• 200 syf.
    ·7/10
    Çoğu zaman kitap almadan önce, incelemelere, yorumlara bakarım. Kitap ile ilgili en azından az bir ön bilgi edinirim. Ama bu kitapta öyle olmadı. (Kargo ödememek için aldım :D) Böyle bir anda karar vererek aldığım kitaplar beni hiç pişman etmedi. Bu kitabı okumak güzeldi. Bana yeni bakış açıları kazandırdı.

    Mesela başarının amaç değil de sonuç olduğunu bu kitapta kavradım. Sürekli bir şeyler kazanmak istiyoruz ya da elde etme ihtiyacı duyuyoruz ama bu süreçte acı çekmeyi göze alamıyoruz ya da bu acılardan (kitapta ıstırap olarak geçiyor) şikayet ediyoruz. O acılar olmasa biz gelişemeyiz.

    Kitabın ismi kafaya takmamak olabilir ama aslında öyle bir şeyin mümkün olmadığını yazar da söylüyor. Asıl yapmamız gereken kafaya taktığımız şeylerin önemli olanlar olabilmesini sağlayabilmek olduğunu söylemiş yazar.

    Sorumluluklarımız, seçimlerimiz, değer yargılarımız hakkında çok güzel fikirler var kitapta. Benim en çok beğendiğim kısmı değer yargılarımızdan bahsedilen kısım. Değerlerimizin bizi tanımladı farkındalığına ulaştım.
    (bkz: Çok para ile de mutlu olunmaz mı?) Bu alıntıyı yaptığımda gelen cevaplar beklediğim cevaplardı. Kendi mutluluğumuzu başka şeylerde arıyoruz ve mutlu olamıyoruz, mutluluğu kendimizde aramızdan bahsediyor yazar güzel bir şekilde.

    (bkz: İşte bu yüzden "Minimalizm") yazar burada günümüzde büyük bir sorun haline gelmiş olan "hep daha fazlasını istemek" gibi bir saçmalığın bizi elimizde olanların önemini anlamaktan alıkoyacağı düşüncesini vurgulamış. Ben bunları okurken baktım ki hep kendime ya şu olsaydı çok iyi olurdu dediğimi fark ettim ve olsa çok iyi olur dediklerimi elde edene kadar hep yapmak istediklerimi ertelediğimi fark ettim. Bunu aslında hepimiz yapıyoruz.

    Yazar sadece bir şey yap diyor. Bir şey yapmaya karar ver ve yap. Kafanda büyütmeden, olduğu gibi yap. O olsa, bu olsa diye düşündükçe yapacağımız iş gözümüzde büyüyor ve yapmaktan vazgeçiyoruz.

    Bir de insan ilişklileri ile ilgili bölümler vardı ki onlarda bana farklı bakış açısı kazandırdı bu konuda. Kendi sorumluklarımız almayı ve kendi sorunlarımızı kendimiz çözmemiz gerektiğini söylüyor yazar. Bu bilindik bir şey tabi ki ama bizim bunları yaparken farkında olmadığımız şeylerden bahsediyor.

    Kitapta güzel hikayeler var. Okuyucuya konuyu daha iyi anlatabilmek için yazılmış. Yazar blog yazarı olduğu için sanırım ya da ben de öyle bir algı oluşturdu, okurken blog okuyormuşum gibi hissettim zaman zaman. Cümle yapılarında da sıkıntılar vardı, okurken bariz belli oluyor. Bir de 9. bölüm etkileyici başladı, yine bir hikaye ile. Ama zorlama bir bölüm olmuştu bence. Sırf kitabı ölümle bitirirsem çok güzel olur deyip zorla yazmış gibi geldi bana.
    Bu kitabı bir kez daha okuyacağıma eminim. Zaman zaman altını çizdiğim cümleleri tekrar hatırlamak isteyeceğim.
  • Daha iyi bir yaşamın anahtarı daha fazlasına sahip olmaya çabalamak değildir; daha aza önem vermektir, gerçekten doğru ve o anda önemli olana aldırmaktır.
  • 72 syf.
    ·1 günde
    TDK'ye göre bibliyoman; hastalık derecesine varan kitap sevgisi olan kimse şeklinde, bibliyomani ise kısaca kitap düşkünlüğü şeklinde tanımlanıyor.

    Ben bu kelimeyi yine 1K sayesinde bir iletide görmüştüm. İletide aynı zamanda kitaplarda ve kütüphanelerimizde minimalizm ile alakalı bir video da bulunuyordu. Hani hep derler ya bir kitap okudum ya da bir dizi/film izledim hayatım değişti diye. Ben bu kadar kesin konuşamasamda bana çok büyük bir farkındalık kazandıran o videoyu (bulursam linkini de koyacağım), ardından da o kitabı okumuş bulunuyorum.

    2018 yılı içerisinde onlarca kitap satın aldım ve bunların çok az bir kısmını okudum. Şu anda kütüphanemde büyük bir hevesle aldığım ancak okumadığım 60'dan fazla kitap var ve benim hala, çok affedersiniz ama, ağzımın suyunu akıtarak satın almak istediğim bir sürü kitap var. Bibliyoman ifadesini ilk duyduğum ana kadar geçerliydi bu istek tabi ki. Ondan sonra bu isteğime ket vurdum ve yaklaşık 3-4 aydır hiç kitap satın almadım. Ve şunu fark ettim ki ben sadece kitaplarım olmasını seviyormuşum. "Evet, onlar benim ve ne zaman istersem o zaman okuyabilirim" şeklinde düşünebilmeyi seviyormuşum. Fakat ileride alacağım ve canımın istediği zaman okuyabileceğim kitapları düşündükçe önceden satın almış olduğum kitapları hep geride yığılı bir halde bıraktığımı da fark ettim. Hemen faydalanmayacaksam o kadar kitabın rafta durup tozlanmasının ne anlamı vardı ki?

    İşte böylelikle kafama değişim fikrini iyice sabitledim. Artık hoşuma giden bir kitap gördüğümde satın alacağım değil de okuyacağım kitaplar listesine ekleyeceğim.


    Şimdi kitaba değinecek olursam yazarın henüz genç bir delikanlı iken ele aldığı ve gerçek olay ve kişilerden esinlendiği ilk öykü Bibliyomani. 30 yaşında, kocaman bir kütüphanenin hayaliyle yanıp tutuşan ancak zar zor okuyup yazabilen bir adamın hikayesi bu. Fakat sahip olduğu tüm bu kitapların 'manevi derinliğinden ve edebi değerinden bihaber'* bu adam. Sadece kitaplarının varlığı, onlara dokunabilmesi, parmaklarının ucunda tüm o kabartıları hissedebilmesi ve onları koklayabilmesi yeterli bu adam için [Tanıdık geldi mi? :) ]. Ancak bir kitabı neden bu kadar çok istediğini açıklayamayacak kadar da uzak kitaplara.

    Bahsettiğim adam Giacomo özellikle el yazmalarına karşı büyük bir zaafa sahip. Zaten başına gelenler de bu yüzden geliyor. Her neyse, kitapla alakalı en sevdiğim yanlardan biri de kitabın sayfalarının bir yüzünde öykünün Falubert'in el yazması kısmının, diğer yüzünde ise öykünün Türkçe kısmının bulunuyor olmasıydı. Buna neden olarak da sonsözde Falubert'e düşkün bibliyofilileri tatmin etmesi amaçlı olduğu söylenerek güzel bir ironi de yapılmış.