Hira’da, Ramazan’ın o serin gecelerinden birinde, ümmî bir adam derin tefekküre dalmışken Cebrail (a.s.) gelir ve üç kez sıkarak “Oku!” der. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Ben okuma bilmem” diye karşılık verir. Üçüncü sıkıştan sonra kelimeler iner: “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alaktan yarattı. Oku! Rabbin en cömert olandır. Kalemle öğretendir. İnsana bilmediğini öğretendir.” (Alak, 96/1-5). Bu ilk vahiy, okuma bilmeyen birine “oku” diye hitap ederken aynı anda kalemi zikreder. Sanki Allah, “Sen oku, çünkü ben seni alaktan yarattım ve sana bilmediğini kalemle öğrettim” demektedir. Burada “oku” (ikra’), sadece harfleri seslendirmek değil; anlamak, tefekkür etmek, tebliğ etmek, varlığı ve kendini keşfetmek anlamına gelir. Arapçada “ikra” hem yazılı metni okumayı hem de ezberden, hafızadan “okumayı” kapsar. Peygamber’e vahiy yazılı olarak gelmemişti; bu emir, daha çok “kabul et, içselleştir, taşı” çağrısıydı. Ama hemen arkasından kalem gelir. Kalem, bilginin kaydedilmesi, kalıcılığı, nesilden nesile aktarımıdır.
Hadislerde Allah’ın ilk yarattığı şey olarak Kalem zikredilir. Ubade b. Samit’ten rivayetle: “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Ona ‘Yaz!’ buyurdu. Kalem ‘Ey Rabbim ne yazayım?’ dedi. Allah da ‘Kıyamete kadar olacak her şeyin kaderini yaz!’ buyurdu.” Kalem yazdı ve kurudu. Bu, Levh-i Mahfuz’la birlikte anılır; ezelî ilmin tezahürü, ilahî takdirin kaydedildiği metafizik bir gerçeklik. Kalem’in yaratılışı, varlığın rastgele olmadığını, her şeyin bir ölçü, bir nizam içinde olduğunu gösterir. “Oku!” emri ise bu nizamı insan bilincine açar. Kalem kaderi yazar, “Oku!” ise o kaderin içinde insanın özgür iradesini, öğrenme kapasitesini, sorumluluğunu devreye sokar. İkisi birleştiğinde şu çıkar ortaya: Yaratılışın başından itibaren bilgi ve bilinç vardır.