"Yazıklar olsun l' diye sitem etti. […] "Dünyanın en güzel yaratığına, onsuz dünyaya gelemeyeceğimiz anamıza, sevdiğimiz, taptığımız kadına, çocuklanmızın annesine 'avrat" gibi iğrenç bir kelimeyi nasıl yakıştırdımız? iki milyon sözcük hazinesi olan Arapçadan buła bula avrat kelimesini mi buldunuz, kadına verecek?" Söyleneni harfiyen çevirdim. Dinleyenlerin tamamı avrat sözcüğünün gerçek anlamını bilmiyordu. Avrat sözcüğünün gerçek anlamını öğrendikleri zaman suratları değişmişti...
Dünyada yaşamak kadar tüketici, yok edici bir kuvvet daha bulunamazdı.
Yaşamak, her an mahvolmaktı. Bir taraftan erimek, ezilmek, çürümek, yok olmak ve özellikle, özellikle de değişmek demekti.
Tabi o zaman soruyorsun kendine: Nerede şimdi o hayallerin? Kafanı iki yana sallayıp, “Yıllar nasıl da uçup gidiyor!” diyorsun. Yine soruyorsun: Nasıl geçirdin o yıllarını? En güzel zamanlarını nereye gömdün? O yılları yaşadın mı yaşamadın mı? Bak dostum, diyorsun kendine, bak artık toprak soğumaya başladı...
Gerçek şuydu ki, görecek kadar kamil, duyacak kadar dikkatliydim de, cevaplayacak kadar adil değildim. Her uzvum tamamdı fakat ben eksiktim. Kimsenin omzuna dokunmamıştı elim. Omuz vermeden, gözyaşı silmeden, kalp ısıtmadan, el uzatmadan, dünyaya da içindekilere de zerrece dokunmadan, çoktan sönmüş bir ruh gibi yaşayıp gitmiştim. Yalandan, sığ bir incelikti benimki; derinde küttüm, kötüydüm, korkağın tekiydim. Nice kabus akarken gözlerimin önünden, ben sadece uyanmayı dilemiştim. Hiçbir çığlığa yankı vermemiş, ne vakit bir yaraya denk gelsem, kabuk sandığım sessizliğin ardına gizlenmiştim. Sessizlik, susanların yükselttiği derin bir uçurumdu. Kıyısına geldiğimde, gücümü toplayıp da buradayım diye bile seslenememiştim. Bu yüzden suçlu, bu yüzden yenik, bu yüzden zayiydim.