• 210 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Okuduğum değil ruhumla izlediğim film olarak tanımlamak bu kitap için daha uygun olur. Gözlerimden yaşları tutamadığım, bulanıklaşırken sabırsızlandığım ilk kitabım diyebilirim. Kesinlikle okunmalı, yüreğimizin bu kitaptan parçalar tamamlamaya ihtiyacı var.
  • 128 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Yazarımız Plutarkhos MS I yüzyılda yaşamış Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarıdır. Kendisini günümüze devreden “Paralel Hayatlar” yazı serisiyle tanırız. Asıl olanı ise kendisinin ciltler dolusu bir yazım hayatı olduğudur. Kaynağın ilk elden sahibidir.

    Plutark’ın tarihte önemli olması sayısız eserler vermesinden ziyade kitaplarında 151 tane yazarın ve Aristoteles’in günümüze ulaşamayan 70 ve Theophrastos'tan ise 50 alıntı yapmıştır. Bunlar bile yazarın ne kadar değerli olduğunun birer kanıtı olmaktadır.

    Öncelikle yazarın MÖ 8. Yüzyılda yaşamış devlet adamı ve kanun koyucu olan Lykurgos'un Hayatı eseri, bu kitabını yazmaya cesaret vermiştir. Kesinlikle bilgilerin doğru olmasına özen gösteren Plutarkhos bu eseri için ise; “Tabi şimdiye kadar aktardığım bilgiler gibi, bunların da masal olmadığını varsayarsak,” demesi elinde olan verilerin doğruluğuna göre yazıldığına vurgu etmek istemiştir. Çünkü kişilerin zamanları mit kahramanlarına karışmış, tarihin kesinlikle olmadığı devirlerden bahsedilmektedir. Eserde Homeros’tan, Euripides’ten, Aristoteles’ten ve nice ismini duymadığımız tarihçilerden bahsetmektedir. Hatta birçok yerde bu kişilerin eserlerinden faydalanmış, inandığı ve inanmadığı mantık dışı olan yerleri ise eser üzerinde belirtmiştir.

    “Ben küçük bir şehirde doğdum, ama daha da küçülmemesi için orada kalmaya karar verdim.” (Alıntı #38607762 )

    Her iki karakterinde birbirine yakın ortak özelliklerinin olması, mertlikleri, uyrukları tarafından sevilmeleri ve ilerleyen zamanlarda kız kaçırma olaylarına da karışmaları; her ikisinin de genç yaşta hak etmedikleri şekilde olmalarına sebebiyet vermiştir.

    Theseus; Atina şehir kurucusu, birleştiricisi ve kanun koyucusu olarak bilinmektedir. Zaten kral olan babasının ardılı evlilik dışı çocuğudur. Bir diğer rivayete göre ise Poseidon’un oğlu olduğu savunmaktadır. Ancak mantık çerçevesinde ve eldeki veriler ile çalışma yürüten Plutarkhos Atina Kralı Aegeus’u hedef almıştır. Kaynaklar göstererek adım adım doğumundan ölümüne kadar Theseus’u ve kişiliğini, karıştığı olaylar ve verdiği tepkileri roman tadında okuruna anlatmıştır.

    Ege Denizi’nin ismini alması.
    Girit Kralı bir Atina’da yapılan bir şenlikte – Panathenaia – düzenlenen yarışmada kendi uyruklarından birinin ölmesini bahane ederek Atina Kralı olan Aegeus’tan diyet olarak her sene 7 kız ve 7 erkek olmak üzere ülkelerine gönderilmesini ister. Bunu kabul eden Atinalılar belli bir zaman sonra evlatlarını vermek istemezler. Çünkü gidenler Labirent denen bir yere bırakılıyor ve Minotauros denen bir öküzden hallice canavar - ki ben bunun öyle olduğuna inanmıyorum; öküz boynuzları olan miğferli komutan demek daha doğru olur – tarafından öldürülüyordu. Girit Kralı Theseus’un da baba ocağına döndüğü bir zaman 14 kişilik grubu seçerken ilk olarak Theseus’u seçmiştir ve Atina Kralı ise oğluna Minotauros’u öldürmesini söylemiştir. Gönderilecek geminin kaptanına ise beyaz – aslında kırmızı – yelkenler verip, eğer oğlum ölmeden dönerse beyaz yelkenlilerle şehre dönün demiştir. Theseus Minotauros’u öldürür ve diğer kalanlarla beraber şehre dönerken zafer sarhoşluğu nedeniyle siyah yelkenlileri değiştirmeyi unutur. Bunu göre Atina Kralı ise oğlunun öldüğünü düşünür ve o acıyla bulunduğu uçurumdan kendini Ege Denizi’ne bırakır. O günden sonra denizin adı Aegeus Pontos olarak değişir ve zamanla Ege Denizi halini alır.

    Romulus; Roma şehrinin kurucusudur. Aslına bakılırsa yüzlerce kişi Roma şehir kurucusu olarak gösterilmektedir. Ancak verilere ve mantığa en çok yatan ise Romulus’tur. Babasının savaş tanrısı Ares olduğu rivayet edilir, ancak akla yatkın olan hadise ise silah zoruyla tecavüze uğrayan bir kadının ikiz çocuklarından biridir. Doğumu çok sansasyon yarattığı için nehre sepet içerisinde bırakıldığı rivayet edilir, bizimde bildiğimiz Darkan – Tarkan – kahramanı gibi dişi kurt tarafından yetiştirtildiği söylenmektedir.

    O zamanlardan günümüze kadar gelen birçok adet vardır. Bunlardan bir tanesi dudaktan öpüşme Roma şehri kurulacağı vakitten gelmedir. Onun dışında gelinlerin gerdek gecesine kucakta taşınması da Roma şehri kurulumdan kısa bir zaman sonraya dayanmaktadır. Romulus tarafından başka bir şehirle yakınlaşmak ya da savaş çıkarmak adına kimine göre beş yüz yirmi yedi, bir başkasına göre ise altı yüz seksen üç olan ancak yazarımızın desteklediği otuz bekâr kadının kaçırılması sebebiyet vermiştir. Kucakta gerdeğe götürülmeleri ise zorla bir evliliğe sürüklenmeleri içindir. Zamanla bu üzüntü doyulan olay, mutluluk ve gereksinim halini alıp damadın gelini kucaklayıp odalarına götürülmesi gibi mana kaybına uğramıştır. Söylediğimiz şeyler günlük hayatlarımızda karşılaştığımız insan durumlarıydı. Ancak o zamandan kalan ve kitapta geçen sayısız olay ve olayların getirdiği gelenekler mevcuttur.

    Hatta kaçırılan kızların daha sonra söyleyeceği; “Bekâretimizi koruduğumuz sırada bizi kurtarmaya gelmediniz. Şimdi eş ve anne olmuşken onlardan – kaçıranlardan – koparmaya çalışıyorsunuz. Bize sunduğunuz yardım önceki ilgisizliğinizden ve ihanetinizden çok daha incitici. Bir tarafta onların bize gösterdiği sevgi, diğer tarafta sizlerin şefkati var. Savaşı başka nedenlerden dolayı yapmış olsaydınız bile, bizim hatırımız için durdurmanız gerekirdi, çünkü artık onlarla akrabasınız. Madem bizim uğrumuza savaşıyorsunuz, bizleri damatlarınız ve torunlarınızla beraber alın. Bizi ailelerimizde kavuşturun, ancak bunu kocalarımızdan ve çocuklarımızdan koparmadan yapın. Yalvarıyoruz size, bizi tekrar esir durumuna sokmayın.” – Sayfa 60,61 – Savaştan daha acıydı.

    “...şehirlerin de insanlar gibi kaderleri olduğuna... İnanılırdı.” (Alıntı #40987575 )

    38 yıl hüküm süren Romulus, Theseus kadar şanslı değildi. Atina kurucusunun cesedi bulunurken, Romulus’un ne cesedi, ne elbiseleri ne de silahı bulundu. Ama her ikisi de ardından milyonlarca insana ev sahibi yapan muhtemelen de dünyanın sonuna kadar daim olacak şehirler bıraktılar. Bana kalırsa erdem ve ahlak yönünden Romulus, cesaret ve güç bakımından ise Theseus halka mal olmuş kişilerdir.

    Kitabım Türkiye İş Bankası Yayınları’ndan, İo Çokona’nın dillendirdiği çevirisi muazzam… Olay, örgü ve yazarın dili anlaşılmayacak hiçbir şey bırakmamaktadır. Akıcı, meraklandırıcı ve en önemlisi bilginin ilk sahibinin ağzından çıkan derleme hayat biyografisi olan kitap okunmaya değer. İçeriğinde kısa bir yazar hayatı ve eserleri, ardından çevirmen önsözü ve arkasından ilk önce Theseus’un hayatı, devamında ise Romulus’un hayatı; kişiler bittikten sonra yazarın yaptığı kısa bir kişilik karşılaştırması ve en sonunda ise sonnotlar başlığı altında eserin daha iyi anlaşılmasını saylayan bilgilerin ve kaynakların bulunduğu bölümler yer almaktadır. Baskısında, içeriğinde sorun yoktur.

    Sözün özü; tarih bilimcilerin dillerinden hoşlanmayıp, farklı bir içerik arayanlara rehber yazardır Plutarkhos. Birçok eserini keyifle okudum ve birçok arkadaşıma tavsiye ettim. Kesinlikle okunulası ve tavsiye edilesidir.

    Sevgi ile kalın.
  • 272 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Düşünsene bir; ölüyorsun ve ardından yine sabah oluyor, güneş yeniden bütün ihtişamıyla yine doğuyor. Hadi bu doğanın kanunu belki ölüm insanın zoruna gitmez ancak korkuyorum. Ya her bahar tazelenen tabiata ne demeli, yeniden açan çiçeklere, yeşile boyanan ormanlara, tohumları çatlatan filizlere; haksızlık değil mi Lord Henry? Biz günden güne yaşlanırken, haksızlık değil mi?

    “Ne hazin! Ben yaşlanıp çirkin ve iğrenç bir şey olacağım. Oysa bu portre hep genç kalacak. Yaşı şu haziran gününde sabitlenecek; bir gün bile yaşlanmayacak... Keşke tam tersi olabilseydi! Ben hep genç kalsaydım da şu resim yaşlansaydı. Bunun için neler vermezdim. Varımı yoğumu verirdim. Ruhumu bile satardım!” (Alıntı #40915500 )

    İngiltere’nin aşırı haz düşkünü ve çağın “züppesi” olan Dorian Gray’in şatafatlı, iğrenç yaşam öyküsünün konu edildiği eser “hedonizm” yancısı karakterlerle güçlendirilmiş, döneminin en parlak yarı felsefe ve bol aforizmalı kurgu romanıdır. “Yazılış amacı ise Oscar Wilde’in üzerinde olan sen roman yazamazsın baskısıydı. Romanın oluşmasının en nice etkeninden birisi de bu baskıydı.”

    Konformizmin ve hedonizmin yaşam tarzı olmadığı bir dönemde bazı modern felsefe kuramlarını da içine alarak kendi dönemi ve kendi döneminden sonrasının bir eleştirisidir. Kötülüğün ve iyiliğin hedef alındığı ve kronolojisine inilip; topluma ahlaki darbe vurmuş geçmiş kişilerden örnekler vererek Yunanlılardan başlayıp kendi zamanın öncesine kadar getirmiştir.

    “...insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar da hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar.” (Alıntı #40827168 )

    Dönemin rezilliği ve sınıflar arasındaki vicdan farklılıkları apaçık belli oluyorken “köylü milletin efendisidir,” sözünün değerini bir kez daha kanıtlamış bulmaktayız. Dorian Gray’in yansıttığı kişilik dönemin en aydın kişiliğidir. Hatta Avrupalı’nın da Avrupalısı desek abartmış olmayız. Türk Edebiyatı’nda böyle bir züppenin karşılığı ise kesinlikle yoktur. Ancak medeniyet dediğimiz kültürün olduğu ve ahlaki değerin yerle bir edildiği bir toplumda bu tarz bir karakterle karşılaşmamız ise mümkündür.

    İyi görünüşe aldanırız. #Horatius
    Dorian Gray’in uzun yaşama arzusu günümüz döneminde anti aging kelime karşılığına denk gelmektedir. Bu uzun yaşama arzusu ise kurguda Tanrı’dan öç alma duygusunu okura vermektedir. Gray’in tapılacak kişi olacak kadar albenisinin varlığı, çevresindeki herkesi kaosun ortasına çekmesi ve içten içe ruhunun yanıp kül olmasını sağlamadaki başarıları ise Oscar Wilde’in yaşadığı döneme olan isteksizliği olarak görüyorum.

    “İnsanoğlu kendini fazla ciddiye alıyor. İnsanlık tarihinde işlenen ilk günah budur. Mağara insanı gülmeyi bilseydi, tarih çok daha farklı gelişirdi.” (Alıntı #40823873 )

    Kitap içerisinde belirtilmeyen üç ana bölümün olduğunu düşünmekteyim; Dorain Gray’in gençlik pazarlığı, Dorian Gray’in gençlik kazanımı ve Sibly Vane, son olarak ise James Vane ile güzelliğin, gençliğin getirdiği onarılamaz hatalar…

    Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan… Çevirisi sorunsuz, ancak 2018 yılı basımlı olduğundan dolayı sanki sayfa kaliteleri düşürülmüş gibi geldi. Çok rahat bir şekilde esniyor ve alıntıları çizdiğim zaman sayfa inceliğinden dolayı arka tarafında bariz bir mürekkep izi çıkıyor. Bu yayınevinden beklemeyeceğim bir işti, şaşırdım ve üzüldüm.

    Romanın özetini Azra Kohen’in bir kitabında geçen güzellik tanımıyla özetlersek sanırım hata etmemiş oluruz; “İlkelliğin torpiliydi bu: Güzellik. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden,öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şey bedeninin her tarafını sarmıştı.”

    Sözün özü; kitap kesinlikle okunulası ve tavsiye edilesi. Sayın Wilde’nin en tecrübesinden faydalanmalı, Lord Henry’den hayat görüşlerini öğrenmeli, Basil ile tanışıp dostluğun ne demek olduğunu anlamalı ve Dorian Gray gibi dostlarınızdan uzak durmalısınız.

    Sevgi ile kalın.
  • 318 syf.
    Semerkant, Amin Maalouf ile tanışma kitabım. Akıcı üslubu, sanki oradaymışsınız ve tüm olanlar gözlerinizin önünde gerçekleşiyormuşçasına anlatımı oldukça etkileyici.
    Kitabın ilk sayfalarından itibaren dönemin karmaşasıyla, katı ve baskıcı atmosferiyle karşılaşıyorsunuz, farklılıklara çok sıcak bakılmıyor, insanların kendileri gibi düşünmeyenlere karşı ne kadar acımasız olduğunu çarpıcı şekilde görüyorsunuz. İktidar savaşları kıyasıya devam ediyor. Bu tür kitaplarda gördüğüm, asıl hükümdardan çok, en yakınındaki kişilerin (eşi, veziri, annesi vb.) yönetme arzusu taşımaları. Aksi halde Terken Hatun ve Nizamülmülk arasındaki mücadele başka ne içindi ki?
    İşte böyle bir ortamda Cihan ve Ebû Tahir hayatta kalmaya çalışırken; Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk hayallerinin peşinden gidiyor. Kitapla ilgili okuduğum yorumlarda Ebû Tahir’e ya yer verilmemiş ya da çok az söz edilmişti. Kendisinin kitap için kilit bir yere sahip olduğunu, eğer verdiği kararlar aksi yönde olsaydı kitap başlamadan biterdi diye düşünüyorum. Hayyam’ın gözünden Cihan’a ilk bakışta biraz antipati duyuyorsunuz ancak dönemin şartlarının üstüne bir de kadın olmanın sorumluluğunu yüklenmesi, ataerkil ortamda varolma mücadelesi vermesi açısından yaşadıkları oldukça zor.
    Kitap ilerlerken bilimle uğraşmak ve sakin bir hayat geçirmek uğruna oradan oraya savrulan Hayyam’ı; iktidar savaşlarının arasında kalan Hayyam’ı; aklıyla aşkı arasında ikileme düşen Hayyam’ı görüyorsunuz.
    Kitapta Hasan Sabbah’ı merkeze alarak, cemaati Haşhaşiler hakkında da bir çok bilgi verilmiş. İntikam duygusuyla yanıp tutuşan Hasan Sabbah’ın günden güne cemaatini büyüterek nasıl güçlendiği ancak aynı doğrultuda yalnızlaştığı ve bu yalnızlığı gidermek için başvurduğu yollarada değinilmiş.
    Son kısımda ise kitabın anlatıcısı Benjamin Omar Lasage’ın, Rubaiyat’ı ararken ABD-Semerkant arasındaki heyecanlı yolculuğuna tanık olurken “tarih tekerürden ibarettir” atasözümüzü aratmayacak şekilde iktidar savaşları devam ediyor.
    Kitap beni içine çekebildiği için oldukça etkilendim. Ayrıca Maalouf, sonu, bizim hayal gücümüze bırakmış. Ancak ben muallakta kaldığımı hissettiğimden bu sonlara alışamadım henüz.

    Hepinize keyifli okumalar.
  • 432 syf.
    ·21 günde·Puan vermedi
    Çok uzun bir gerilim kitabının sonuna geldim. Gerçekten çok uzundu, lafın gelişi falan değil.
    Uzun soluklu, zor okunan, uzun kurguya sahip, gerçekten akla gelebilecek her yönden uzun bir kitapla karşınızdayım.
    Uzundu evet ama uzunluğu ona hiçbir şey kaybettirmemiş. Aksine onu daha yorucu, daha etkili ve daha yıpratıcı hale getirmiş. Her cümleyi kanımda hissettim.

    İlk olarak, muhteşem bir kurgusu vardı. Aslında katilin bizzat kendisi olan birinin kurbandan yeniden katile dönüşmesine şahit oldum. Son 150 sayfada gerilim hiç eksik olmadı neredeyse. Sürekli gerilim, sürekli bi' tetikte olma hâli hakimdi. Okuduğum en iyi gerilim romanlarından biriydi muhtemelen. Ve bu gerilimi çok sevdim. Asla unutulmayacak bir gerilim. Kan, cinayet, sırlar, ihanet, ters köşe... Aradığınız ne varsa buradaydı. Bol kanlı bir gerilim hattındaydım.

    Başlarda çok zor okudum, açıkçası hâlâ da zor okunan bir kitap olduğunu düşünüyorum. Başları çok yavaş geçti, çok zor okundu. Son 200-250 sayfada hız kazandı kitap bence. Uzun ama akıcı soluğuna orada kavuştu.

    Kitapta beni rahatsız eden bir şey vardı sadece: kitapta 2 tane Müslüman karakter vardı. Bu karakterlerden biri homoseksüel bir erkek, diğeri de manken olmaya uğraşan uyuşturucu bağımlısı bir aileden gelmiş bir kadın, adı da Hatica. (Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in ilk eşi Hz. Hatice'nin ismi.) Olan iki karakterin de bu şekilde yansıtılıp da her seferinde Müslüman oluşlarının üst üste vurgulanışı, bana o - Müslüman- karakterlere o İslam'a "aykırı" tutumların kasten verilmiş olduğunu düşündürttü. Belki abartı bir tabir olacak ama tam olarak içimden geçen bu, yazarın bu noktada bir art niyeti olduğunu, işin içinde bir İslam/Müslüman düşmanlığı olduğunu ve olan iki Müslüman karakterin de yansıtılış biçimi ile "Bakın bu Müslümanlar böyleler işte!" mesajı verilmeye çalışıldığını hissettim. Bu benim görüşüm. Aksi görüşlere bir şey diyemem. Ve belki de bizim dini inancımıza, leke getirmeye çalışan bir propaganda diyebiliriz, yapılan için.

    Kitabın beni rahatsız eden kısmı buydu, haricinde diyebileceğim hiçbir şey yok. Mükemmelliğinin hakkını yiyemem.
    Yazarın başka kitabını okur muyum? Evet, belki. Özellikle bu rahatsızlığıma neden olan şeyin sürekli olup olmadığını görebilmek için okurum.
    Ancak acelem yok, sırada bekleyen bir sürü kitabım var...
  • 331 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Okuduğumu hatırladığım ilk kitap Daha ilkokul öğrencisiyken okuduğum elimden bırakmadığım bir kitap. Çok akıcı ve o zaman için çok heyecanlıydı