(...) Tarihî bilgilerimize göre, Homeros’tan sonra, eski Yunan dünyasında, başlıca iki hakikati kavrayış üslûbu gelişmiştir. Bunlardan biri, şairlerin temsil ettiği “theogonia-tanrıların doğumu” üslûbu… Diğeri ise, fizyologların temsil ettiği “kosmogonia-kâinatın doğumu” üslûbu… Şairler, bütün bu hayatı, içine doğduğumuz varlık ve oluş dünyasını açıklamak üzere, bütün bu hayatı meydana getiren temel unsurların, tıpkı canlıların türeyişi gibi birbirinden doğduklarını, biri birinden doğan bu temel unsurlarınsa insanlarca saygı duyulması gereken ve hâlen insanlardan daha faal bir hayatı yaşamakta olan “tanrılar” olduğunu söylüyorlardı; bu söylenen, şiir olduğu kadar, eski Yunanlılar’ın “din telâkkisi”nin de tamamıydı. Buna mukabil tabiat araştırmacıları, söz konusu masalsı ve doğmatik şair üslûbunun dışına çıkarak, “tanrılar” diye bir şey olmadığını, kâinatın ancak birtakım maddî unsurlar ve bu unsurlar arasındaki “sebeb-sonuç” ilişkisinden husûle geldiğini savundular.
**Bize soracak olursanız, tam da bu noktada, “mitos’tan logos’a geçiş”, yâni felsefe başlamıştır. Çünkü burada, inancın yerini artık akıl almakta, “zevken idrâk”e karşı müşahede ve kıyas yola koyulmaktadır. Ne var ki, Nietzsche bunu kabul etmez; felsefenin, din ve şiirle olmadığı gibi, müsbet ilim ve tabiat müşahidliğiyle de aynı sahada olmasını istemez. Ona göre felsefe, bu ikisinin de üstünde bir “spekülasyon” alanı olmalıdır… Ne tür bir spekülasyon derseniz, cevabı şu: “İşe, büyüklüğün kanununu vererek başlayacak bir spekülasyon”… Gerçi onun gerek ahlâk, gerekse bediiyat sahasında değişken olacağını itiraf etmekten çekinmez; yâni, tabiat ilimleri değil, ahlâk ve bediiyat gibi beşerî ilimler söz konusu olduğunda, bu felsefî spekülasyonun filozoftan filozofa değişeceğini söyler… Ama asıl bu yüzden “din”