Ertesi gün Hasan Bey'le Seher Hanım, Halim'in kahvesinde otururlarken Şayan çarşaf giydi, peçesini örterek kahvenin önünden geçti. Büyükhanımı görünce yere bir şey düşürmüş de arıyormuş gibi yaptı. Kadızade Hasan Bey'i gördü ve beğendi. Hadiye bu haberi annesine verdi.
Karar verildi, şerbetler içildi, yüzükler takıldı; ardından da nikâh kıyıldı.
- Ne festivali?
- Kiraz festivali! Bizim buranın kirazı meşhurdur. Şeker hastalığına birebir. Yüksek şekeri düşürür, alçak şekeri yükseltir... Mucize bir kirazdır...
Oğlum, kiraz getirin müfettiş beylere !
Çay içildi, kiraz yenildi.
- Kendisini ağzına atanın şekerinin düşük ya da yüksek olduğunu nerden anlıyor ki bu kiraz? Yüksekse ensülin olup akıyor damarlarda, düşükse ensülin mi emiyor ord. Prof. Dr kiraz?
Akşama doğru adadaki bir lokantada gene balık ziyafeti çekildi. Uzolar içildi. Çeşit çeşit balıklar yendi. Gece boyu herkes, İstanbul'Ia ilgili anılarını anlattı. Kendilerini burada hala yabancı hissettiklerini söylüyorlardı. Aslında 20-30 yıl sonra, benim gibi biri çıkıp da Yunanistan'a araştırma yapmaya gelirse, çok yabancılık çeker ve sonuç alamaz. Benim şansım İstanbullu Rumlardı. Çünkü çocukları daha soğuk ve Türkçe bilmiyor. Genellikle Avrupa ve Amerika'da okuyorlar. İstanbullu Rumların çoğunun işi de Avrupa'da. Yunanistan'a ara sıra geliyorlar. Hepsi zengin, becerikli. Çoğu 60'lı yıllarda kendi istekleri ile gelmiş. Tüccar ve işadamları. Zaten Yunanistan'da bürokratlar genelde yerlilerden yani, Peloponnes'ten. Zengin kesim ise İstanbul Rumları.
Yunanistan'a ilk geldiklerinde, Yunanlılar onlara siz "Türkos Puro"sunuz dermiş. Ama bu sonradan kesilmiş. Çünkü hepsi zenginmiş. Rumlar da Yunanlılara "siz çingenesiniz, ne para kazanmasını, ne de yaşamasını bilirsiniz" dermiş. Ancak 1922'de gelen Rumlara Yunanlılar çok eziyet etmiş. Onlara mülteci denilmiş. Hep kötü ve pis işlerde onları çalıştırmışlar ve "Türk Tohumu" diye hakaret etmişler. Bu insanlar yaklaşık 7-8 ay çadırlarda yaşamışlar. Zenginlerin çoğu dayanamayıp intihar etmiş.
Fakir fukaranın çocuğu ölmüş. Rumlar daha yüksek bir kültüre sahip oldukları için sık sık yıkanırlarmış ve rahat insanlarmış.
Kadın kadına oturup yer içerlermiş. Yunanlılar o nedenle onlara "Orospu" dermiş. En ağır işleri bu Rumlara yaptırırlarmış. Çok ezilmişler. Yunanistan'daki inşaatçılar ve de komedyenler Pontus Rumlarındanmış. Yani Trabzon tarafından gelenlerden. İstanbullular birbirleriyle Rumca ve Türkçe konuşuyorlar. çok fazla tavla oynuyorlar ve zarları Farsça söylüyorlar. Bu insanların Osmanlılıkları (asillikleri) hala
Yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. Sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. Tiksindim. Ayrılmadık, ayırdılar. Hepsi sevinç içindeydi. Kimse kimseyi kıskanmıyordu. Ben kıskandım.
Stalin’in evinde sabahtan akşama kadar yenildi, içildi. Politika konuşuldu. Güzel bir gün geçirdik. Hanımını ve kızı Svetlena’yı gördüm. Svetlena ufak bir çocuktu. Anası kibar bir hanım. Onunla da konuştuk.
Orhan Olcay gazeteden ayrılınca magazin servisinde kısa bir
bocalama yaşandı. Çoğumuz Yener Süsoy'un Magazin Servisi'nde Orhan Olcay'ın yerini alacağını düşünüyorduk. Doğan Hızlan
ve daha sonra Fikret Ercan servise gelip bize moral verdiler.
Yanılmıyorsam bir ara Ertuğrul Özkök de uğradı. Yeni
müdürümüzün yakın bir gelecekte belli olacağı açıklanmıştı, ama nedense
bir isim verilmiyordu.
Fikret Ercan, bir akşam bizi ve Hafta Sonu ekibini Yeşilköy'
de bir balık lokantasına götürdü. O gece Uğur Güneri, Yener Sü
soy ve Fikret Ercan yan yana oturmuşlardı. Gecenin geç saatlerine kadar yenildi, içildi, sohbet edildi. Fakat yeni müdürün kim
olacağı gene açıklanmadı. Yönetim bu konuda suskun davrandıkça, dedikoduların da sonu gelmiyordu.
Nihayet yeni müdürümüzün adı açıklandı. Uğur Güneri, Ma
gazin Servisi'nin ve Kelebek'in yönetiminden sorumlu olacaktı.
Hafta Sonu'nun Genel Yayın Yönetmeni, iki işi bir arada götürmeyi kabul etmişti.