İnsan onuru hem sosyal anlamda hem de işlevsel anlamda mevcut kullanılabilirliğimizi temel almaz; bu sadece insanın yarattığı, dünyaya getirdiği, gerçekleştirdiği yani geçmişte hayata kattığı değerleri temel alır. Bu onur son nefesine kadar kişiyle birliktedir, yok edilemez, artık dünyadan silinmesi imkânsızdır. Elbette bugün performans odaklı ve dolayısıyla gençliği putlaştıran bir toplumda bunu anlamak zor olabilir. Bu tür bir eğilim içinde olan insan toplulukları; fayda sağlama işlevini yerine getiremeyen, sözüm ona artık hiçbir işe yaramayan yaşlı bir insanı hor görmeye meyillidir. .. Böyle düşünen birinin, eğer şanslıysa yaşlandığında ne olacağını bir düşünsenize: Olasılıkla yıkılacak, aşağılık duygusuyla kendini harap edecektir çünkü aynı şeyleri kendisi için de düşünür. … Haysiyeti mutlak ve koşulsuz insanî bir değer olarak değil de yalnızca faydalı olmayı yücelten bir toplumun yarar ölçütüyle değerlendiren insanlar, hem bugünlerini hem de gelecekteki yaşlılık günlerini riske atarlar çünkü o gün geldiğinde de ötenaziden yana olmaları gerektiğine inanırlar. Halbuki yaşlı bir insana acımaya gerek yoktur. Aksine genç insanların yaş almış insanlara imrenmesi daha doğru olur. Neden mi? Çok basit: Genç adam gelecekte çok daha fazla fırsatı olacağını söylerken yaşlı adam, Doğru, benim fırsatım yok belki ama yaşadığım gerçeklikler var; şüpheli bir geleceğe değil, yaşanmış bir geçmişe güveniyorum. Ve artık onu kimse benden alamaz, diyecektir. … Her gün (duvar takviminden) bir sayfa koparan ve takvimin günden güne incelmesini iç geçirerek izleyen insanlar vardır, hüzünlenirler. Çünkü hayat akıp gitmektedir. … her gün, duvar takviminden bir sayfa koparan ve tersini çevirip arkasına günlük benzeri notlar alan farklı bir insan tipi -o gün ne yaptığını, ne yaşadığını, ne
Sayfa 141
Kureyş Suresi'nden Ruhumuza Süzülen Şifa Reçetesi
1. Ruhun gerçek güven kaynağını tanımanın, psikolojik huzurun temeli olduğunu öğretir. İnsanın güven duygusu sarsıldığında bütün iç düzeni bozulur. Sure, "Sizi kim korudu?" sorusuyla görünmez koruyucuyu hatırlatır ve zihne derin bir emniyet duygusu verir. 2. Aidiyet duygusunun, insan ruhunun en güçlü besinlerinden biri olduğunu hatırlatır. "Îlâf" kelimesi, ülfet ve ısınma köklerinden gelir. Bu, insanın ancak güvenli bir bağ ile huzur bulacağını söyler; modern psikolojinin "güvenli bağlanma" dediği şeyi Kur'an'ın kadim diliyle anlatır. 3. Minnetin, ruhsal dayanıklılığı artıran bir güç olduğunu gösterir. Sure, Kureyş'e verilen nimetleri hatırlatarak minnettarlığı uyandırır. Şükrün sinir sistemini regüle ettiği yönündeki bilimsel bulgularla da örtüşen bu çağrı, insanın zihinsel yükünü hafifletir. 4. Konforun içindeki tehlikenin, nimetin sahibini unutmak olduğunu söyler. Kureyş korunmuştu ama bu korunmuşluk zamanla sıradanlaşmıştı. İnsan da hayatındaki iyiliklerin kaynağını unuttuğunda ruhsal boşluk yaşar; surenin hatırlatması bu boşluğu doldurur. 5. Ruhun huzurunun dış şartların değil, iç merkezle kurulan bağın sonucu olduğunu gösterir. Çölde herkes saldırıya uğrarken Kureyş'in korunması, dış şartlardan bağımsız bir ilahi desteği gösterir. Sure, insanın da kendi iç çölünde aynı korumayı bulabileceğini fısıldar. 6. Hayatta yolculuk ederken asıl rehberliğin kimden geldiğini hatırlatır. Kış ve yaz yolculukları, insanın değişen mevsimlerdeki hallerinin metaforudur. Rabbe bağlılık, ruhu her mevsimde sabit ve sağlam kılar. 7. İnsanın en temel ihtiyaçları olan “açlık” ve “korku" ile nasıl baş edeceğini gösterir. Sure, "açlıktan doyuran, korkudan emin kılan" ifadesiyle iki temel psikolojik ekseni iyileştirir. Açlık, yokluk ve eksiklik
Sayfa 102·Kitabı okuyor
Reklam
165-166-167
İttihat ve Terakkiyle gelen zulüm yağmurlarından ıslananların en başında otuz üç yıllık iktidarda kalan Abdülhamid Han olmuştu. Padişah tahtan indirilerek Selanik de panjurları bile kapalı bir köşke kapattılar. Oysa daha isyanın başında Ulu Hakanın baş tüfekçisi Arnavut Halil Bey, üzerlerine doğru gelen Hareket Ordusunu bastırmak için padisaha az mı dil dökmüstü, Ya Tahir Paşa... "Şevketlüm, bu gelenler derme çatma çapulcu güruhundan ibarettir ve 'Padişah kurtarmaya gidiyoruz!" diye kandırılmışlardır. İzin ver onları saray kuvvetlerinin en küçük birliğiyle karşılayıp darmadağın edeyim ve zincire vurup huzuruna getireyim." Ne çare ki kardeş kanı dökülmemesinde kararlı olan merhametli zât-ı şahaneye bir türlü söz geçirememişlerdi. "Hayır, Paşa ben nefsim için tek damla Müslüman kanının akmasına razı değilim." Ulu Hakan, şefkatle doluydu; karşısındakiler ise kinle... O, acımayı seçmişti; onlar savaşmayı. O, aftan yana tercihini kullandı; onlar kahırdan. O, niyetinde halisti; onlar ise ikiyüzlü ve sahtekar... Yüzyıldan fazladır hastalığı iyice ağırlaşan bir devleti otuz üç yıl boyunca ayakta tutmayı başaran Ulu Hakan'a acımamışlardı. Sadece ona değil koca bir imparatorluğu da un ufak etmişlerdi. Dünyaya sığmayan ela gözlü sultanı tek başına bir odaya hapsettiler. Saray ise çok geçmeden yağmalandı. Yağmalanan sadece mücevherler değildi tabi. Göz kamaştırıcı avizeler, gümüş şamdanlar, ceviz ve maun ağacından imal edilmiş koltuklar, çatal kaşık koleksiyonları, porselen tabaklar, kristal bardaklar, oyma işlemeli kapılar, altın vazolar, biblolar, en nadide perdeler, en değerli tablolar, en pahalı halılar hatta yastık yorganlara kadar çalınmadık bir şey kalmamıştı. Talan edilen koca imparatorluğun yanında bunlar devede kulak bile değildi. Ve bir gün konuşma fırsatı bulduğu
Tarih
Frost'un babası kavgacı biriydi. Robert Frost'un doğduğu gece do-ğumu yapacak olan doktor kapıyı çaldığında elindeki Colt tabancayı dok-tora doğru sallayarak, "Doğumdan sonra karımla çocuğum mükemmel durumda olmazsa seni oracıkta öldürürüm" dedi. Doktorun çok titiz bir doğum yaptırdığını söylemeye gerek yok. Bebek doğunca ona Robert E. Lee Frost adını koydular çünkü Güneyle hiçbir ilgisi bulunmayan ve aslen New England'lı olan babası İç Savaş sırasında Yankee davasını bırakıp Konfederasyon güçlerine katılmış ve Robert E. Lee'nin saflarında savaşmıştı.
Sayfa 274·Kitabı okudu
"DIŞ"A ve "İÇ"E DÖNÜK FAALİYETLER...
(...) Bilginin bu üç temel ayırımında, “kendinde bilgi”nin faaliyet gerektirmediğini göz önüne alırsak; faaliyetler “dış”a ve “iç”e doğru iki “yön” arzeder. Bütün faaliyetler bu temel iki yönün mevzuu ve şubeleri içinde… (...) Mütalâamızı bir de şöyle değerlendirelim: İçeride çay olup olmadığını biliyorum (kendinde bilgi), içeride çay olup olmadığını bildiğimi biliyorum (kendi için bilgi) ve içeride çay olup olmadığını bildiğimi başkasından öğreniyorum (kendi dışında bilgi)… Birinci çeşit bilgimi ben, hiçbir faaliyetsiz, kendimde hazır olarak biliyorum. İkinci çeşit bilgimi de ya yine faaliyetsiz (kendi için kendinde bilgi) veya kendi içe dönük bakışımla (kendi içinde keşfedilmiş bilgi) hâlinde biliyorum ki, bunlardan birincisi, bir faaliyete bağlı olmadığı için “kendinde bilgi” çeşidine dahildir; ikincisi, içe dönük faaliyetle edinilir. Üçüncü çeşit bilgiye gelince, onu ya bileni bilerek (sorup öğrenerek) veya nereden öğreneceğimi bilerek (bizzat gidip bakarak), yâni her iki hâlde de dışa dönük bir faaliyetle elde ettiğim için, ikinci çeşit bir faaliyet ortaya çıkmış oluyor. Hâsılı, bildiğimi ya içe dönük bir faaliyetle biliyorum, ya dışa dönük bir faaliyetle biliyorum. Daha evvel duygu, düşünce ve irâde faaliyeti olarak fonksiyonlarına ayırarak incelediğim olanca faaliyetlerimin de, bu iki temel yönün mevzuu ve şubeleri içinde olduğunu görüyorum…
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 3, Temmuz 1996), ‘Bilgi ve Düşünce Faaliyeti’ Hakkında Mülâkat, (Mülâkat soruları, Salih Mirzabeyoğlu’nun KÜLTÜR DAVAMIZ –Temel Meseleler- isimli eserinin 3. basımının 93–96 sahifelerinden iktibas edilmiştir.)
Akademya Yazıları
Demiryolunun önemi:
Doğrusu istenirse Türkler demiryoluna öncelikle savunma yüzünden ilgi duymuşlardır. Abdülhamit, Anadolu Demiryolu Kumpanyası'na da Bağdat Demiryolu Şirketi'ne de (her ikisi de yabancı idi, Türkiye'yi sömür-geleştirmek amacını güdüyordu), emperyalizmin kışkırttığı isyan bölgelerine çabuk asker sevk etmek için izin vermişti. İsmet Paşa ise, anılarında demiryolunun öne mi konusunda şunları yazıyor: "... Ben Kafkas muharebelerinde esaslı bir kanaat edinmiştim: Yeni harblerin modern ordularının, demiryolsuz menzil hatları ile idaresi mümkün değildir. Daha 1870'den beri bu hakikat meydana çıkmış ve strate ji nazariyatına, temel prensiplerden biri olarak geçmişti. (...) Gene bunun gibi İstiklâl Harbi'nde Kafkas Cephesi'nden Eskişehir'e getirdiğimiz topları kaç ay beklediğimi hiç silinmeyecek bir derinlikle hafızamda taşırım. İstiklâl Harbi'nden sonra takib ettiğimiz şimendifer politikası, iktisadi ve içtimai sebepler yanında, askeri zaruretlere dayanmış ve seferlerin canlı hatıraları bizde hiç gevşemeyen bir etken olmuştur." Mustafa Kemal ise 1 Kasım 1937'de (ölümünden bir yıl önce) hâlâ demiryolu başarılarımızla şöyle övünüyordu: "... Demiryolları bir ülkeyi medeniyet ve refah nurlarıyla aydınlatan kutsal bir meşaledir. Cumhuriyet'in ilk senelerinden beri dikkatle, ısrarla üzerinde durduğumuz demiryolları inşaat siyaseti, hedeflerine ulaşmak için, durmadan ve başarı ile tatbik olunmaktadır. Doğu ve güneyde Sivas, Diyarbakır gibi büyük menzillere varan hatlar, geçen yıl içinde Sivas/Malatya iltisakıyla birbirine bağlanmıştır. Zonguldak'a varmış olan hat dahi bu zengin kömür havzasını iç vatana bağlamış bulunuyor. Sivas'tan sonra doğuya doğru uzayıp gitmekte olan hat da, ilk menzili Divriğ'e varmıştır. Bu kol önümüzdeki yıl Erzincan'a ulaşmış olacaktır. Diyarbakır'dan
Sayfa 206
Reklam
Reklam