yaşamdan biyolojik ihtiyaçlarının ötesinde faydalar (anlam, aşkınlık vs.) elde etme itkisine sahip olmakla hayvanlardan ayrılır. Yine aynı özellikleri sebebiyle, diğer bireylerin özgürlük alanlarını ihlal etmek konusunda çok mahir olduğundan, kuralsız bir insan topluluğunda anarşinin kaçınılmaz olacağı öngörülebilir.
Dolayısıyla insanoğlunun, “akılsız” dediğimiz hayvanların aksine, üst bir akılla idare edilmeden yaşaması zor görünüyor. Bunun sonucunda, tarih boyunca biriken tecrübelerden de yola çıkılarak, insan toplumlarının devletler oluşturması ve katı bir dizi kuraldan oluşan yasaları kolaylıkla kabul etmesi, toplumsal bir barış için mutlak gerekli bir şart olarak algılanmakta.
Peki, devleti kuran, idare eden, hükmeden ve diğer insanların uyacakları kuralları belirleyen insanların davranışlarını kim nasıl düzenleyecek? Tarihe kuşbakışı olarak bir göz atmak bile insanlığın geçmişini karartan tüm anlaşmazlıkların sınırlar, devletler, hâkimiyet kavgaları ve ideolojik görüş farklılıkları olduğunu gösteriyor. Dünyanın en “akıllı” canlıları olarak bundan kurtuluş yolunu hâlâ bulamamış olmamız aslında biraz utandırıcı...