• 248 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Ötekini Dinlemek dizisinin 20. kitabı olan bu çalışmada, Chasseguet-Smirgel'in dediği gibi insanlığın evrensel hastalığı olan ideal hastalığı ele alınırken bazı ruhsal hastalıkların ortak çekirdeği açığa çıkarılıyor. Bu bağlamda sapkınlık, aşk, grup, yaratıcı süreç gibi görüngüler ele alınıyor. Aşağıda çalışmanın ilk üç bölümünden bahsetmeye çalıştım.

    "Ben İdeali" kavramı 1914'te yani, "üstben/süperego" kavramından çok önce Freud'un, Narsizm Üzerine (Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası) adlı yapıtında ilk olarak ortaya konulmasına karşın zamanla, üstbenin yanında, önemini ve statüsünü kısmen yitirmiş olarak görülebilecek bir kavramdır. Öyle ki köken itibariyle ben ideali, birincil narsizmin, ve üstben ise oidipus kompleksinin mirasçısıdır. Ben İdeali, birincil narsistik mükemmellik durumunun bir ikamesidir, bizim "ben"imizden bir çatlakla, bir yarıkla ayrıldığımız ve her zaman kapatmaya çalışacağımız yere, ikame olarak sunacağımız şeydir. Tabi burada Lacanyen bir terim olarak, "Yarık-Çatlama (Béance-Déhiscence)" kavramını hatırlayacak olursak (Lacan Sözlüğü) , en temel anlamıyla, insanın doğadan kopuşunu ifade ettiğini görebiliriz. Bu "yarık-çatlama" elbette 6. ve18. aylar arasındaki, ayna evresinde kendini ortaya koyar. Bu yarılma, özne-ben'in, nesne-ben [benlik]'e dönüşmesi sürecidir; yarılma, özdeşleşmedir, ki özdeşleşmek demek yabancılaşmak demektir. Öznenin eksikliği işte bu yarıkta gizlidir ve özne de zaten ancak bu eksiklik noktasında tanıyabilir kendini. Bu yarık bu çatlak, kültür ve doğa arasındaki çatlaktır. Lacan'ın, ayna evresi için "bir dramdır" demesi de ondandır ki, burada bedenine yabancılaşan bir varlıktan bahsetmekteyiz. Yetersizliğinden, eksikliğinden kurtulmaya can atarken, imagolara sarılıp bütünlük kurmaya çalışarak kendine yabancılaşan bir varlıktır bu. Fakat elbette bu yarık tamamiyle ancak ölümle kapanabilir, ölüm bütünlüktür çünkü, tamlıktır, dengedir. Sayfa 18-19'da Chasseguet-Smirgel şöyle yazıyor: "Hiçbir zaman gelmemiş olan bir şeyi beklerken, tam bir boşalma ve doyumun gerçekleşmesi için bir şeyler hep eksik kalır." (1938).

    Bu çalışmanın perspektifinde Freud'un "Hilflosigkeit" kavramı yatar, ve bu kavram da "bebeğin birincil aczi, kendi başının çaresine bakamaması, kendi kendine yetememesi, ötekine muhtaç olması" anlamlarını içerir. Bebeğin bu temel güçsüzlüğü onu, ötekini, gerçekliği, tanımaya iter. Karşımızda, altına sıçıp işeyince, kendi bokunu temizleyemediğinden müthiş bir acziyetle kıvranan bir yavrucağız vardır ve tüm bu cehennemin ortasında yardımına koşan bir bakım veren, anne, bir melek, cenneti getiren. İşte bebek, kendinden alınmış olan, tümgüçlülüğü/birincil narsizmi/kadir-i mutlaklığı, nesneye yansıtır yani onun ilk ben idealine. Artık bu andan itibaren yeni özdeşleşmeleri ve ben idealleriyle, trajik bir şekilde, kendi kendimizin ideali olduğumuz o yitirilmiş zamanı ararız. Yani ben'in olmadığı, iç dünya (innenwelt) ve dış dünya (umwelt) ayrımının olmadığı yitik zamanı. Geçmişte kaybettiğimiz ancak gelecekte aramaya koyulduğumuz yitik zamanı. Bu nedenle ölümün vaat ettiği yitirilmiş zamana kavuşmadan evvel, ona giden yolun her bir durağında oyalanmaya devam ederiz, bu duraklar kültürün sunduklarıdır; iyi kitaplar okumak, müzik yapmak , tiyatroya gitmek, evlenmek, çocuk yapmak, başarmak ya da her şeye lanet okumak. Birincil aczimiz bize tek şeyi talep ettirir artık; elbette sevgiyi. En geniş anlamıyla buradaki sevgi, yolda yürürken tanımadığımız bir insanın nezaket duyarak bize gülümsemesinden, romantik-cinsel duygularla bağlılık duyduğumuz insanın bize sevgi sözleri söylemesine kadar geniş bir alana yayılır. Yani sevgi, onaylanmayı ve kabullenmeyi içerir burada.

    Ben ideali ve sapkınlığa bakalım;
    Chasseguet-Smirgel, ben idealinin evrimi önündeki engellerin incelenmesinde, ben idealinin ve bireyin gelişiminde fikir edinmek adına "Sapkınlık" örneğinin anlamlı olacağını söylüyor. Sapkınlığın nedenleri arasında öne çıkan iki olgu var; (1)annenin çocuğa yönelik baştan çıkarıcı tavrı ve (2) anne ve çocuğun, babaya karşı suç ortağı konumunda olmaları. Tabi burada işlenen suç, babayı "bir yabancı, adam yerine konmayan biri, ihmal edilebilir bir nicelik" (s. 25) olarak nitelemektir. Yani anne(bakımveren anlamında), bu konum ve tavır itibariyle çocuğun evrimini durdurur. Erkek çocuğun ben ideali, fallik babaya değil fallik öncesi bir modele bağlanır. Peki, kız çocuk? O zaten çok daha önce sakatlanmıştır çünkü o normsal olarak, "gerçek" cinsel nesnesi olmayan bir ebeveynden doğmuştur. Yani esasında erkek ve kız çocuğun ikisinin de libidinal yatırımı başta anneye iken kız çocuk daha sonra anneden, yani ilk aşkından, dostundan hüsranla libido yatırımını çekerek, yeni yatırımını babaya yapar. Fallik evredeki erkek çocuğun nesnesi hâlâ anne iken kız çocuğu nesne değiştirmiştir, ilk nesne anne geride kalmış onun yerini artık baba almıştır. Bu nedenle ki sapkınlık kadınlara oranla erkeklerde daha sık görülür. Nihayetinde kız çocuk nesne için doyurucu bir nesnedir çünkü.
    Sapkın sahtekârdır, çünkü "sahte" fallusun, öznenin fallik penis olarak dayatmaya çalıştığı kendi anal penisini ikame eden "fetiş"tir. Yani fetişizmde nesne, öznenin narsistik tamamlanmışlığını temsil eder. Sapkın kendi sahte fallusunu yaratan kişidir bu anlamda. Sapkın için her şeyden önce gelen, kendi ben'idir. Sapkın, fallik öncesi nesneleri idealleştirerek, babayı tanımayarak kendi benine narsistik yatırım yapma olanağı yaratır. Chasseguet-Smirgel şöyle diyor bölüm sonunda: "... sapkının tedavisinin kaderi, ben idealinin hareketliliğine, yani baba imgesine yeniden narsistik yatırım yapma olanağına bağlıdır; bu da belirli bir düzeyde, antidepresif mekanizmaların göreli zayıflığı ve telafi edici mekanizmaların yetersizliğiyle (örneğin madde bağımlılığı) iç içe geçer. " s. 37.

    Ben idealinin gelişiminde annenin çocuğa verdiği narsistik onayın dozunun önemini sanıyorum ki sapkınlığı anlamaya çalışırken görüyoruz. Yani çocuğa verilen narsistik onay, çocuğu o evrede takılıp kalmaya özendirmeyecek biçimde yeterli düş kırıklığını barındıracağı kadar, çocuğu geri dönmeye itmemesi için de yeterli ödülü sağlayabilmelidir. Çocuğun ben idealinin yani biricik projesinin kalbi olan umudun korunması için bu optimal kırılmalar gereklidir. >>(Oyun ve Gerçeklik) Ve öyleyse eğer her yeni zafer, yas içerir.

    Şimdi daha önce yukarıda demiş olduk ki bizi doyumsuz kılan, bu anlamda ileriye taşıyan şey kendi kendimizin ideali olduğumuz zamanların özlemidir. Peki öyleyse yolumuzda ilerlerken, kültürün içinde, bu özlemi en iyi şekilde ne giderebilir, tabi ki aşk. Aşk, ayrılık travmalarımızı, bu anlamda pasifize etmeyi amaçlar. Aşkta, anlaşılmamak söz konusu olmaz, olamaz, aşık olduğumuz kişi ile o ilkel, yitik zamandaki eşduyumu kurarız, şarkıda dediği gibi,

    Ben ağlayınca ağlayıp gülünce gülen
    Bütün dertlerimi bölüp kalbimi bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen

    Aşk, öznenin narsistik libidosunun bir kısmının nesneye aktarılmasıdır yani nesne (aşık olduğumuz kişi), ben idealinin yerini tutmuştur. Bu anlamda nesne değerlendikçe, parladıkça, muhteşemleştikçe, güzelleştikçe, özne daha az talepkar ve mütevazi olur çünkü nesne, ben'i soğurur, emer. "Ben, ben olmaktan çıkıyorum." diyen aşık, narsizminin sınırlandığını ifade eder bu bağlamda. Fakat yazar uyarır; bu narsizmin çekilmesi görünüştedir çünkü eğer öyle olsaydı depresif bir ton kazanırdı aşık olma durumu. Oysa aşık olan kişinin ilkin büyük heyecan ve sevinç duyduğu aşikardır. Chasseguet-Smirgel şunu kaydediyor "Bana öyle geliyor ki aşkta -ve ilk anlardan itibaren-, seçim anından başlayarak, özne ve nesne, ben(özne) ile ben ideali(nesne) arasındaki ilişkinin nesnelleşmesini temsil ederler. Başka bir deyişle, özne kendini ete kemiğe bürünmüş idealinin yanı başında bulur. " s. 63.
    Freud 1921'de şunu der, "İnsanlar arasında en kalıcı bağları yaratan şey, amacından sapmış cinsel eğilimlerdir. " Bu bağlamda aşkın süreklilik sağlaması, cinsel hedefinden sapmış saf şefkat öğeleriyle birleşmesine bağlıdır. Yani aşık olduğumuz kişi, verili bir anda doğaüstü mükemmelliğiyle değil, eksikliğiyle de sevilebilecektir. Aşk, öznelerinin, yeri geldiğinde annelik yapabilmesidir. Aşk, öznenin nesnesine yanılsama sunabilmesini ister. Tıpkı ideolojik grubun özneye sunduğu tümgüçlü anne yanılsaması gibi.


    İÇİNDEKİLER

    Sunuş, Saffet Murat Tura

    Giriş Notu
    Giriş
    1. Ben İdeali ve Sapkınlık
    2. Ben İdeali ve Gelişimi
    3. Ben İdeali, Âşık Olma Durumu ve Genitallik
    4. Ben İdeali ve Grup
    5. Ben İdeali ve Yaratıcı Süreçte Yüceltme
    6. Ben İdeali ve Benin Gerçekliğin Sınanmasına Tabi Tutulması
    7. Üstben ve Ben İdeali
    Sonuç Yerine
    Ek: Freud'un Yapıtında Ben İdeali

    Kaynakça:
    Kitapta Gönderme Yapılan Metinler
    Freud'un Yapıtında Ben İdeali
    Freud'un Yapıtında Yüceltme (P. Letarte)
  • 332 syf.
    Nietzsche bu eserini, Richard Wagner’le olan arkadaşlığı bittikten ve sağlık nedeniyle akademik yaşamdan uzaklaşmak zorunda kaldığı dönem sonrasında yazmış. Bir nevi olumsuzluklar ve çöküntü zamanına denk gelmiş, bu psikolojide yazılmış bir eser. Ancak, eser karamsarlık abidesi olarak anlaşılmasın, aksine iyimser görüşler daha hakim. Bu eser bir nevi Nietzsche'nin dokuz ana başlık altında; 638 aforizma ile içini döktüğü içten bir günlük gibidir.

    "Neden ezgi olsun ki? Yaşam kendisini huzur içersinde derin bir gölde yansıtınca neden tatmin olmuyoruz?"

    İlk bölümde üzerinde durmak istediğim nokta; Nietzsche'nin filozoflara, günümüzdeki insanı tekil olarak görüp ondan yola çıkarak her şeyi anlama çabalarının yanlışlığı eleştirisidir. Nietzsche'ye göre insan rüyası dahi eski ilkel insanın kültürünün tezahürüdür. Dolayısıyla insan tekil bir varlık değildir; tek bir bedende en eski insan kültürlerinin evrimlesmis modelidir. Bir önceki sürüme göre bir 'üst insan' yani. Filozoflara burada önerisi; tarihsel felsefe yapmalaridir. Keza Nietzsche'nin kendisi bunu felsefe tekniğinin merkezine yerlestirmistir.

    Üst insan demişken; burada kastedilen 'üstün' insan değil. Çünkü buradan yola çıkarak Nietzsche ile Hitler'i ilişkilendirenler oluyor. Nietzsche olsa; "Hayır, hayır,hayır ! Bu bir yanılgı!" gibisinden bir tepki gosterirdi sanırım. Bana kalırsa üst insandan, her insanın kendisine koyması gereken bir hedef, rol model insan profili anlaşılmalidir. İnsan bu rol modele ulaşmaya çalışarak olduğu yerden çok daha yüksek bir seviyeye gelecektir ve bunu herkesin (en azından toplumun çoğunluğu) yapmasıyla bir üst kültür (gelişmiş) hedefine ulaşılabilecektik. Ve Nietzsche, şu an biz nasıl eski ilkel insan adetlerini (barbarliklarini, vahsiliklerini vb) garip karşılıyorsak; üst kültürun üst insanınin da yani geleceğin insanın da bizi çok garip karşılayacağıni söyler. Buradan, geçmişin vahşi, kötü, barbar, mantıksız gelen ahlak anlayışının günümüzün birer yorumu olduğu; aynı yorumu gelecek insanının da günümüz insanı için yapacağını söylemekte ve buradan yola çıkarak; aslında ahlakin, iyinin,kötünün ... birer yanilgidan ibaret olduğu anlatılmak istenmektedir.

    "Ama her şey evrimleşiyor; ebedi gerçekler yok, mutlak doğrular yok."

    İkinci ve üçüncü bölümler Nietzsche'nin ahlak ve dine dair aforizmalarini içerir. Ahlaka zaten yukarda değindim. Konuyla ilgili yorumumu okumak isteyenler filozofun konuyla ilgili kitabına yaptığım incelemeyi okuyabilirler:

    #39220435

    Nietzsche en kısa tabirle dini, insanın en büyük yanılgisi olduğunu düşünüyor. Bunla beraber insanlığa yaptığı gelişimi yadsimiyor ancak nasıl şekerin biraz fazla ve sürekli alimiyla insanın yavaş yavaş kilo alarak sağlığından olmasi mümkünse (ki şeker bağımlılık da yapar) dinin de aynı etkisinin olduğunu söyler. Dinlerin ve Tanrı anlayışının insanı miskinlestirdigini, kaderci diyeceğimiz bir psikolojiye soktugunu söyleyebiliriz. Din, insanın acılarına bulduğu bir ilaç. Ancak Nietzsche bu ilacı ancak fazla düşünmeyen ve zayıf olanların içeceğini ve bunu içtikce de daha çok zayiflayacaklarini soylemekte; bu durum insana faydali olsa dahi aslında üst insana giden insanın önünde bir bariyer olduğu, ve birçok insanın onu görünce geri döndüğü bir bariyer olduğu için dinin üst kültür önünde büyük bir engel olduğunu düşünmektedir.

    "Dini kuralların ve sanatın uyuşturucu etkisi azaldıkça, insanlar başlarına gelen kötülüğü gerçekten ortadan kaldırmak için daha çok çaba sarf ederler.."

    Evet, Nietzsche dördüncü bölümde sanatçı ve yazarlar hakkındaki düşüncelerini söyler: Sanatçılara saygı duymasına karşın aynı zamanda üstteki sözde olduğu gibi sanatın da bir uyuşturucu etkisi olduğunu da sıklıkla vurgular. Aynı zamanda sanatın, dinin yanılgılari üzerinden sıklıkla beslendiği için sanatçıların, yeni dünyaya (Tanrı öldü) uyum sağlamakta zorlanacaklarini; yeni bir sanatçı kimliğinin doğacagini düşünmektedir. Nietzsche, gelecek dünyanın safaginda görür içinde bulunduğu devri ve gelecek devrin en büyük sanatının da bilim, en büyük sanatçılarınin ise bilim adamları olacağını düşünmektedir.

    "Bilim adamları sanatkarların gelişmiş türleridir."

    Ancak bu noktada önemli bir de uyarısı vardır: İnsanlar büyük bir iştahla bilime, içlerindeki keşif tutkusuyla sarilacaklar, ölen Tanrının bıraktığı boşluğu bilim ile doldurmaya çalışacaklar lakin insanın en azından halkın büyük kesiminin daha kolaya ve az düşünerek kavrayacagi şeylere olan ilgisi sebebiyle bilimden uzaklaşıp tekrar dine sarilabilecegi.. Bu sebeplere ek olarak, insanda oluşacak kibrin de buna sebep olabileceğini düşünür. Kitabında sıklıkla kibir üzerine aforizmalar yazdığını gormekteyiz. Bu nedenle Nietzsche; alcakgonullu erdem demektedir.

    Beşinci bölümde alt ve üst kültür üzerine aforizmalarini sıralayan Nietzsche, 'bağlı ruhlar' ve 'özgür ruhlar' üzerinden alt-ust kültürun belirtilerini anlatır. Bağlı Ruhlar için gelenek oldukça önemlidir. Çok araştırmayı sevmez; geçmişin iplerine seve seve bağlanmış ve bir süre sonra kendi bunu bir seçimle yaptığını unutup; inandığından başka bir yolun olmadığı yanılgisina düşmüştür. İlkeleri, olayları yararliliklarina göre degerlendirir ve buna göre doğru olduğu sonucuna uymakla beraber herkesin buna uymaları gerektiğini düşünür; buna uymayan özgür ruhlar hakkında "haklı olmamalı, çünkü bizim için zararlı’ derler veya böyle duyumsarlar." Bu anlayışı ben şahsen evrim konusunda görüyorum insanlarda; insanlar inançlarına zarar vereceği için bir bilimsel kuramin kabul edilmemesini doğru ve doğal buluyorlar.

    Altıncı bölümde insanın toplumdaki halleri üzerine aforizmalarini sıralayan Nietzsche'nin şu sözüyle tartışma için gerekeni güzel ozetlemis:

    "Düşüncelerini buza yatırmayı bilmeyen, tartışmanın ateşi içersine girmemelidir."

    Yedinci bölümde Nietzsche'nin kadınlar ve çocuklar hakkındaki düşüncelerini görmekteyiz: Genel olarak kadınlara bakışını olumsuz olarak algılamak mümkündür. Bunu ben biraz, filozofun iki evlilik teklifine de red yanıtı almasına bağlıyorum. Aynı zamanda, hayat üzerine 'bengi dönüş', 'üst insan' gibi özgün fikirler ortaya koyarak anlamdirabilen büyük filozofun, aynı başarıyı kadınlar üzerinde gösterememesine yoruyorum.

    Sekizinci bölümde Nietzsche devlete dair fikirlerini dile getirir. Burada en etkileyici düşüncelerinden birisi: Şu an her insanın geçmişteki insanlara kölelik sistemini uyguladıkları için lanet okumalarına karşılık; şu anki insanların köle insanlardan çok daha fazla çalıştıklarını, köle işçilerin günümüz işçilerinden daha mutlu ve daha emin yaşadıkları yönündeki fikri. Nitekim Nietzsche'ye göre insan zamanının üçte ikisini kendisine ayirmalidir gerçekten kendisine özgür ve mutlu demek için. Politikanın her yanını sardigi toplumumuza bakınca Nietzsche'nin şu sözüne hak vermemek elde değil: "Kültür, en yüksek başarılarını, politikanın zayıfladığı dönemlere borçludur."

    Ayrıca bu bölümde 'Din ve Devlet' üzerine fikirlerinde bir an Atatürk'ten günümüze yobazliğin düşüşü ve yükselişini görür gibi oldum. Ufak bir farkla; Nietzsche, gelecek adına çok daha umutlu bir tablo çizmiş. Sanırım bu düşüncesinin oluşmasında tek etken olmasa da bir yıl askerlik yapmış olmasi da etkili olmuştur:

    "Asıl büyük kayıp, her yıl, en yetenekli, en güçlü, en çalışkan erkeklerin büyük miktarlarda işlerinden ve mesleklerinden uzaklaştırılarak askere alınmasıdır."

    Dokuzuncu bölümde kendi başına olan bir filozofun, kendi kendisine konuşması, dertlesmesi, kizmasi, çevresindekileri anlamlandirma çabasıni ortaya koymaktadir. İnsan davranışlarının temelinde asıl etmenin insanın bencilligi olduğu vurgulanmaktadir: En yardımsever olduğumuz an bile bencilizdir. Çünkü yeterince irdenir,geriye gidilirse ilgili davranışın kökeninde yine insanın kendi çıkarı ile karşılaşılir.

    "İnsanın kendisinden hiç bahsetmemesi en ince iki yüzlülüktür."

    Ve son söz: =))

    "Eğer iyi yaptıysam, sessiz kalalım,
    Eğer kötü yaptıysam, gülelim
    Ve yeniden biraz kötü davranmak için,
    Daha kötü yapalım, daha kötü gülelim,
    Ta ki mezara girene dek.
    Arkadaşlar! Peki! Ne diyorsunuz?
    Amin! Bir daha buluşana dek!"

    Keyifli okumalar.
  • 111 syf.
    ·9/10
    Kitap Mersault'un hayat üzerine görüşleri çerçevesinde metin altı mesajlarla bezenmiş bir şekilde oluşturulmuş. Albert Camus bu eserinde birçok kurumun ve durumun eleştirisini başkahraman üzerinden yapmakla bize dönemi ve yaşamımızı sorgulatmayı çok iyi bir şekilde başardığını söyleyebilirim. Mersault'un annesinin ölümünde takındığı tavır, arkadaşlık(Raymond üzerinden) ve evlilik(Marie üzerinden) konularına bakış açısı ve yaklaşımı, kitabın çoğu yerinde hayattaki olay ve olguları sorgulaması, insanlarla konuşurken ve dinlerken çoğu zaman onları kendi içinde, düşünceleriyle mukayese etmesi, devlet kurumlarına ve çalışanlarına karşı bakış açısı, din kurumuna karşı takındığı tavır ile kitap bize genel bir sorgu ve eleştiri hali içerisinde sunulmuş. Toplum içerisinde topluma karşı olan bir insanın hikayesi anlatılmış da diyebiliriz. Lakin Camus satır aralarında olaylara ve olgulara karşı kendi düşüncelerini de dile getirmekten çekinmemiş.  Kısacası kitap okur için sadece okunmak için tasarlanmamış. Düşünce ve sorgulama gelişimi için de çok faydalı bir kitap. Mersault'un verdiği tepkiler ve takındığı tavırlar "normal" insan tipinden çok uzak olmakla beraber, hem romanın içindeki diğer kahramanlarda hem de bende başkahramana karşı bir sempati uyandığını söyleyebilirim. Albert Camus okunması gereken başlıca yazarlardan olduğunu bu kitapta kanıtlamış diyebilirim.
  • 478 syf.
    ·7/10
    Evrim teorisini sanki gerçekmiş, sanki bilimsel anlamda doğrulanmış da bilim dünyasında kesin kabul görmüş gibi sağlam bir zemine oturtmaya çalışan ve insanlığın varoluşunu bu temelden ele alıp günümüze dek anlatmayı sürdüren,bilindik kitaplardan biri.

    İnsanlık tarihine ait dünyanın her yerinden ilk bulguları tek bölümde derleyip toplamış ve okura sunmuş olması hoşuma gitti. Uygarlıkların kurulması, gelişimi ve yok olmaları ile ilgili sıralama da ha keza.... Yazarın elindeki malzemeleri belli bir düzlemde, birbiriyle bağlantılı bir biçimde anlatması kitabı kolay okunur ve anlaşılır hale getirmiş. Tarihsel bilgileri sıkıcı bir anlatımdan uzaklaştırmış.

    Kitabın önsöz bölümünde "okuyucuya" başlığı altında şöyle bir açıklama var;
    "Kitap, son bölümlerinde kaçınılmaz bir biçimde Amerika Birleşik Devletleri'ne çok fazla yer ayırırken, dünya üzerindeki yaklaşık 200 ülkenin çoğundan hiç söz etmiyor. Bu ülkelerin çoğu sık sık kötü şeyler yaptığından belki de bu kitapta yer almamak onlar açısından daha iyidir."

    Kitapta Türkler'e ve Türkiye'ye ve Osmanlı İmparatorluğu'na gereken ilginin gösterilmemiş olmasını ve dünyayı etkileyen bu büyük millete/devlete yeterince değinilmemiş olmasını yukarıdaki açıklamaya mı bağlamalıyız?
    Yazar bizim köklü ve dünya düzenini etkileyici tarihimizi neden görmezden gelmiş ki?
  • 170 syf.
    ·4 günde·8/10
    İnsanoğlu dünyaya gözlerini açtığından beri görür ve gördüklerini yorumlar. Fakat bu yorumlama insanın gelişimi ve düşüncelerine göre değişir. Örneğin; gökyüzüne her insan farklı bakar, kimisi günün aydın olduğunu düşünür, kimisi mesleğinden dolayı yağmur yağışını düşünür, kimisi özgürlüğe gibi bakarken, kimisi de gökyüzüne bakıp dünyaya sahip olmak ister. Resim bilmeyenler için gelişi güzel çizilmiş gibi dursa da ressamlar, insanların gökyüzüne bakışını ve nasıl baktığını, incelikler ile tablolara döker.
    Kitabımız insanın bakış farklılıklarını, resimin inceliklerini, yağlı boya tekniğini, sanat tarihi ile ilgili biraz bilgiyi ve sanatın günümüzdeki halini anlatıyor. Görme biçimlerini anlatırken resimlerle de örneklemiş yazar. Kitabı okumadan önce resim tablolarına sadece bakardım, okuduktan sonra ise tablolardaki inceliklerin farkına vardım. Kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız ki resim sadece güzellik olsun diye değil aynı zamanda dönemin tarihini ve insan duygularını yansıtıyor. Kitabın dili ise alışık olmayanlar için ağır gelebilir fakat sakince okunulursa anlaşabilir ve bilgi katabilecek bir eser. Okunulmasını tavsiye ederim.
  • 240 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Kitap genel olarak aslında Fin halkının gelişmesi üzerine kurulu olsa da kitaptaki birçok olay ve cümleler insanın kendi hayatında kıvılcım meydana getirme gücüne sahip. Aslında bir ülkenin gelişmesi için her bir bireyin elini taşın altına koyması gerekli. Sadece yöneticiler ya da sadece üst kesim insanlar bu kalkınma için yeterli olmamaktadır. Toplumdaki köylü bile bir şeyler yapabilmelidir. Bu kendi işini en iyi en dürüst şekilde yapmakla başlar ve etraflıca yayılır. Herkes özverili olursa işini en iyi şekilde yaparsa birbirlerini ateşlerse o kadar güçlü bir ateş meydana gelir. Sen mesela öğretmen olacaksan en iyisi ol. En azından vicdanen ve ülkenin gelişimi için. Çünkü sen işini iyi yapmazsan senin eğittiğin çocuklar da öyle olur. Sen düzgün yap geleceğe ışık tut ki gelecek güzel olsun. Herkes görevini iyi yapmalı. Birisi cahil olabilir sen onu aşağılama sen ona doğruyu göster. Onu dışlama topluma kazandır. Bunu ülken için yap. Çünkü Atatürk ne demiş: "Vatanını en çok seven işini en iyi yapandır."
  • Bir insanın düşünceleri ve mizacı nasılsa Tanrısı da öyledir; insanın ne kadar değeri varsa Tanrısının değeri de o kadardır.
    Tanrı bilinci aslında kendilik bilincidir, Tanrı bilgisi kendilik bilgisidir. Tanrısına göre insanı bilirsin ve insana göre Tanrısını; bu ikisi özdeştir.
    Tanrı insan için neyse, kalbi ve ruhu da odur; tam tersinden düşünürsek, Tanrı içsel doğanın kendini gösteriş biçimidir, insanın kendini ifade etmesidir.
    Din, insanın gizli hazinesinin heybetli biçimde açılmasıdır, gizli düşüncelerinin ortaya serilmesidir, aşk sırlarının açıkça itiraf edilmesidir.

    İnsan kendi doğasını kendi içinde bulmadan önce kendi dışında görür. Kendi doğasını ilk aşamada başka bir varlığın doğası olarak düşünür.
    Din insanlığın çocuksu halidir ama çocuk kendi doğasını -insan- kendi dışında görür; çocuklukta bir insan başka bir insan biçimiyle kendi kendisinin nesnesidir.
    Bu nedenle, dinin tarihsel gelişimi şöyledir: Erken bir din tarafından nesnel olarak kabul edilen şey şimdi özneldir; yani önceden Tanrı olarak tefekkür edilen ve tapılan şey şimdi insani bir şey olarak algılanmaktadır.
    Önce din olan şey daha sonraki dönemde putperestlik haline gelir; insanın kendi doğasına hayran olduğu görülür. İnsan kendisini nesnelleştirir ama kendi doğasının nesnesini tanıyamaz; sonraki bir din ileri doğru bir adım atar; dindeki her ilerleme bu yüzden kendilik bilgisinde derinleşme anlamına gelir.

    Ludvig FEUERBACH