• 164 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Yine, yeniden kitaplardan uzunca bir süre uzak kaldıktan sonra bir Mustafa Kutlu kitabıyla dönüş yapmış bulunuyorum. Mustafa Kutlu'nun sade ama bir o kadar da sürükleyici üslubu kitap okuma şevkimi geri getirdi. :)

    Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı, bir biyografi tarzında, Tahir Sami Bey'in büyük dedesinden başlamak üzere İstanbul'da mütevazı ve alaturka bir yaşam süren Erzincan-Eğin'li bir ailenin 3 kuşağını tanıtıyor bize. Ailenin en küçük ferdi Tahir Sami Bey'e kadar geçimlerini ciltçilik zanaatiyle idame ettiriyor aile. Ciltçilik alanında namı duyulmuş babası ve dedesinin aksine Tahir Sami Bey ciltçilikle uğraşmak istemiyor; onun asıl tutkusu okumak ve kitap koleksiyonu yapmak.

    Az önce kitap için "biyografi tarzında yazılmış" dedim çünkü bir Tahir Sami geçiyor bu dünyadan-hatta bana sorarsanız birden fazlası yaşıyor hâlâ-ama bu kitap normal bir biyografiden daha fazlası. Bir hikâye. Yazar, daha en başından Sami Bey'e hayatını bir kitaba dökmek istediğini dile getiriyor. İznini tam anlamıyla alamıyor ama, verdiği söz sayesinde aklını çeliyor Sami Bey'in. Yazar hikâyeci olması sayesinde kurgu bölümler ekleyebileceğini söyleyince Sami Bey yanlış bulduğu yerlere bir tekzip notu bırakmak istiyor,hatta bırakıyor da,zaten ipler de burada kopuyor. Yazarımız sıkça bölünmekten rahatsız olup geri dönüyor sözünden, artık Sami Bey'in itirazlarının işe yaramayacağını anlıyoruz. Bu noktadan sonra kimi yerlerde "burası kurgu olmalı yoksa Sami Bey müdahale ederdi" diye düşünmek işten değil. Çünkü Sami Bey çoktan hayatımızın içinden,tanıdık bir sima hâline gelmiş bulunuyor; artık aklını okuyabiliyoruz Sami Bey'in.

    Kitabın bende bıraktıklarına gelecek olursam, genel anlamda trajikomik bir hikâye olduğunu söyleyebilirim. Kimi yerde üzdü beni, kimi yerde tebessüm ettirdi. Özellikle Sami Bey'in düzeltme ihtiyacı duyduğu noktalar, takıntılı hatta işkili hâlleri, bazı küçük şeylere büyük anlamlar yükleyip bir hayli etkilenmesi, biriyle tanıştığında olanca art niyetsizliğiyle kurduğu ilk cümleler, kendiyle ilgili gereğinden fazla bilgi verdiğinde duyduğu rahatsızlık...Her biri insana kendini hatırlatıyor. Sami Bey içimizden biriydi; her birimizin sohbet ederken ihtiyaç duyduğu biri, içtenlikle anlatan ve dinleyen. Hatta onu zaman zaman Raif Bey'le (Kürk Mantolu Madonna) özdeşleştirdim. Zaten nerede çok okuyup-yazan, düşünceli, nahif bir adama rastlasam Raif Bey'e benzetmeden edemiyorum. Ayrıca yazarın insan ve edebiyat üzerine monoloğu, kendi argümanını önce çürütüp sonra bir yenisini sunduğu satırlar yerinde ve hoştu. Ve tabii ki Sami Bey'in ablası Nebahat'e değinmeden geçemeyeceğim. Evdeki zalim fakat aynı zamanda bütün fermanları da makul olan krallığı ürpertiyle karışık, tuhaf bir gülme isteği yaratıyor insanda. :)

    En önemlisi ise Raif Bey'in yıllarca emek verip edindiği köy kitapları koleksiyonu...Sahaf İskender Bey'in teşvikiyle başlayan bu koca kütüphane ne yazık ki hiçbir yerden Sami Bey'in beklediği ilgiyi görmüyor. O zaman belki de hayatındaki en büyük ve ülkemiz için de son derece haklı isyanını ediyor Sami Bey içten içe. "Bu memlekette niçin emeğin değeri, sabrın meyvesi, hasbî çalışmanın semeresi alınmıyor? Bu memleket kendi kozasını örenlere niçin hiç kıymet vermiyor? Hadi bunlar bir yana, ben bir yana, yahu insan kitap kıymeti bilir. Kitaba önem vermeyen toplum nasıl ayakta kalır, nasıl yaşar? Bedava veriyorum kardeşim, bedava."

    Eğer daha fazlasını görmek isterseniz muhakkak okuyun. Günümüzde özlenen ahbaplığa dayalı, hürmetkâr ve hatır gözeten ama senin benim gözetmeyen bir esnaf ve usta-çırak ilişkisi var bu sıcacık hikayede. Ömrünü bir zanaat üzre geçiren kıymetli ustalar, okurken insanda o an orada bulunma isteği uyandıran samimiyetini kaybetmemiş mekânlar var. Her şeyden önemlisi, büyüyüp koca adam olmuş ama bir yanı hep çocuk kalmış bir Tahir Sami Bey var.
  • Viyana'ya gelip gelmeyeceğimi söyleyemem bugünden, ama gelmeyeceğim, öyle anlaşılıyor. Gelmemem için birçok neden vardı eskiden, bugün tek nedeni şu: Yürek gücüm yetmez. Bir nedeni de belki; gelmemem hepimiz için daha iyi de ondan. Senin de buraya gelmeni istemem, hele buna hiç dayanamam. Tersine; sen de şunu yazmışsın: "En iyisi bir üçüncü yol bulup kaçmak, bu yol ne sana götürsün beni, ne ona; yalnızlığa götürsün beni." Ben de bunu salık vermiştim sana. Senin F.
  • 256 syf.
    ·5 günde·10/10
    Yahu... ağzım açık, bakıyorum öyle... ne desem ki şimdi?

    Daha “Dışa Yolculuk” kitabının etkisinden çıkamamışken bir de üstüne bu eklendi, teşekkürler Woolf sayende otobüste ağlayacak kadar da oldum. Neyse, spoi vermeyeceğim ama öldüğümde Virginia ile karşılaşırsam hesap da soracağım, unutturmayın sakın.

    Şöyle diyeyim, bilinç akışı tekniğiyle yazılmış çok zevkli bir kitaptı. Arada hangi karakterde olduğunuzu unutuyorsunuz, kitaba ister istemez kaptırınca ipler de kopuyor tabi. Okuduğum en değişik ve sanki içim dökülmüş gibi hissettiğim kitaptı. Anlaşılan “En Sevdiğim” kitaplar listesine girdi.

    Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum, Virginia ile tanışmak için gayet güzel bir kitap.
  • Einstein’ın beyninin trajikomik bir hikayesi var
    Einstein, ölümünden sonra kendi beyninin de incelenmesini istiyordu ancak beyninin başına neler geleceği aklının ucundan bile geçmemiştir.
    Einstein, 1955 yılında 76 yaşında iç kanama sonucu öldüğünde prosedür gereği cenazesine otopsi yapılması gerekiyordu. O gün hastanede bu işle görevli kişi, patoloji uzmanı Dr.Thomas Harvey’di. Einstein’ın bedenine otopsi yapmak, Harvey için büyük şanstı. Harvey otopsiyi bitirdikten sonra aklına bir şey geliyor; “Cenaze buradan çıkınca nasıl olsa yakılacak, beynini alsam kimse anlamaz” diye düşünüyor, düşündüğünü de yapıyor. Einstein’ın beynini alıp ve bir kavanoza koyuyor. Bundan sonra beynin başına geleceklerin trajikomik bir hikayesi var...
    EINSTEIN’IN BEYNİYLE MEŞHUR OLMA HAYALİ
    Einstein’ın ailesi krematoryumda yakmak üzere cenazeyi teslim almıştı. Kimse cenazeye bir daha bakmadığı için Harvey’in beyni çaldığını anlamadı ve aile cenazeyi usüle göre yaktı. Harvey bu sırada kavanozu gizlice evine götürmüştü. Aklında büyük hayaller vardı; bu beyin üzerinde çalışmalarla buluşlar yapacak, meşhur olacaktı. Ancak Harvey, bir pataloji uzmanıydı ve beyin konusunda uzman değildi. Bu yüzden yardım almak için eski hocasına konuyu anlatmaya karar veriyor. Hocası ve aynı zamanda Einstein’ın doktoru olan kişi, bunu duyunca Harvey ile aynı hayallere kapılıyor, üstelik bir de gazeteye röportaj veriyorlar beraber. Einstein’ın beyninin kendilerinde olduğunu,bunun üzerinde yapacakları çalışmaların insanlık için çok önemli olacağı türünden şeyler söylüyorlar.
    BEYNİ 240 PARÇAYA BÖLDÜ
    Ertesi gün haberi gören Einstein’ın ailesi şok olup hemen soluğu hastanede alıyor ancak hastane yönetimi de aile gibi durumu yeni öğrenmişti. Buna rağmen yetkililer, beynin bilim için kullanılacağına söz verip, aileyi ikna ederek durumu kurtarıyor. Hastane yetkilileri bir yandan Harvey’den beyni aileye teslim etmesini istiyor, bunu kabul etmeyince hastaneden kovuyorlar. Harvey, beynin olduğu kavanozu alıp başka bir hastanede işe başlıyor. Bu hastanedeki bir teknisyenle birlikte, beyni 240 parçaya bölüyorlar. Kestiği bu parçaları tanıdığı tanımadığı dünyadaki bilim adamlarına inceleme için gönderiyor, kendisinden parça isteyenleri de boş çevirmiyordu.
    BEYİN TAKINTISI YÜZÜNDEN KARISIYLA DA ARASI AÇILDI
    Harvey ile sık sık kavga eden eşi, bir gün meşhur kavanozu çöpe atacağını söyleyince ipler kopuyor. Harvey kavanozunu alıp, eşinden uzak başka bir eyalete yerleşiyor ancak işler orda da yolunda gitmiyordu. Harvey lisans yenileme sınavını kaybetmişti. Lisansını kaybettiği için de hastanelerde çalışma imkanı kalmamıştı. Mecburen bir fabrikada sıradan bir işçi olarak çalışmaya başladı. Bir yandan yeni dünyasına alışırken, bir yandan da Einstein’in beyninin kendisinde olduğunu ve çalışmalar yaptığını söylemeye devam ediyor.
    İNCELENMESİ İÇİN DÜNYANIN HER YERİNE GÖNDERİYOR
    Aradan yıllar geçiyor, Harvey artık yaşlanmış, hayallerini gerçekleştirmeyeceğini anlamıştı. Beyni, ailenin bir ferdine vermeye karar veriyor. Einstein’ın torununun bilgilerini bulup, arabayla uzun bir yolculuğa çıkıyor. Harvey torunu buluyor ve durumu anlatıp beyni vermek istediğini söylüyor ancak Einstein’ın torunu beyni istemediğini söyleyince, Harvey meşhur kavanozuyla beraber tekrar evine dönmek zorunda kalıyor. Eve döndükten sonra, beyni kesip parçalarını dünyanın farklı yerlerindeki bilim adamlarına inceleme için göndermeye devam ediyor bu sırada.
    ŞOV HALİNE GETİRDİ

    Bu olayı duyan ve Einstein'a hayran olan bir Japon profesör Kenji Sugimoto, beyinden bir parça alabilmek ve Harvey ile tanışmak için Amerika’ya gitmişti. Kameraların da eşlik ettiği ziyarette Prof., Harvey’den bir parça istiyor, Harvey kameranın önünde bıçağı alıp, beyni kesip profesöre veriyor.

    EINSTEIN’IN BEYNİ 55 YIL SONRA RAHATA KAVUŞABİLDİ
    Harvey artık çok yaşlanmış, ömrünün sonuna yaklaşmıştı. Ölmeden önce beyin konusunda bir karar vermesi gerekiyordu. Beynin büyük bölümünü, daha önce çalıştığı hastanedeki bir doktora verip 2007’de hayatını kaybediyor. Bu sırada beynin bir kısmı hala evinde duruyordu. Ölümünden 3 yıl sonra mirasçıları, beynin kalan kısımlarını ve Harvey'in çektiği fotoğrafları Ulusal Sağlık ve Tıp Müzesi'ne teslim ediyorlar. Einstein'ın beyninin kalan kısımları, halen bu müze de sergileniyor. Müze ayrıca, bir uygulamayla Einstein'ın beynini tanıtmaya çalışıyor. Fizikte çığır açan bir dahinin beyni, ölümünden ancak 55 yıl sonra rahata kavuşabilmişti.
    Sonuç olarak Einstein'ın beyni sanıldığı gibi büyük değil, normal ölçülere sahipti. Ancak beyindeki bazı bölgelerin, diğer insanlarınkinden farklı olduğu belirlendi.