– Park bilmiyor, bank bilmiyor.
– Nereden bilsin! Kırmızı balık ne, böyle bir bahçe nedir haberi yoktu Allah'ın dağında. Şişli'deki çocuğun okuduğu gibi okuyamaz ki! Anne kim, elinden tutacak da gezdirecek? Sabahleyin uyanıyor, pantolonunu giydirip salıyor. Eline sopasını alıp başlıyor koşmaya yahut alıyor davarları, götürüyor yukarıya, tepelerde otlatıyor. Oradan okula bakıyor, "Keşke bir şey olsa da, kaçsam gitsem okula" diye. Okulu nasıl seviyordu o çocuklar, nasıl özlemle bir araya geliyorlardı... Öyle şey bilmiyorlar, okul gelince çok sevindiler. Onun için ben şimdi şu okul kampanyalarına, hani şu Kardelen Çiçekleri'ne filan baktıkça nasıl içim gidiyor, hep onlar aklıma geliyor. Buradakiler o hasreti, o çocukların sevgisini görmüyor, bilmiyorlar. Sadece bir-iki köye gidip orda bir-iki gün duruyorlar. Ben iki sene aralarında yaşadım. O çocukların, okul özlemi, o sevgileri, o kitaplara oturup böyle hep bir arada bakmaları, bir şey öğreneceğiz diye; müthiş bir şey, yürekler yakan bir şey. Ben okuldan ayrılır-ken, gözyaşları içinde ayrıldım zaten. Her biri böyle parça parça, küçük küçük bezden yamalar giymiş küçük can gibiydiler; küçük canlar. Orada oturuyorlardı ama elli bin tane yama var üzerlerinde, ayakları yalınayak veya bir lastik ayakkabı var, elinde bir değnek, öyle bakıyor çocuklar. Her şeyden yoksun yavrucuklar. Okul kapandığı zaman nasıl mahzunlaştılar, çünkü onlar için bir eğlence, bir bayram yeriydi orası. Hepsi geliyordu, ben anlatırken de can kulağıyla dinliyorlardı. Her biri kolunda birer tezekle okulun kapısına dikiliyordu. Çok acıklı, çok güzel günlerdi. O çocukları o kadar seviyordum ki.