9/10
·304 syf.··
Beğendi
·
2026 64. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 27 Haziran 2026 20:57
Dünya devletleri, Dünya'da yaşanan yıkıcı silahlanma yarışına son vermek için bir karar alıyor ve tüm silah üretimini, askeri yapay zekaları, robotları Ay'a yolluyor. Ay, ülkelere göre ayrılan sektörlere bölünüyor ve insanların müdahalesi olmadan burada makinelerin kendi kendine gelişmesi, evrilmesi izleniyor. Böylece yeryüzünde mutlak bir barış sağlanırken, savaşlar Ay'a taşınıyor ancak burada oluşan bilinmezlik beraberinde korku da getiriyor. Böylece iş yine Lem'in birçok kitabında yer verdiği kozmonot Ijon Tichy'e düşüyor. Gizli bir görevle Ay'a gönderilen Tichy, dünyaya beyninin iki lobunu birbirine bağlayan korpus kallozumu kesilmiş halde dönüyor ve böylece kafasının içinde iki farklı karakter oluşuyor. Kitap boyunca da öncelikle Tichy'nin bu durumu içinde Dünya'daki durumu, sonrasında da geriye dönüşler ve güncel zamanda geçen olaylarla birlikte Tichy'nin Ay'da neler gördüğü, neler öğrendiği gerçeğine kavuşma çabasını takip ediyoruz. Çok ilginç fikirlerin bir araya getirildiği bu kitabı okumak çok keyifliydi ama özellikle sonunun bu kadar aceleye getirilmiş olması çok hoşuma gitmedi. Yine de belli bir sonuca ulaşmaktansa zaten amaç biraz daha orta bölümlerde Lem'in paranoyaya ve özellikle nekroevrim, yani cansız varlıkların insan etkisi olmadan yaşadığı ilerleme ve evrim süreci olduğunu düşününce yalnızca böylesi ilginç kavramlar ve olaylar üzerinden kitabı düşündüğümüzde oldukça güzel bir kurgu diyebilirim.
Dünya'da BarışStanislaw Lem · Alfa Yayınları · 202069 okunma
Puan vermedi·136 syf.··
2026 52. kitabı
Byung-Chul Han’ın Zamanın Kokusu adlı eseri, modern insanın zamanla olan sancılı ilişkisini geleneksel "hızlanma" teorilerinin ötesine geçerek ele alan, sarsıcı bir çağ eleştirisidir. Kitap, günümüz dünyasındaki krizin sadece her şeyin çok hızlı akmasından değil, zamanın kimyasal ve yapısal olarak bozulmasından kaynaklandığını savunur. Genellikle modern çağ dendiğinde akla gelen ilk şey "hız" olur. Ancak Han, kitabın hemen başında ezber bozan bir tespitte bulunur. Bugünün zaman krizi bir hızlanma krizi değildir. Hızlanma çağının çoktan bittiğini belirten yazar, içinde bulunduğumuz durumu diskroni (zamansal bozulma/aksaklık) olarak tanımlar. Zaman, artık geçmişten geleceğe doğru akan anlamlı bir nehir ya da bir çizgi değildir. Zaman parçalanmış, minik anlara ve noktalara bölünmüştür. Her bir an, kendi içine kapalı birer "nokta" haline gelmiştir. Han buna zamanın atomlaşması diyor Eskiden zamanın bir ritmi, bir töreni veya bir yönü vardı (örneğin dinsel zaman, tarihsel ilerleme zamanı). Nokta-zaman haline gelen günümüz zamansallığında ise bir yön yoktur. Zaman adeta amaçsızca kendi etrafında dönüp durmaktadır. Hayatın çok hızlı aktığı yönündeki yaygın his, aslında zamanın yapısal olarak tutunacak bir çapa bulamamasından, yani yönünü kaybetmesinden kaynaklanır. Bir yere varmayan, ritmi olmayan bir zaman, insana kaçıp gidiyormuş hissi verir. Kitaba adını veren "Zamanın Kokusu" metaforu, felsefi anlamda süreçsel derinlik, süreklilik ve anlam ile ilgilidir. Bir şeyin kokusunun olabilmesi için onun havada kalması, durması ve bir süreye sahip olması gerekir. Nokta haline gelmiş, bir diğer anın hemen üzerine basıp geçtiği dijital ve enformasyon çağında zamanın "kokusu" kalmamıştır. Han'a göre anlatılar zamana koku verir. Dinler, mitler, büyük ideolojiler veya kişisel yaşam
Zamanın KokusuByung-Chul Han · Metis Yayınları · 20181,384 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
9/10
·144 syf.··
Beğendi
·
2026 151. kitabı
Merhabalar Bugün sizlere oldukça güzel ve yeni tanışmış olmama rağmen kalemini gerçekten çok sevdiğim bir yazarın eseri ile geldim sevgili @tugbasariunal kaleminden Efsaneler Çağı I Eros Geçmişten Günümüze Sevilme İhtiyacı....Merak ediyorsanız ve bu türe ilginiz varsa mutlaka tavsiye ederim. "Eros'un okları artık kalplere değil, insanın içindeki boşluklara dokunuyor. Ve o boşluk binlerce yıldır aynı soruyu fısıldıyor... Neden hep bir şeyler eksik kalıyor?... " Efsaneler Çağı serisine ilk kitabıyla başladım ve beklediğimden çok daha farklı bir okuma deneyimi yaşadım. Eros ile Psykhe'nin hikâyesi yalnızca mitolojik bir aşk anlatısı değil; insanın sevilme ihtiyacını, içindeki eksik parçaları ve kendini bulma yolculuğunu da anlatıyor. Kitap boyunca sık sık durup düşündüm. Çünkü satırlar sadece karakterleri değil, biraz da bizi anlatıyordu. Aşkın bazen birini bulmak değil, önce kendini tanımak olduğunu hissettiren bir anlatımı vardı. Kendimizi tanıdığımız zaman herşey daha doğal ve güzel ilerleme mi. Eros'un tutkusu ile Psykhe'nin dönüşümü birleşince ortaya sadece bir aşk hikâyesi değil, insan ruhuna dokunan anlamlı bir yolculuk çıkıyor. Çoğu sayfada okudum her satırda düşünmeden edemedim. Bazı kitaplar okunur kapanır. Bazıları ise okudukça düşündürür. Bu düşünmeye birde mitoloji eklenmişse eeee daha ne olsun diyorsun yazardan ilk okumam olmasına rağmen çok sevdim. Akıcı dili sayesinde sayfalar su gibi aktı. Kahvem soğudu, kafam düşüncelerle doldu zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Mitolojiyi psikolojik ve duygusal yönüyle ele alması ise kitabı benim için daha da özel kıldı. Eğer mitoloji seviyor, okurken sadece olayları değil, satır aralarındaki anlamları da hissetmekten hoşlanıyorsanız bu kitap sizi fazlasıyla etkileyebilir. Ben çok severek okudum ve serinin devamı
ErosTuğba Sarıünal · Destek Yayınları · 202625 okunma
Alışkanlıklar
Puan vermedi·291 syf.··
2026 46. kitabı
·
23 saatte okudu
·
Okunma: 26 Haziran 2026 11:14
Kitapta karşılaştığım şey aslında “anlamı bulma” çabası değil, anlamın sürekli elinden kayıp gitme biçimi. Sözcüklerin bir şeyi açıkladığına dair güven, sayfalar ilerledikçe yerini daha rahatsız edici bir ihtimale bırakıyor: belki de açıklama dediğimiz şey, yanlış anlamaların tamamen dışına çıkabilen bir netlik değil, sadece başka bir yanlış anlama düzeni. Bu yüzden “ne söylediğimizin önemi var mı” sorusu, cevap bekleyen bir soru olmaktan çıkıp zemini sorgulayan bir çatlağa dönüşüyor; çünkü yanlış anlamaların dışına çıkıldığında geriye kalan şeyin gerçekten “saf anlam” olup olmadığı bile belirsizleşiyor. Dil burada bir araç gibi değil, içinde yaşanan bir alışkanlıklar bütünü gibi çalışıyor. Konuşmak, düşünmenin dışına eklenmiş bir faaliyet değil; yürümek, yemek, oynamak gibi yaşamın doğal hareketlerinden biri. Bu yüzden “konuşmadıkları için düşünmüyorlar” gibi bir açıklama tersine çevrildiğinde, geriye biyolojik bir eksiklik değil, farklı bir yaşam biçiminin sınırı kalıyor. Dilin başlangıcı soyut bir yetenek değil, yaşamın kendisinin içinden çıkan bir pratikler ağı oluyor. Sözcüklerin açıklanmasının “bilgi” gibi görünmesi de bu ağın bir parçası. Bir kelimeyi öğrenmek, gerçeğe yaklaşmak değil; başka bir kullanımın içine girmekten ibaret. Bu yüzden anlam, içeride sabit duran bir çekirdek gibi değil, kullanımlar arasında sürekli yer değiştiren bir iz gibi davranıyor. İz sürüldükçe netleşmiyor, tam tersine çoğalıyor. ilerleme hissi, çoğu zaman gerçek bir dönüşümden çok, ölçme biçimlerinin büyütülmüş etkisi gibi duruyor. Değişim, kendini büyüten bir algıdan ibaret kalabiliyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey şu: anlam, dışarıda bulunacak bir şey değil; yanlış anlamalarla birlikte çalışan, onlarsız düşünülmesi bile zor olan bir yapı. Onu temizlemeye
Duygu ve Düşünce
Felsefi SoruşturmalarLudwig Wittgenstein · Totem Yayıncılık · 2008277 okunma
Seçkinler ve Rasyonel Olmayan Kitleleri̇n Fonlanma Algori̇tması
9/10
·103 syf.··
2026 225. kitabı
Toplumsal yapıların, ideolojilerin ve politik kavgaların arkasındaki çıplak motor, ahlaki ilerleme veya insani değerler değil; tamamen elitlerin yer değiştirmesi (Circulation of Elites) ve rasyonel olmayan kitlelerin bu süreçte birer piyon olarak kullanılmasıdır. Antik Yunan’da Sofist Thrasymakhos’un ortaya koyduğu "Adalet, güçlünün işine gelendir" kanunu, günümüzün modern ve dijital laboratuvarında da pürüzsüz bir şekilde işlemektedir. Toplumdaki en büyük yanılgı, yönetici elitlerin (gücü elinde tutan kliklerin) çok zeki, bilgili veya üstün rasyonel varlıklar olduğu zannıdır. Pratikte elitlerin rasyonel olması gerekmez; onlar sadece kitledeki aptallığı, zihinsel tembelliği ve ilkel kabile dürtülerini manipüle etmeyi öğrenmiş "nitelikli parazitlerdir." Günümüzün tarikat yapıları, küresel fon mekanizmaları ya da politik figürleri, entelektüel bir derinliğe sahip değillerdir. Onların tek yeteneği, kitlelerin "kafa çalıştırmayı gerektirmeyen" dogmalara olan kronik açlığını görüp, gücü elde tutmak için bu cehaleti kanalize etmektir. Güç; rasyonel aklın değil, kitle manipülasyon yeteneğinin ödülüdür. Tarih boyunca sahneye çıkan dinler, sosyalizm, kapitalizm, feminizm, Woke kültürü veya Black Lives Matter gibi tüm ideolojik ve sosyolojik akımlar, makro düzeyde sadece birer araçtır. Bilinçsiz Otomatlar: Bu akımların savunucuları (solcular, radikal aktivistler, tarikat müritleri) mekanizmanın farkında değillerdir. Bilişsel kapasiteleri yetersiz olduğu için kendilerini dünyayı kurtaran "ahlaki kahramanlar" sanırlar. Oysa hepsi rasyonel olmayan birer biyolojik piyondur. Fonlama ve Propaganda Bariyeri: Yeni bir elit grubu, mevcut güç sahiplerini devirmek istediğinde kitlelere rasyonel argümanlar sunamaz; çünkü kitleler rasyonaliteyi kavrayamaz. Bunun yerine kitleleri ajite
Sosyoloji
Seçkinlerin Yükselişi Ve DüşüşüVilfredo Pareto · Doğubatı Yayınları · 2006159 okunma
Puan vermedi·66 syf.··
2026 29. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 24 Haziran 2026 20:36
Sarı Duvar Kağıdı , ilk bakışta “dinlenme, sinirsel yorgunluk, iyileşme” hikâyesi gibi görünür; ama metnin asıl katmanı, iyileşme adı altında sistematik bir zihinsel çözülmenin nasıl üretildiğini anlatmasıdır. Anlatıcının sesi giderek daralan, içe kapanan ve gerçeklikle bağını ince ince kaybeden bir bilinç akışı üzerinden ilerler. Metnin en başında yer alan yazar notu bu okumanın yönünü belirleyen bir çerçeve kurar. Hikâyeyi bir “delilik anlatısı” olarak değil, yanlış uygulanan bir tedavi anlayışının eleştirisi olarak konumlandırır. Yani daha en baştan mesele bireysel bir zihinsel çöküş değil, bu çöküşü üreten koşullardır. Anlatıcıya uygulanan “dinlenme” ve “hiçbir şey yapmama” dayatması, iyileştirme değil, tam tersine öznenin bastırılmasıdır. Bu yüzden metin, baştan itibaren tıbbi otorite ile bireysel deneyim arasındaki çatışmayı kurar. Hikâyenin merkezinde iki baskı vardır: tıbbi otorite ve patriyarkal kontrol. Kocası aynı zamanda doktor olan anlatıcı, onun “ciddi bir şeyin yok, sadece sinirsel yorgunluk” teşhisine mahkûm edilir. Buradaki kritik nokta şudur: Kadının kendi deneyimi (acı, yorgunluk, huzursuzluk) sürekli geçersiz sayılırken, erkek otoritenin tanımı “gerçeklik” haline gelir. Bu, yalnızca tıbbi bir yanlışlık değil; deneyimin kim tarafından tanımlanabileceğine dair güç ilişkisini gösterir. Anlatıcının tutulduğu oda ve özellikle duvar kâğıdı, hikâyenin en önemli sembolüdür. Başta sadece rahatsız edici, düzensiz ve “anlamsız” görünen desen, zamanla anlatıcının zihninde bir şeye dönüşür. Bu dönüşüm, deliliğin “bir anda kırılma” şeklinde değil, algının yavaş yavaş yeniden örgütlenmesiyle oluştuğunu gösterir. Duvar kâğıdındaki “kadın” figürü aslında anlatıcının bastırılmış halidir: toplumun, evliliğin ve tıbbın içine sıkıştırdığı benliğin dışa vurumu. Metinde sık
İnceleme
Sarı Duvar KağıdıCharlotte Perkins Gilman · İthaki Yayınları · 20192,798 okunma