• Mevsimlerin 4 tane olduğunu söylerler Oysa nazarımda mevsimler 5 tanedir sonbahar kış ilkbahar yaz ve hepsini kalbimde hissettiren SEN mevsi̇mi̇..
  • Antonio Vivaldi (1678-1741), 1725’te her biri bir mevsimi temsil eden dört konçertodan oluşan Dört Mevsim’i yazdı. Solo keman ve küçük bir orkestra için yazılan her bir konçerto üç bölüme ayrılır: İlki bir allegro veya hızlı bölüm; ikincisi adagio veya largo da denen yavaş bölüm ve üçüncüsü ise, sonuçlandırıcı bir allegro, veya ‘presto finale’dir. Vivaldi, Dört Mevsim’i çıkardığında, her bir mevsimle vermeye çalıştığı etkileri tasarladığı müsveddelerine, dört sone dahil etti.
    İlk konçertosu olan “İlkbahar”, Mi gamındadır. Tempolu ve coşkun açılış teması hemen fark edilebilir, ruh okşayıcı ve zevklidir. İkinci bölümde solo keman, uyuyan bir keçi çobanını temsil eder ve viyola kısmı, heyecanlı bir köpeğin havlamasını andırır.
    Sol minör gamdaki “Yaz” daha sert bir duyguya sahiptir. İlk bölümde yaklaşan bir fırtınanın uğultusunu vermeye çalışan orkestradan, ikinci bölümde fırtınanın kükreyişini duyarız. “Yaz” şiiri, “Güneşin merhametsiz sıcağının yakmasıyla/ İnsanlar ve hayvanlar bunalır/ Çamlar kavrulur...” satırlarını içerir.
    “Sonbahar” için program, sabahleyin hareketli bir avla ve sessiz bir dinlenme dönemini takiben hasadın toplanmasını kutlamak üzere çiftçilerin bir dansı ile başlar. Dansa, “Baküs’ün kadehi özgürce akar ve pek çoğu derin uykuda huzurlarını bulurlar,” sözleri eşlik eder.
    “Kış”, “ısıran ve iğneleyen rüzgârlarıyla dondurucu karı” ve onun yavaş hareketini –yuvanın verdiği huzur ve dinginliğe bir göndermedir– çağrıştırır, karda yuvarlanmanın ve buzlu patika boyunca kaymanın heyecan hissini veren canlı bir allegroyla son bulur.
  • 176 syf.
    ·6/10
    Sağlıklı ve uzun bir yaşam sürmek için
    Hoşlandığın her şeyden az az ye
    Erken yat, erken kalk ve sonra çık yürüyüşe
    Her günü sukunetle yaşa ve keyfini çıkar yolculuğun
    Sağlıklı ve uzun bir yaşam sürmek için
    İyi geçinelim arkadaşlarımızla
    İlkbahar, yaz, sonbahar, kış
    Her mevsimin mutlulukla çıkartırız tadını
    Parmaklarımızın ne kadar yaşlandığına takılmamak işin sırrı
    Onları çalıştırmaya devam ettirirsen, kutlarsın yüzüncü yaşını...
    Japonya'nın Okinawa adasındaki insanların her yeni güne bu şiiri okuyarak başlamalarına, uzun yaşlarına ve ışıldayan gözlerine bakılırsa işin sırrını çözmüşler. Kim bilir belki biz de her yeni günümüze bu enerjiyle başlarsak kutlarız sevdiklerimizle 100. Yaşımızı :))
  • Ne ilginçti ki tüm kuşlar kışın geleceğini anlayınca, tıpkı kötü gün dostları veya vefasız bir sevgili gibi bu diyarları terk ederdi. Halbuki martılar yaz, kış, sonbahar, ilkbahar dinlemez, bu diyarları hiç terk etmezlerdi. Vefaları mı, yoksa alışkanlıkları mı onları burda tutan şeydi bilinmezdi ama ne fark ederdi? Buradaydılar ya, önemli olan buydu.
    C. Fırat İzgi
    Sayfa 72 - Agapi 1.Baskı
  • Şimdi anlıyorum Hölderlin’ in neden yok olduğunu, yok olmak istediğini, yok olmaya kucak açtığını… Hölderlin yok olmadı dostum; doğa oldu, eridi tomurcuk oldu. Doğaya kapandı. Doğa ona kucak açtı, doğa ona ışık oldu, ümit oldu. Hüzünle doluydu yaşamı, ümidin tırnağına tutundu. Mukaddes bir azabın altında inliyordu. Bütün tesellisi, hafızası, yankısı, özlemi, dayanağı doğada sonsuzluğa erişmek üzere. Her açan çiçekte onun ümidinin bir duası. Her kuruyan yaprak, hüzünlerinin yankısı. Her kuruyan ırmak onun acılarının can damarı. Ümitsiz değildi, yitip giden hayatının yankısını dört mevsime sarmıştı. Renkler, doğan güneş, açan tomurcuk, kokan menekşe, kurumak istemeyen gelincik, neşeyle uçan kelebek… Ona önce huzur verirken. Her canlının üzerine çullanan ölüm ve solgunluk karşısında titreyen bir hastaydı. Bilinci gittikçe bulanıyordu. Doğada uyuyup uyanıyordu artık. En büyük rüyası şırıl şırıl akan bir ırmağın kenarında uzanarak ışığın doğuşuna şahit olmak ve ışıkla gelen tomurcukların patlayışını görmek. Şair olmak da tanrıya hizmettir diyerek bir kilise çatısının altında yaşamaktan uzaklaştı. Ve şiirine her türlü sıkıntı verebilecek her şeyden uzaklaşarak doğaya çıktı. Gezdi. Gördü. Tanrı sevgisinden yeni sevgiler yarattı yitip gidenlerin ardından. İnsanoğlunun bütün hayat telaşından, bütün korkularından, acılarından, tedirginliklerinden kurtulacağı tek yer yine doğanın kendisidir. Doğaya açılmış bir kucaktır.

    İnsan düştükçe bilenir, yani insan bütün dünyadan arındıkça yükselir… Hayatın durgunluğuna varmak yani doğaya ve doğayı tanımak yani şiire dönmek, şiirleşmek… Çünkü kelimeler iç sağlığı düzenliyor, dinginleştiriyor, anlamlaştırıyor, manaya ahenk katıyor.. Zaten doğanın kendisi şiirdir ve ne kadar beste yapılırsa o kadar tanınmış olur. Bütün suretlerin yükünden kurtulmağa düşmek der… ‘’Bu dünyada ise düşmeyi sürdürmektir en büyük beceri.’’

    Yalnızdı ama yalnızlıktan şikâyet etmiyordu. Onu bırakıp sonsuzluğa uzanan sevgilisinin ruhunu doğada bulabilirdi, tanrının sevgisi ve ruhu doğanın kendisiydi. Doğaya can havliyle sarılmayacak da soğuk, ıslak, çamurlu bir odada taş duvarlara mı sarılacaktı. Uzaktan görüyordu, şahinler gibi yükseklerden uçarak izliyordu her şeyi. Karanlık, kasvetli gecelerde parlayan her yıldız onun gözlerine harf harf; kelime kelime düşüyor… Ama bilinci gittikçe bulanıklaşıyor. Yetmişlere dayandığında zihni artık bir çamur deryası… Yıldızlara uzanıp ışık mı olmuştu? Bedeninden sıyrılıp nereye kanatlanmıştı Hölderlin?

    Uzaktan bakmak istiyordu doğaya ve uzaktan bakıyordu, ‘’ Neredeyse görünmeyen dere, Ne kadar güzeldir, Ferah bir uzaklıktan(sayfa 33).’’ Daha da uzaklara varmak istedi, daha da zirvelere çıkmak istedi, sonunda bütün bedeninden sıyrılarak uzandı göğe, güneşe, her daim parlayan ışık dolu yıldızlara. Geceler işkence, ıstırap, vehim… Günün ilk ışıkları, yeni bir ümidin filizi, biriken hasretin son bulmasından başka ne olabilir ki Hölderlin için… Taş duvarlı evlerden azl ediyor kendini, doğada yok olmak ve yokluğuyla yeniden dirilmek, yeniden yaşamak… ‘’Çayırlara çıktığımda, Şimdi tarlada olduğum gibi, Usluyumdur ve aklı başında, Diken batmamışçasına sanki. Rüzgârda dalgalanır giysim, Sorar neşeyle ruhum, Nerede gizli aşk dediğim, O ki, kurtulmasıdır umudum (sayfa 31)..’’

    Hayat, bilmeden ve düşünülmeden geçen çocukluğa ve gençliğe yakılan ağıttan başka ne olabilir ki… Hölderlin, ‘’ O mutlu zamanların özlemini çeken insan(sayfa 37).’’ Günlerin Hepsine En Güzel Denmez şiirinde gençliğine, yani kanatlandığı günlere böyle uzanıyor. Onu oradan almak ve içine sarma yangını alevlendiriyordu bilincini. ‘’ Uzak dağlardan inmekte yeni doğan gün, Sislerinden uyanan sabah, süslenmiş, İnsanoğluna neşeyle gülümsemekte; Mutluluk hafiften bütün dünyaya sinmiş(sayfa 39).’’ Doğaya dönüyordu. Zaten yüzünü hiç doğadan çevirmiyordu. Her gün ve her an biraz daha doğanın ormanlarına, en kuytu köşelerine kaçıyordu. Sonsuzluğa ermek, tanrıyla baş başa kalmak, yüzünü ne yöne çevirse de tanrının kendisinden başka hiçbir şeyi görmemek istercesine doğanın rahmine kaçtı. Onu dindirecek, ona dinginlik verecek hangi insan vardı ki…

    Erince orta yaşlara, yani erince günün ortasına ve her şey daha bir anlam kazanınca başlar hüznün türküsü… Artık gençliğini, heyecanını, şevkini ve coşkusunu geride bırakmıştır. Bir top güllesi çarpar beyinin en zayıf, en ince yerine. Akşam yaklaştığı için sancılı, sabah uzaklaştığı için ayrı bir sancı ve yakıcı güneş altında her şeyi anladığı için kederli. Ömrü bir gün gibi görüyor… ‘’ Bir hışırtı duyulur orada bütün gün boyunca; Gelgelelim neresi varsa etrafta, dinlenir ve suskundur öğlen sonrasında(sayfa 27).’’ İnsan, ömrünü yarılayınca bir suskunluk başlar. Bu, yaklaşan zayıflığın, yaşlılığın soğuk matemidir. Hayat, dağılmakta, dumanlaşmakta ve solgunlaşmakta. Her şey soluyor, menekşe kokmuyor, çiçekler açmıyor, yapraklar sararmakta, söz bitmekte. Oysa her şey söz ile başlıyordu ve söz tanrıydı… Tanrı susuyor. Hölderlin için yaz ömrün ortası ve alınacak hasat alınacak, yeni bir bahara kadar her şeyi aklar alacak. Hölderlin için bir yıl bir ömür, İlkbahar çocukluk ve gençlik. Yaz, olgunluk yılları. Sonbahar yaşlılık ve kış ölüm demek. Kendini mevsimlere dağıtmıştı. ‘’ Artık çok uzağında kalmış ilkbahar zamanlarının.’’ Uzaktı, uzağın verdiği sancıyla kıvranıyordu çiçeklerin, çimenlerin üstünde. ‘’ Ve belirir uzakların resmi saatlerde, İnsan, böyle bir anlam için çıkageldiğinde(sayfa 43).’’ Böyle dile getiriyordu doğanın verdiği eşsiz manayı.

    Ölüme gittiğini hiçbir zaman anlayamadı. Bilinci iyiden iyiye çamurlaştı, bulanıklaştı ve solan yaprak gibi çürüdü… ‘’ Görünmez olup gittiğinde mevsimin imgeleri, Boşalmıştır tarla, manzara ılımlıdır, Oysa sağanak ve fırtınadır ortalıkta dolanan(sayfa 45).’’ Yok olan kendisinin ardında bir matem, bir çığlık, bir haykırıştır ortalıkta dolanan… Deliliğin arifesindeydi. Doğa ona yumuşak bir geçiş bahşetmişti. Bilicini ve kendisini yumuşak bir düşüşle tamamladı. Ama sanki biliyormuşçasına konuşuyordu, yaşı yetmiş üçlere varmış… ‘’ Tadını çıkardım bu dünyanın hoşluklarının, Nasıl da akıp gitti bütün bir gençlik! Uzakta şimdi Nisan, Mayıs ve Haziran, Hoşlanmıyorum yaşamaktan, yokum artık!’’ Hölderlin, kanatlarını yakıncaya kadar, kanatlarını kanatıncaya kadar çiçekten çiçeğe, ağaçtan ağaca, ırmaktan ırmağa uçup durdu. Ta ki ‘’Açmaz olur artık, günlerin koşuşması’’ diyene kadar.