• 448 syf.
    ·73 günde·5/10
    Ayfer Tunç’tan daha önce ‘’Aziz Bey Hadisesi’’ adlı kitabı okumuş ve beğenmiştim. Kendisinin farklı kitaplarını da okumak istemiş ve bir indirim sırasında ‘’Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura’’ karşıma çıktığında da arka kapak yazısına dahi bakmadan aldım. Yazarın ismini görmesem, bu isme ya da bu konuya sahip bir kitabı da almazdım zaten.

    Lafı uzatmadan öncelikle kitabı beğendim mi sorusuna cevap vermek istiyorum; hayır beğenmedim. Buradaki yorumların aksine ben kitabı sevemedim. Uzun bir okuma sürecim yaşadım ve bunun kitabın uzunluğu ile çok da ilgisi yok. Şimdi, sebeplerini ve eleştirilerimi sıralayabilirim.

    Kitap iki bölümden oluşuyor; Umut ve Sanem’in bölümleri. Umut’un ağzından okuduğumuz ilk bölüm benim için oldukça sıkıcıydı. Başlarda güzel ilerlediğini düşünmüştüm; karakterin zihninden geçenler usul usul anlatılıyordu. Fakat bir yerden sonra hiçbir ilgi çekici olay yaşanmamaya ve anlatılanlar da zaman-mekan açısından karışmaya başladı. Karakter bir olayı anlatırken birden yarıda kesip farklı bir zamana ait, farklı bir anıyı anlatıyor. Araya farklı birçok anı, birçok düşünce sığdırdıktan sonra tekrar başa dönüp diğer olayın gerisini anlatabiliyor. İyi bir okuyucuyum, elbette anlatılanları takip edebiliyorum, ama keyif alıyor muyum; hayır. Karakteri de sevemedim nedense, bir türlü ısınamadım.

    Sanem’in bölümü, Umut’un bölümüne çok daha hızlı akıyor. Kitaba dair ilgimin tekrar canlandığı kısım, Sanem’in anlatımına geçilen ikinci bölüm oldu. Umut’un ağzından Sanem’i dinlediğimde karakteri sevememişken kendi anlattığı bölümde Sanem’e dair düşüncelerim değişti. Bu da bana önyargılarımızı anımsattı. Kimsenin içinden geçenleri, hayal kırıklıklarını, hüzünlerini, sevinçlerini bilemiyoruz. Kişi bize kendini ne kadar açarsa biz de onu o kadar biliyoruz.

    Kitabın neredeyse çoğunda mekan olarak Amerika kullanılmış. Bu durum da benim memnuniyetsizliklerimden biri oldu. Bir yerden sonra kendimi, Amerikan yaşamı okumak istesem yabancı bir kitap tercih ederdim diye söylenirken buldum. Yabancı kitap okumayıp da yerli bir kitap okumayı tercih etmişsem biraz daha bizden bir ortam bekliyorum; yalan yok. Fakat tabi ki öykücülük, kurgu vs. yönünden elbette ki bir yanlış yok; yazarlar neden yurtdışında geçen kurgular yaratıyorlar gibi saçma bir tartışma yapmıyorum burada. O anki durumuma, bu hikayedeki mekan uymadı diyorum yalnızca.

    Umut’un hastalığına dair belirtilerin İngilizce yazılması bence anlamsız bir hamle olmuş. Paragraflardaki bütünselliği de bozduğunu düşünüyorum. Anlıyorum, Umut’un hastalığının tanısı Amerika’da konulduğu için İngilizce yazılmış. Yanılmıyorsam Umut’un hastalıkla ilgili bir broşürü vardı, ona ithafen de Umut’un broşürde okuduğu haliyle hikayede nakledilmiş. Ama yine de gereksiz buluyorum. Tamam, çoğumuz İngilizce biliyoruz. Ama mesela, bilmeyen biri olsaydım bu durum beni daha da rahatsız ederdi.

    Ayfer Tunç’un anlatımı, yazımı güzel, edebi; zaten daha önce okumuş olanlar bilirler. Bu konu üzerine çok da bir şey yazmama gerek yok.

    Ayfer Tunç’tan bir kitap daha okur muyum; okurum. Özellikle ‘’Kapak Kızı’’nı merak ediyorum. Ama o kitabı da beğenmezsem bir kez daha okur muyum; açıkçası bilemiyorum. İyi okumalar dilerim.
  • 187 syf.
    ·7/10
    Öncelikle belirtmeliyim ki Agatha hayranı bir okuyucuyum. Bu kitabı bence diğer kitaplarına göre biraz sönük kalmış sebebi muhtemelen konusundan kaynaklanıyor. 13 yıl önce işlenmiş bir cinayet ile ilgili. Dedektif Poirot kitabın son kısmı hariç çok sönük kalmış. İyi bir polisiye kitabı fakat iyi bir Agatha kitabı değil.
  • Açıkçası, kötü bir işçiydim ben.
    Panait Istrati
    Sayfa 27 - Bordo Siyah Klasik Yayınları
  • 376 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Külliyatın ikinci eseridir, Sahnenin Dışındakiler. En azından benim için bu sefer öyle oldu. Sebebini ise yorumda açıklayacağım.
    Derin bir nefes alıp, yorum gücüme sığınıp başlıyorum. Eseri okumayan dostlar da yorumumu keyifle okuyabilir çünkü katiyen eserin huzurunu kaçıracak tek bir kelimem dahi olmayacak. Zira, isterim ki Ahmet Hamdi Tanpınar ruhuna ve dokusuna kendiniz hükmedin ve yaşayın. Hepimiz bu eşsiz Edebiyat Adam’dan çok şey öğreneceğiz.
    Eserin adını kısacık açmam lazım. Sahnenin Dışı İstanbul’dur, içi ise Anadolu. Ana karakter olan Cemal 6 sene aradan sonra üniversite eğitimi için yurda döner ve hazin durumla karşı karşıya kalır. Memleket bitik durumdadır. Hiçbir şey bıraktığı gibi değildir. Evi, mahallesi, insanlar… Her şey değişmek zorunda kalmıştır. Sahnenin dışında kalanların acısı ile kendine dert bulur ve olayların süreci başlar. Ve İstanbul tasvirleri... Ne muazzam tasvirler idi onlar. Ne harika bir gözlem yeteneği. İyi ki bizdensin ve bize yazmışsın Canım Tanpınar.
    Tanpınar öyle bir adamdır ki, yan karakter olarak karşımıza çıkardığı kişiye öyle bir rol verir ki ana karakterleri unutup, yan karakterlere hayran olursunuz. Eserde yaklaşık altmışa yakın karakter var. (Benim not aldığım kadarı ile) Sizlere tavsiyem okuma yapacağınız zaman bu karakterleri not almanız. Özellikleri ve tipleri ile. Daha sonrasında çok işinize yarayacak. Çünkü karakter analizi ustasıdır, Tanpınar. Bunu kesinlikle en iyi yapan yazardır. Dönemini anlatması elbette beklenebilir ama verdiği karakter analizleri günümüzde bile etkilidir. Bunu, Tanpınar okuyunca daha iyi anlayacaksınız.
    Bir karışıklığa da ışık tutmak istiyorum. Sahnenin Dışındakiler üçlü nehir romanından biridir. Sıralama ise ‘’Mahur Beste – Huzur – Sahnenin Dışındakiler’’ şeklindedir. Fakat eserlerin konu aldığı dönem açısından sıralar isek ‘’Mahur Beste (1800’lerin ikinci yarısı, Tanzimat ve II. Abdülhamid Dönemi) - Sahnenin Dışındakiler (1920) - Huzur (1937 – 1938)’’ şeklindedir.
    Doğu ve Batı sentezine hayran oldum. Kültürler arası dokunuşuna hayran oldum. Musikiye yaklaşımına hayran oldum. Siyaset bilgisine hayran oldum. Aşka bakışına hayran oldum. Tanpınar’a kesinlikle hayran bir okuyucuyum. O kadar donanımlı ve derin bir adam ki. Bunu da romanlarında, yazdıklarında, konuştuklarında hep göstermiş. Keşke daha çok yazsaydı.
    Tanpınar çözümlemesi yapmak uzun zamandır aklımda idi.
    Okuduğum her eserinden sonra az da olsa yorum yazacağım fakat asıl yorumumu Tanpınar serüvenim bitince yapacağım. Büyük yorum için kendimi demliyorum, sakinleşiyorum. O yüzden bu yorumu şimdilik yeterli buluyor ve sonlandırıyorum. Ve diliyorum ki etrafımda Tanpınar okuyan sayısı artar da eşsiz sohbetler başlar Bencilce belki ama masumca da bence
    Sürçülisan ettiysem affola. Çünkü biliyorum ki Tanpınar yorumlamak hiç kolay değil. Dilerim ki kimsenin heyecanını kaçırmadan aksine heyecan katarak bilgi verebilmişimdir.
    Herkese Tanpınar tadında okumalar dilerim edebiyat sever güzel insanlar. Ve biliniz ki Tanpınar okumak ayrıcalıktır
  • 573 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Açıkçası tüm incelemelerin kitabı yere göğe sığdıramaması üzerine, incelemeden çok okuma tecrübesi gibi ve temsil ettiği edebi akıma karşı bir reddiye olacak bu yazdığım. Zira, yıllar yıllar önce okuduğum bu kitabı beğenmemiş, depresif ve kasvetli bir atmosfer yaratmak için elinden gelen her şeyi yapmayı aklına koymuş olan yazarın ilerlemeyen ve sık sık tıkanan anlatımından da çok bunalmıştım.

    Bukowski bu kitap için çok acayip güzellemeler yapmıştı oysa. Yanlış hatırlamıyorsam 'son 200 yılın en iyi kitabı' demişti...

    Hepimizin hayatın karanlık tarafına dair izlenimleri var değil mi? Hepimiz şu namlı siyah, büyük kapının aralığından biraz baktık o berbat sonsuz karanlığa. Bazılarımız o karanlığın içinde doğmuş bile olabilir. Kötü günlerimiz, ölümü düşündüğümüz zamanlar vardır. Sevdiklerimizi kaybettiğimiz ya da sadece kalabalıklar içinde kendimizi bir başına hissettiğimiz, anlaşılmadığımızı, yanlış yerde, yanlış zamanda doğduğumuzu, yaşamayı beceremediğimizi, hep hata yaptığımızı düşündüğümüz zamanlar. Vardır. Ruhumuz bazen karartır gökyüzünü, etrafı görmekte zorlanırız. Fakat insanın içindeki yaşama sevincini emecek derecede ruh üzerinde etkili olabilen bu karanlığın derinliklerine inme ihtiyacı hiç duymadım. Orada beni tanımlayacak, eksik yanlarımı tamamlayacak, ruhumu yükseltecek bir şey olduğuna hiçbir zaman inanmadım ve bu kitap da düşüncelerimi değiştirmedi. Oysa edebiyat tam da bunun için vardır; insanın ruhunu yükseltmek.

    Yanlış anlaşılmasın, burada dünya çapında büyük beğeni toplamış ve saygın yazarlar tarafından övgüye boğulmuş bir eseri gömme çabası içinde değilim. Zaten ne haddime? Ben öylesine bir okuyucuyum. Benim asıl eleştirim bu ve bunun gibi kitapların oluşturduğu temaya yönelik. Burada biraz laf etme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum çünkü ben de edebiyata meraklı biriyim.

    Şöyle anlatayım: depresyon edebiyat teması olamayacak kadar ciddi bir şeydir. Her ne kadar arkadaş ortamında genelde "yine depresyonda mısın sen?" laflarıyla dalga geçilen veya sosyal medyada dandik resimler ve varoş şiirlerle birlikte paylaşılan bir "meme" bir konu olsa da, depresyon sebebiyle insanlar canlarına kıyıyor. İntihar eden insanların çok büyük bir çoğunluğu depresyon dönemlerinde canlarına kıyar. Cinayetlerden bazıları depresif ruh hali içerisindeki insanlar tarafından işlenir. Geçen sene müzik dünyasından çok severek dinlediğim Chris Cornell, Dolores O'riordan, Chad Bennington gibi isimler girdikleri depresyon sonucu, dünya çapında ünlü olmaları, milyonluk servetleri ve geride bıraktıkları aileleri, çocukları olmasına rağmen, kendilerini öldürdüler. Depresyonun ciddiye alınması için gereken yeterli bilgi bu değildir elbette ama benim aklıma bunlar geldi işte. Uzun lafın kısası, depresyonun sonu intihardır ve hafife alınmamalıdır.

    Depresyon da nereden çıktı, bu kitabın ne alakası var depresyonla, öznel ve felsefi bir kitap değil mi bu?

    Değil arkadaşlar. Bu kitap resmen okuyanın zihnini depresyona sokmak için elinden gelen ne varsa yapan, kasvetli ve bunaltıcı bir hap gibi.

    Kendi okuma deneyimimi anlatayım. Kitap başından sonuna kadar karanlık bir atmosfer oluşturmaya çalışıyor. Uzun ve bıkkın ruh hali betimlemeleri, insanların tuhaf, anlamsız alışkanlıkları-huyları üzerine tespitler, amaçsız kötülük ve insanlardan genel olarak nefret hali, daha sonra bazı kısımları otobiyografik olan bilinç akışı cümleleri derken kitapta olayların neredeyse hiç ilerlemediğini fark ettim. "Bu bir roman değil herhalde?!" diye kendi kendime söylenmeye başladıktan sonra da kitabı okuma hevesim geçmişti zaten. Yarım bırakmamak için ama en çok sohbet etmeyi çok sevdiğim arkadaşıma söz verdiğim için, sonuna kadar okudum ve bitirdim kitabı. Çok zorlu geçen birkaç ayımı aldı bitirmek ve bittiğinde gerçekten bu işkenceden kurtulduğuma memnundum.

    Şöyle söyleyeyim; eserin yazarı olan Louis Ferdinand Celin'in insan tasvirleri Rubens'in tablolarından çıkma bir korkutuculuğa sahip. Dünya üzerinde erdem sahibi olan bir tek insan yokmuş, iyilik düşünen tek bir ruh tanımamış, tek bir hata yapan ömür boyu o hatanın altında böcek gibi ezilecekmiş gibi bir gerçeklik yaratıyor size bu kitap. Okudukça kendinizle bağdaştırabileceğiniz günlük eksiklikler, hatalar, düşüncesizlikler buluyorsunuz, bunu yapıyorsunuz çünkü eliniz mahkum, yazar insanları iyi gözlemlemiş fakat sıkıntı şu ki sanki tüm bunları çok önemsemeliymişsiniz, önemsemezseniz hata yapıyormuşsunuz gibi anlatıyor her şeyi. Düşünsenize, sabah işe giderken araba sürüyorsunuz diyelim. Uyku sersemi araba kullanırken bir su birikintisine girip çıktınız ve yandaki kaldırımda yürüyen bir insanı biraz ıslattınız diyelim. Sırf bunun için size 40 paragraf insanlık dersi ve eleştirisi verildiğini düşünün. O satırları size yazan insanın inanılmaz iyi edebiyat yapabilmesi, araya doğru tespitler sıkıştırıp tüm paketi size yedirmeye çalışması ve sonunda da tüm insanlardan bıktığını söylemesi nasıl olurdu? Bayardı değil mi? Bu kitap da bayıyor. Tereyağına ve şekere boğulmuş bir kilogram tulumba tatlısı ikramı gibi bayıyor. Bir yerden sonra da mide bulandırıyor.

    Oysa Dostoyevski de ömrü boyunca depresyonla mücadele etmiştir ama böyle bir kitap yazmamıştır, değil mi? Tolstoy ona keza. Charles dickens? Manik depresifti ama dünyanın en umut verici kitaplarından birisini yazdı; Oliver Twist. Kafka? Klinik depresifti. Kasvetli kitaplar yazdı ama ne tüm dünyayı, ne de insanlığı suçladı. Aksine, modern edebiyatın başlangıcı sayılacak kitapların yazarıydı. Bu liste uzar gider. Hiçbirisi de Louis Ferdinand Celin gibi 'dünya bombok, insanlar pislik' tavrına sahip değildir.

    Tezer Özlü de böyle depresif mesela. Aslı Erdoğan da böyle. Nefret ediyorum bu temadan. Bana sorarsanız edebi açıdan zararlı bu yazarlar.

    Edebiyat dediğin insana ışık vermeli. En eleştirel, en kasvetli kitap bile içerisinde Kafka gibi kara mizah barındırabilmeli. Tamamen sizi gömmeye, karanlığa kapanmaya dayalı bunun gibi kitaplar özellikle 15-25 yaş aralığındaki insanlara okutulmamalı. Çünkü bu tür yazarların yeteneği size dünyayı sanki kendi çizdikleri gibi gösterebilmeleri, yazdıklarına okuyucuyu inandırabilecek kadar iyi gözlemci olmaları ve doğru kelimeleri doğru yerlerde kullanabilmeleridir. Bu kitabı okuyan ve etkilenen bir ergen çocuğun en iyi ihtimalle 2 senesi insanların kötü huylarına odaklanmak ve dertlenmekle geçecektir.

    Oscar Wilde'ın "Esin Perileri ve Laf Ebeleri" adlı köşe yazısı her daim başucu eserimdir, bu sebeple.

    Edebiyat içimizdeki karanlığa ışık olamıyorsa, ruhumuzu yükseltmiyorsa laf kalabalığından başka bir şey değildir.
  • 408 syf.
    ·4/10
    Oncelikle belirteyim ki iyi bir okuyucuyum bu kitabi bugun aldim ve bitirdim yazarimizi olusturmaya calistigi turden dolayi tebrik ediyorum fakat sanki game of thrones tan fazla alinti var gibi karakterler semboller ayrica bir ornek vermek gerekirse kralice fion bir bolumde cimen gozluyken diger bolumde kahverengi gozlu oluveriyor yazim hatalarindan cok mitolojik gizemleri tam olarak aciklayamiyor bir cocuk masali gibi geldi ozgun degil
  • 569 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Uzun zaman boyunca 10. Yıl özel baskısını almak için kıvrandığım, alınca da bitecek diye okumadığım Ankara'nın deli fişek polisi, çarkların ezemediği, laf anlamaz söz dinlemez Behzat Ç. 'yi dün gece bitirdim. Kalbimin sancıdığı kısmını saymazsak boşluğa bakıp nasıl yorum yazmam gerektiğini düşündüm. Öncelikle Behzat Ç. hayranı olarak dizi ve kitap o kadar birbirinin içinde erimiş ki kitabı okurken dizi ile kıyaslamaktan kendimi alamadım. (elbette kitap çok çok daha iyiydi. Fakat dizinin iyi olduğu kısımlarda yok değildi.) öncelikle beni rahatsız eden detaylardan başlayım ondan sonra övgüme devam edeyim. İlk kitap olan "Her temas iz bırakır" bana çok karışık geldi resmen flash-back'lerle diziye dönüp konuyu anlamaya çalıştım. Olaylar karışık gelse de Emrah Serbes'in diline alışık olduğum için yaratılan karakterlere hemen ısındım. Çoğunu kafamda yeniden şekillendirsem de Behzat Ç. Karakterini Erdal Beşikçioğlu'ndan başka kimseye yakıştıramadım. Beni asıl rahatsız eden başka bir mesele kitapta geçen bazı olayları ve duygu değişimlerini diziyi izlemeyen birinin rahatça anlayacağını düşünmemem. En azından rüyaya geçişler veya "o" kişinin kim olduğuna dair bir ipucu verilebilirdi. (Ya da belki de ben tembel okuyucuyum.) Onun dışında "Son Harfiyat" başlı başına şaherserdi. Uzun zamandır manyak bir katil okumamıştım iyi oldu fakat o son canımı acıttı.
    Daha diyeceğim çok şey var ama konuyu burada kapatayım artık yoksa spoi falan vereceğim. Diziyi izleyin, kitabı okuyun, doğayı sevin..
    İyilikle kalın