• Kesin olan tek bir şey var 21. yüzyılda eğer hala burada olursak hepimiz geçen yüzyılın insanları olacağız; hatta daha kötüsü geçen binyılın insanları..
    Geleceği tahmin edemesek de, en azından nasıl bir gelecek istediğimizi düşleme hakkımız var....
    Asla açıklanmayan düşleme hakkımızı kullansak nasıl olur acaba? Bir anlığına çıldırsak nasıl olur! Hadi o zaman, gözlerimizi alçaklığın çok ötesine dikelim ve hep birlikte farklı bir dünya düşleyelim:
    Hava, insan korkularından ve insani tutkulardan gelmeyen her türlü zehirden temizlenecek; sokaklarda otomobiller köpekler tarafından ezilecek;
    insanlar otomobil tarafından yönetilmeyecek, bilgisaya tarafından programlanmayacak, ne süpermarket tarafından satın alınacak ne de televizyon tarafından seyredilecek;
    televizyon ailenin en önemli üyesi olmayı bırakacak ve ona da ütü ya da çamaşır makinesi gibi davranılacak;
    insanlar, çalışmak için yaşamak yerine, yaşamak için çalışacak;
    ceza yasalarına, tıpkı ne söylediğini bilmeden şarkı söyleyen kuş ya da ne oynadığını bilmeden oyun oynayan çocuk gibi yalnızca yaşamak için yaşamak yerine, sahip olmak ya da kazanmak için yaşayanların işlediği aptallık suçu da eklenecek;
    ekonomistler tüketim seviyesine 'yaşam seviyesi' demeyecekleri gibi, mal çokluğuna da
    'yaşam kalitesi' demeyecekler;
    aşçılar ıstakozların canlı canlı haşlanmaktan hoşlandığını düşünmeyecekler;
    tarihçiler ülkelerin işgal edilmekten hoşlandıklarını düşünmeyecekler;
    politikacılar yoksulların vaat yemekten hoşlandıklarını düşünmeyecekler;
    ciddiyetin bir erdem olduğuna inanılmayacak ve kimse kendisiyle dalga geçmekten aciz birini ciddeiye almayacak;
    ölüm ve para o sihirli güçlerini kaybedecek, ölüm de servet de bir rezili erdemli bir beyefendiye dönüştürmeyecek;
    hiç kimse en uygun olanı yapmak yerine doğru olduğuna inandığını yaptığı için kahraman ya da aptal olarak görülneyecek;
    dünya artık yoksullara karşı değil, yoksulluğa jarşı savaşacak ve silah endüstrisinin iflasını ilan etmekten başka çaresi kalmayacak;
    ne yiyecek bir mal olacak ne de iletişim bir ticaret, çünkü yiyecek ve iletişim insan hakkıdır;
    kimse açlıktan ölmeyecek, çünkü kimse hazımsızlıktan ölmeyecek;
    sokak çocuklarına çöp gibi davranılmayacak, çünkü sokak çocukları olmayacak;
    zengin çocuklarına paraymış gibi davranılmayacak çünkü zengin çocuklar olmayacak;
    eğitim, parasını ödeyebilenlerin ayrıcalığı olmayacak;
    polis, onu satın alamayanların laneti olmayacak;
    adalet ve özgürlük, ayrı yaşamaya mahkum edilmiş bu siyam ikizleri, tekrar birleşecek, sırt sırta iyice yapışacaklar;
    siyah bir kadın Brezilya başkanı olurken bir başka siyah kadın da ABD başkanı olacak; bir yerli kadın Guatemala'yı yönetecek, diğeri Peru'yu;
    klise Tanrı' nın unuttuğu diğer bir emri dikte edecek:
    ''Parçası olduğun doğayı seveceksin'' ;
    dünya çölleri ve ruh çölleri yeniden agaçlandırılacak;
    umutsuzlar umutlu olacak ve kaybedenler bulacak, çünkü onlar bunca umutlanmaktan umutsuzluğa düştüler ve bunca aramaktan kaybettiler;
    haritaların ve zamanın sınırlarına en ufak bir önem vermeden, nerede doğmuş ve ne zaman yaşamış olurlarsa olsunlar, adalet ve özgürlük isteği duyan herkesin çağdaşı ve vatandaşı olacağız;
    mükemmellik tanrıların sıkıcı ayrıcalığı olmaya devam edecek; ama bu patavatsız ve boktan dünyada her gece son geceymiş, her gün ilk günmüş gibi yaşanacak.
  • açılmış sarmaşık gülleri
    kokularıyla baygın
    en görkemli saatinde yıldız alacasının
    gizli bir yılan gibi yuvalanmış
    içimde keder
    uzak bir telefonda ağlayan
    yağmurlu genç kadın

    rüzgâr
    uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
    mor kıvılcımlar geçiyor
    dağınık yalnızlığımdan
    onu çok arıyorum onu çok arıyorum
    heryerinde vücudumun
    ağır yanık sızıları
    bir yerlere yıldırım düşüyorum
    ayrılığımızı hissettiğim an
    demirler eriyor hırsımdan

    ay ışığına batmış
    karabiber ağaçları
    gümüş tozu
    gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
    yaseminler unutulmuş
    tedirgin gülümser
    çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
    çünkü ayrılık da sevdâya dahil
    çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
    hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
    her an ötekisiyle birlikte
    herşey onunla ilgili

    telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
    gittikçe genişleyen
    yakılmış ot kokusu
    yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
    yansımalar tutmuş bütün sâhili
    çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
    öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
    çünkü ayrılık da sevdâya dahil
    çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

    yalnızlık
    hızla alçalan bulutlar
    karanlık bir ağırlık
    hava ağır toprak ağır yaprak ağır
    su tozları yağıyor üstümüze
    özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
    eflatuna çalar puslu lacivert
    bir sis kuşattı ormanı
    karanlık çöktü denize
    yalnızlık
    çakmak taşı gibi sert
    elmas gibi keskin
    ne yanına dönsen bir yerin kesilir
    fena kan kaybedersin
    kapını bir çalan olmadı mı hele
    elini bir tutan
    bilekleri bembeyaz kuğu boynu
    parmakları uzun ve ince
    sımsıcak bakışları suç ortağı
    kaçamak gülüşleri gizlice
    yalnızların en büyük sorunu
    tek başına özgürlük ne işe yarayacak
    bir türlü çözemedikleri bu
    ölü bir gezegenin
    soğuk tenhalığına
    benzemesin diye
    özgürlük mutlaka paylaşılacak
    suç ortağı bir sevgiliyle

    sanmıştık ki ikimiz
    yeryüzünde ancak
    birbirimiz için varız
    ikimiz sanmıştık ki
    tek kişilik bir yalnızlığa bile
    rahatça sığarız
    hiç yanılmamışız
    her an düşüp düşüp
    kristal bir bardak gibi
    tuz parça kırılsak da
    hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
    hâlâ kıpkızıl gülümseyen
    -sanki ateşten bir tebessüm-
    zehir zemberek aşkımız



    Attila İlhan
  • açılmış sarmaşık gülleri
    kokularıyla baygın
    en görkemli saatinde yıldız alacasının
    gizli bir yılan gibi yuvalanmış
    içimde keder
    uzak bir telefonda ağlayan
    yağmurlu genç kadın

    rüzgâr
    uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
    mor kıvılcımlar geçiyor
    dağınık yalnızlığımdan
    onu çok arıyorum onu çok arıyorum
    heryerinde vücudumun
    ağır yanık sızıları
    bir yerlere yıldırım düşüyorum
    ayrılığımızı hissettiğim an
    demirler eriyor hırsımdan

    ay ışığına batmış
    karabiber ağaçları
    gümüş tozu
    gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
    yaseminler unutulmuş
    tedirgin gülümser
    ( çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
    çünkü ayrılık da sevdâya dahil
    çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
    hiç bir anı tek başına yaşayamazlar )
    her an ötekisiyle birlikte
    herşey onunla ilgili

    telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
    gittikçe genişleyen
    yakılmış ot kokusu
    yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
    yansımalar tutmuş bütün sâhili
    çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
    öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
    çünkü ayrılık da sevdâya dahil
    çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

    yalnızlık
    hızla alçalan bulutlar
    karanlık bir ağırlık
    hava ağır toprak ağır yaprak ağır
    su tozları yağıyor üstümüze
    özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
    eflatuna çalar puslu lacivert
    bir sis kuşattı ormanı
    karanlık çöktü denize
    yalnızlık
    çakmak taşı gibi sert
    elmas gibi keskin
    ne yanına dönsen bir yerin kesilir
    fena kan kaybedersin
    kapını bir çalan olmadı mı hele
    elini bir tutan
    bilekleri bembeyaz kuğu boynu
    parmakları uzun ve ince
    sımsıcak bakışları suç ortağı
    kaçamak gülüşleri gizlice
    yalnızların en büyük sorunu
    tek başına özgürlük ne işe yarayacak
    bir türlü çözemedikleri bu
    ölü bir gezegenin
    soğuk tenhalığına
    benzemesin diye
    özgürlük mutlaka paylaşılacak
    suç ortağı bir sevgiliyle

    sanmıştık ki ikimiz
    yeryüzünde ancak
    birbirimiz için varız
    ikimiz sanmıştık ki
    tek kişilik bir yalnızlığa bile
    rahatça sığarız
    hiç yanılmamışız
    her an düşüp düşüp
    kristal bir bardak gibi
    tuz parça kırılsak da
    hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
    hâlâ kıpkızıl gülümseyen
    -sanki ateşten bir tebessüm-
    zehir zemberek aşkımız

    Attila İlhan
  • ROMEO:
    Yarayla alay eder, yaralanmamış olan.
    Dur, şu pencereden süzülen ışık da ne?
    Evet, orası doğu, Juliet de güneşi!
    Yüksel ey güzel güneş, öldür şu kıskanç ayı,
    Bak nasıl da sararıp soluvermiş Tanrıça kederden
    Sen ondan çok daha güzelsin diye.
    Kıskandığı için vazgeç ona bağlılıktan,
    Sayrılı ve toydur bakirelik giysisi.
    Soytarılar giyer bunları ancak
    Sen çıkar bu giysileri, at üzerinden.
    Kadınım benim, ah benim sevgilim bu!
    Ne olur ah, bilseydi sevgilim olduğunu!
    Konuşuyor, ama bir şey de demiyor;
    Ne çıkar anlatıyor ya gözleriyle
    Karşılık vereceğim ben de!
    Amma da yüzsüzüm, konuştuğu ben değilim ki.
    Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi,
    Yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğundan:
    Biz dönünceye dek siz parıldayın, diye.
    Gözleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde;
    Utandırırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı,
    Gün ışığının kandili utandırdığı gibi tıpkı.
    Öyle parlak bir ışık çağlayanı olurdu ki gözleri gökte,
    Gece bitti sanarak kuşlar cıvıldaşırdı.
    Bak, nasıl da dayamış yanağını eline!
    Ah, eline giydiği eldiven olaydım da
    Dokunaydım yanağına.

    JULIET:
    Aaah!

    ROMEO:
    Konuşuyor.
    Ey parlak melek, konuş yine!
    Sen göz kamaştıran bir parlaklık veriyorsun geceye;
    Cennetin kanatlı ulağısın başımın üstünde,
    Tıpkı ölümlülerin hayretle açılan gözlerine göründüğün gibi.
    Tembel bulutlara binip uçarken o havanın kucağında,
    Onu seyreden insanlar gibi hayranlıkla,
    Öylece bakıyorum ben sana.

    JULIET:
    Ah, Romeo, Romeo!
    Neden Romeo'sun sen?
    inkar et babanı, adını yadsı!
    Yapamazsan, yemin et sevdiğine,
    Vazgeçeyim Capulet olmaktan ben.

    ROMEO:
    (Kendi kendine) Daha dinleyeyim mi, yoksa açılayım mı ona?

    JULIET:
    Benim düşmanım olan adındır yalnızca
    Sen sensin, Montague olmasan da.
    Hem Montague nedir ki?
    Ne eli bir erkeğin,
    Ne ayağı ne kolu, ne yüzü ne de başka bir parçası.
    N'olur başka bir ad bul kendine.
    Adın ne değeri var? Şu gülün adı değişse bile
    Kokmaz mı aynı güzellikte?
    Romeo'nun da adı Romeo olmasaydı,
    Kusursuzluğundan hiç bir şey kaybolmazdı.
    Romeo, bırak, at bu adı! Senin parçan olmayan
    Bu ada karşılık al bütün varlığımı.

    ROMEO:
    Alıyorum öyleyse sözünü dinleyerek.
    "Sevgilim" de ki, vaftiz olayım yeniden;
    Romeo değilim bundan böyle ben.

    JULIET:
    Kimsin sen? Böyle geceye gizlenerek
    Sırrımı öğrenmeye gelen kim?

    ROMEO:
    Bilmem nasıl söylemeli kim olduğumu
    Bir ad kullanarak! Ey güzel ermiş,
    Nefret ediyorum adımdan ben de
    Sana düşmandır diye.
    Ben yazmış olsaydım, şimdi yırtar atardım onu.

    JULIET:
    Daha yüz söz bile içmedi ağzından kulaklarım,
    Ama bu sesi tanıyorum:
    Sen Romeo değil misin, Montague'lerden hem de.

    ROMEO:
    Ne oyum, ne de öbürü güzel ermiş,
    Hoşlanmıyorsan eğer.

    JULIET:
    Nasıl geldin buraya söyle, hem niye?
    Bahçenin duvarları yüksek, zor aşılması,
    Kim olduğunu düşün bir de,
    Mezar olur sana bu yer, bizden görürlerse.

    ROMEO:
    Aşkın hafif kanatlarıyla aştım bu duvarları,
    Durduramaz sevgiyi çünkü taştan sınırlar;
    Hem aşkın isteyip de başaramadığı ne var!
    Engel olamaz bana bu yüzden akrabalar.

    JULIET:
    Bir görürlerse, sana kıyarlar.

    ROMEO:
    Hayır, daha çok tehlike saklıdır senin gözlerinde
    Onların yirmi kılıcından! Tatlı bak yeter;
    Korur beni onların düşmanlığına karşı.

    JULIET:
    Dünyada istemem senin burada görülmeni.

    ROMEO:
    Saklar beni onlardan gecenin pelerini;
    Beni bulsunlar ne çıkar, yeter ki sen sev beni:
    Geç ölmektense senin sevginden yoksun
    Yaşamıma son versin kinleri daha iyi.

    JULIET:
    Kim yardım etti sana, burayı bulman için?

    ROMEO:
    Aşk yardım etti, aramamı fısıldayarak;
    O bana akıl verdi, ona göz oldum ben de.
    Denizci değilim, ama uzak denizlerde yıkanan
    Uçsuz bucaksız kıyılar kadar uzak olsan da sen
    Sana ulaşmak için açılırdım denizlere.

    JULIET:
    Biliyorum, gecenin maskesi var yüzümde,
    Olmasaydı eğer, duyduğun için demin söylediklerimi
    Nasıl kızardığını görürdün yanaklarımın.
    Çok isterdim ah bir güzel uyup göreneklere
    Demin söylediklerimin tümünü inkar etmeyi!
    Ama uğurlar olsun görgü kurallarına.
    Seviyor musun beni? "Evet" diyeceksin, biliyorum,
    Sözüne güveneceğim ben de; ama yemin edeyim deme,
    Belki de tutamazsın; Zeus alay edermiş, derler
    Sözünü tutamayan aşıklarla.
    Romeo, beni seviyorsan, söyle bana açıkça.
    Kolayca elde edilmiş sanıyorsan beni eğer,
    Çatayım kaşlarımı, naz yapıp "hayır" diyeyim sana,
    Ta ki sen kapanasın ayaklarıma.
    Yoksa dünyada yapmam öyle bir şey.
    Doğrusunu istersen güzel Montgue,
    Çılgınca seviyorum seni; belki de bu yüzden
    Hoppaca buluyorsundur benim hareketlerimi;
    Ama inan sevgilim, daha bağlı olacağım sana
    Daha kurnaz olup da çekingen duranlardan.
    itiraf edeyim ki, daha çekingen davranmalıydım,
    Ama farkına varmadan ben, seni sevdiğimi,
    Ağzımdan işitmişsin. N'olur bağışla beni,
    Hafifliğe yorma sakın
    Karanlık gecenin açığa vurduğu çaresizliğimi.

    ROMEO:
    Sevgilim, şu meyve ağaçlarının tepelerini gümüşleyen
    Kutsal ay üzerine yemin ederim ki...

    JULIET:
    Yemin etme kararsız ay üstüne sakın;
    Yörüngesinde her gece yön değiştiren ay gibi,
    Değişken olur sonra senin de aşkın.

    ROMEO:
    Ne üstüne yemin edeyim?

    JULIET:
    Hiç yemin etme; ama ille de edeceksen,
    O tanrı bilip tapındığım
    Sevimli varlığın üstüne et yeminini.

    ROMEO:
    Eğer yüreğimdeki sevgi...

    JULIET:
    Dur, yemin etme yine.
    Senin varlığın bana sevinç veriyorsa da,
    Sevinç duyamıyorum bu geceki anlaşmadan;
    Pek acele, birden oldu, düşünüp taşınmadan;
    Daha "çaktı" diyemeden çakıp ta kaybolan
    Yıldırıma benziyor. Tatlım, iyi geceler!
    Bu sevgi tomurcuğu, öbür görüşmemizde,
    Yazın olgunlaştıran soluğuyla dönüşebilir güzel bir çiçeğe.
    iyi geceler! iyi geceler! Yüreğimdeki dinginlik ve huzur
    Dolsun senin gönlüne de!

    ROMEO:
    Ah, sana doymadan mı bırakacaksın beni böyle?

    JULIET:
    Nasıl bir doygunluk bekliyorsun ki bu gece?

    ROMEO:
    Aşkının katışıksız yeminini benimkine karşılık.

    JULIET:
    Onu sana verdim bile, sen daha istemeden,
    Olsa da keşke bir kez daha versem.

    ROMEO:
    Geri mi alacaksın yine? Peki, neden sevgilim?

    JULIET:
    içtenlikle geri vermek için sana.
    Elimde olan bir şeyi istiyorum hem,
    Cömertliğim uçsuz bucaksız denizler gibi,
    Denizler gibi derin sana olan sevgim.
    Sana ne kadar verirsem, o kadar çoğalıyor bende kalan,
    Sonsuz çünkü ikisi de.

    Seslendiler içerden, hoşçakal, canım sevgilim!
    Geliyorum dadıcığım! Unutma beni, tatlı Montague!
    Biraz bekle, şimdi gelirim.

    ROMEO:
    Ey kutsanmış mutlu gece! Korkuyorum gecedir diye,
    Bütün bu inanılmayacak tatlı şeylerin bir düş olmasından

    JULIET:
    iki kelimecik daha, sevgili Romeo,
    Sonra da gerçekten iyi geceler sana!
    Saygıdeğerse aşkının eğilimi,
    Amacın evlenmekse, bildir göndereceğim adamla,
    Nerede, saat kaçta yapmak istiyorsan töreni;
    O zaman tüm varlığımı sana adar,
    Ardın sıra gelirim ta ölünceye kadar.

    Ama kötüyse niyetin sana yalvarırım...

    Vazgeç bundan, başbaşa bırak beni kederimle.
    Yarın birini yollarım.

    ROMEO:
    Ancak seninle yaşar ruhum.

    JULIET:
    Binlerce kez iyi geceler sana!

    ROMEO:
    Binlerce kez beter olsun gece, senin ışığın yoksa.
    Öğrenciler nasıl ayrılırlarsa ders kitaplarından
    Öyle koşar seven sevdiğine giderken;
    Okula nasıl canı sıkkın giderse öğrenciler,
    Öyle ayrılır seven sevdiğinden.
  • Ancak Jobs’ın tarzının bazı avantajları vardı. Apple çalışanlarının çığır açıcı ürünler yaratma tutkusu duymalarını ve imkânsız görünen şeyleri başarabileceklerine inanmalarını sağladı. “Haftada 90 saat çalışıyorum ve buna bayılıyorum!” yazılı tişörtler yaptırdılar. Jobs’tan korkarken bir yandan da onu etkileme arzusuna inanılmayacak kadar yoğun bir şekilde kapılmaları, kendi beklentilerinin ötesine geçmelerini sağladı. Jobs ekibini sadece Mac’in maliyetini düşürecek ve piyasaya daha çabuk sürülmesini sağlayacak bazı tavizlerden değil, genellikle mantıklı gibi görünen kalitesizleştirici tavizler vermekten de alıkoydu.
  • telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
    gittikçe genişleyen
    yakılmış ot kokusu
    yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
    yansımalar tutmuş bütün sâhili
    çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
    öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
    çünkü ayrılık da sevdâya dahil
    çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
  • https://www.youtube.com/watch?v=vdwXx-gKk-g

    açılmış sarmaşık gülleri
    kokularıyla baygın
    en görkemli saatinde yıldız alacasının
    gizli bir yılan gibi yuvalanmış
    içimde keder
    uzak bir telefonda ağlayan
    yağmurlu genç kadın

    rüzgâr
    uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
    mor kıvılcımlar geçiyor
    dağınık yalnızlığımdan
    onu çok arıyorum onu çok arıyorum
    heryerinde vücudumun
    ağır yanık sızıları
    bir yerlere yıldırım düşüyorum
    ayrılığımızı hissettiğim an
    demirler eriyor hırsımdan

    ay ışığına batmış
    karabiber ağaçları
    gümüş tozu
    gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
    yaseminler unutulmuş
    tedirgin gülümser
    çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
    çünkü ayrılık da sevdâya dahil
    çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
    hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
    her an ötekisiyle birlikte
    herşey onunla ilgili

    telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
    gittikçe genişleyen
    yakılmış ot kokusu
    yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
    yansımalar tutmuş bütün sâhili
    çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
    öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
    çünkü ayrılık da sevdâya dahil
    çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

    yalnızlık
    hızla alçalan bulutlar
    karanlık bir ağırlık
    hava ağır toprak ağır yaprak ağır
    su tozları yağıyor üstümüze
    özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
    eflatuna çalar puslu lacivert
    bir sis kuşattı ormanı
    karanlık çöktü denize
    yalnızlık
    çakmak taşı gibi sert
    elmas gibi keskin
    ne yanına dönsen bir yerin kesilir
    fena kan kaybedersin
    kapını bir çalan olmadı mı hele
    elini bir tutan
    bilekleri bembeyaz kuğu boynu
    parmakları uzun ve ince
    sımsıcak bakışları suç ortağı
    kaçamak gülüşleri gizlice
    yalnızların en büyük sorunu
    tek başına özgürlük ne işe yarayacak
    bir türlü çözemedikleri bu
    ölü bir gezegenin
    soğuk tenhalığına
    benzemesin diye
    özgürlük mutlaka paylaşılacak
    suç ortağı bir sevgiliyle

    sanmıştık ki ikimiz
    yeryüzünde ancak
    birbirimiz için varız
    ikimiz sanmıştık ki
    tek kişilik bir yalnızlığa bile
    rahatça sığarız
    hiç yanılmamışız
    her an düşüp düşüp
    kristal bir bardak gibi
    tuz parça kırılsak da
    hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
    hâlâ kıpkızıl gülümseyen
    -sanki ateşten bir tebessüm-
    zehir zemberek aşkımız

    -Attila İlhan
  • Ölüm her şeyin sonu değil; bu kesin. Ama bütün kitapların yazdığı gibi, inanılmayacak kadar da acı verici bir şey.
  • 187 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    KUMARBAZ
    Dostoyevski'nin kumar borcunu ödemek için 25 günde bu kitabı kaleme aldığı hikayesini sanırım Dostoyevski okuyan herkes duymuştur . Ne kadar doğru bir hikaye bilmiyorum ama bence pekte önemli değil. Neyse incelemeye geçelim.

    Genellikle bir kitabı okumadan önce onu ne kadar sürede bitireceğimi hesaplamaya çalışırım . Kitabı 4-5 günde bitiririm diye düşünürken, kendimi 1 günde bitirdigim bu kitabın incelemesini yazarken buldum :)

    Kitabın konusundan bahsedecek olursak.
    Her şeyini daha dogrusu bütün gelecek planlarını, mirasını almak için ölmesini bekledikleri yaşlı bir teyzeye bağlayan bir aile ve onların hayatlarında yer alan insanlarla ilişkileri üzerinden giden bir konu.
    Tabi bu insanlardan bazılarının hayatıyla oynadığı, bazılarının da rulet masasında oynadığı kumarı da konuya dahil etmeliyiz.

    Kitapta Dostoyevski'nin insan tahlillerinin yanında millet analizlerine de yer vermesi dikkatimi çekti. Bu analizlerde genellikle 3 millet var. Ruslar, İngilizler ve Fransızlar.

    Bu analizlerde Dostoyevski'nin Fransızlardan pekte iyi bahsettiğini söyleyemeyiz. Galiba Dostoyevski Fransızları çok sevmiyor. Belki de nefret ediyordur.

    Kitabın bir çok yerinde Fransızlar hakkında olumsuz ifadeler mevcut.

    Bunlardan bazıları:

    ...bütün Fransızlar gibiydi, yani gerektiğinde, çıkarı da olduğu zamanlarda nazik ve neşeli, ama nazik ve neşeli olma zorunluluğu olmayınca da inanılmayacak kadar sıkıcı. Bir Fransız nadiren doğal olarak nazik davranır; onun nezaketi genellikle hesaplıdır ve bir hile içindir. S.53

    Bu ifade daha ağır:
    Bir Fransız doğal haliyle en kaba, en bayağı, en önemsiz özellikler yığınıdır, yani dünyanın en sıkıcı yaratığıdır. S.54

    ...asık suratına ölesiye nefret ettiğim o iğrenç, nazik, resmi Fransız gülümsemesi yayıldı. S.102

    Bu analiz de İngilizler hakkında:
    İngilizlerin çoğu sıkıcı ve kabadır. S.174

    Bunlar benim dikkatimi çekenler. Kitabın bir çok yerinde bu tür analizler görebilirsiniz.

    Kumar konusuna gelecek olursak. Kitap da kumar oynamayı öğreneceğiniz kadar kumarla ilgili bilgi ve hesaplamalar var. Ayrıca bir kumarbazın düşüncelerine, hayallerine, kumar oynarken ki hırsına ve bu oyundan aldığı zevkten de bahsedilmiş. Burdan şunu anlıyorum Dostoyevski iyi bir kumarbaz. Çünkü bir kumarbazın hayatını ve düşüncelerini en iyi kumar oynayan biri anlatabilir.

    Kitabın bazı yerlerinde kendimi oynanan kumarın içinde buldum desem yalan olmaz herhalde. Hatta kitabın bazı bölümlerinde kumar oynayan bir kumarbaz gibi heyecanlandığım yerler de oldu :)

    Son olarak şunu söyliyeyim: Dostoyevski'nin diğer okuduğum kitaplarındaki gibi bu kitaptaki kadınlar da pek doğru düzgün sayılmaz.Sevgili dostumuz Dostoyevski yaşıyor olsaydı kendisine kitaplarındaki kadınların neden böyle olduğunu mutlaka sorardım.

    Bu kitapta polina biraz iyi gibiydi. Ama biraz :)