• "RABITA NEDİR?''
    (MUTLAKA SABIRLA OKUYALIM)

    Konu içindeki ara başlıklar :
    *Rabıta Bir İbadet Midir?
    *Allah’a Götüren Her Yol Hayırlıdır
    *Allah’ı Seven, Ancak Allah’a Götürür
    *Sahabe-i Kiram’ın Rabıtası
    *Gönlü Muhabbetle Arındırmak
    *Salihlerin Rabıtası

    Önce şunu belirtelim ki, rabıtayı tarif eden mürşidler, tek bir tanımla yetinmemişlerdir. Çünkü rabıta, özü itibariyle sevmek ve kalbi sevdiğine bağlamaktır. Rabıtada, sevdiğini gönül gözüyle görmek, özlemek, onunla hayalini süslemek ve kendisine benzemek vardır. Sevgiye bir sınır konulamayacağı için, onu tek bir tarifle ifade etmek de mümkün değildir.

    -Sonra rabıta, namaz, oruç, zekât, hac gibi dinimizce şekli belirlenmiş bir ibadet değildir. Ezan, teşrik tekbirleri, telbiye, salât u selam, fatiha, tahiyyat gibi nasıl yapılacağı öğretilmiş bir zikir türü de değildir. Özel manası ile rabıta, kalbi uyandırıp zikre geçirmek ve ibadete hazırlamak için uygulanan bir terbiye yöntemidir. Bir tefekkür şeklidir, feyz alma yoludur, muhabbeti artırma sebebidir, sıfatı değiştirme vesilesidir.

    Bu nedenle rabıta, akaid ve fıkıh kitaplarında değil, ahlâk ve tasavvuf kitaplarında konu edilmiştir.

    Allah’a Götüren Her Yol Hayırlıdır

    Rabıtanın yapılış şekline bakıp, bu şeklin dindeki delilini aramaya gerek yoktur. Burada şekle değil, fayda ve hedefe bakılmalıdır. İnsanı zikir ve edebe sevk eden, terbiyeye yardımcı, terakkiye vesile olan her şey hayırlıdır. Bu faydalı usül ve yöntemler, bir başka dinin temel ilkesi ve ayırt edici özelliği değil ise taklit bile edilebilir. Fıkıhta temel anlayış şudur: Bir durum, din tarafından yasak edilmemişse ve dinin ruhuna da aykırı değilse, o şey bu haliyle mübahtır. Mübah da yerine göre bazen fazilet olur, bazen de farz gibi kıymet kazanır.

    Mesela Nakşibendi büyükleri tefekkür/rabıta dersi için özel bir oturuş şekli tarif ederler. Buna teverrük oturuşu denir. Şekli şudur: Sağ kalça üzerine oturulur, sağ ayak sol bacağın altına getirilir, gözler yumulur, baş kalbe doğru eğilir. Sonra tefekküre geçilir. Bu tefekkürde kâmil mürşid tefekkür edilir, düşünülür. Tasavvuf dilinde buna rabıta ismi verilir.

    Şimdi bu oturuşun Hindistan’da yogiler tarafından yapılan yoga seanslarındaki oturuşa benziyor diye tenkit edilmesi ve din dışı bir bid’at gibi gösterilmesi son derece yanlıştır. Sufinin yaptığı yoga seansı değil, tefekkürdür. Tefekkürün merkezi kalptir. Edebi, sükunet içinde kalbe yönelmek ve Yüce Allah’ın şahidi olan bir ayeti düşünmektir. Hedefi zikirdir. Ehli tasavvuf, bu tefekkürü yaparken yogiye değil, Sahabe-i Kiram’a benzemektedir. Çünkü sahabenin tefekkür hali böyleydi. Onlar mescidde ve mescidin dışında öyle derin ve sakin bir tefekküre dalarlardı ki, kuşlar kendilerini cansız bir şey zannedip üzerlerine konardı.

    Üzülerek belirtelim ki, tasavvufun içine girmeyen, onu gerçek üstadından öğrenmeyip sadece kendi bakış açısıyla değerlendiren bazı yazarlar, tasavvuftaki bir takım şekil ve kelimelerin zahirine takılarak, hatalı sonuçlara varmışlar; doğru ile eğriyi, sağlam ile sakatı ayıramamışlardyr. Aslında dertlerine derman olacak bir ilacı zehir diye tanıtmışlardır.

    Allah’ı Seven, Ancak Allah’a Götürür

    Yanlış anlaşılan konulardan birisi de yeryüzünde Allah’ın şahidi, dostu ve halifesi olan kâmil mürşidi düşünmektir. Bu düşünceye rabıta deniliyor. Böyle bir rabıtanın oturuş ve yapılış şekli Kur’an ve Sünnet’te anlatılmıyor diye onu tehlikeli görmek doğru mudur?

    Rabıtayı, belirli bir vakitte kâmil mürşidi hayal etmek, ondaki ilâhi ahlâkı ve tecellileri düşünmek, kalbini onun kalbine bağlayarak oraya inen ilahi nurdan nasiplenmek ve böylece kalbi zikre geçirerek feyizlenmek şeklinde tarif etmek, onun tek tarifi değildir. Rabıtanın bir şekli de böyledir. Fakat bu, bütün rabıta şekillerini içine almaz. Rabıta bütün hayatı içine alan bir meseledir.

    Rabıtanın ortak tarifi, kalbin sevgiliye derin muhabbet beslemesi ve bu muhabbet içinde sevdiğinin sıfatlarına bürünmesidir. Her devirde uygulanan rabıta şekli budur. Manevi terbiyede bu rabıta şarttır. Sır ve fayda onda gizlidir. Dostluğun tadı ondadır. Aşığın feyzi rabıtası kadardır. Allah için olan rabıta Allah’ın sevdiklerine olur. Bu sevgililerin başında Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz bulunur. Kalbe ilaç olan ve nefsin sıfatlarını değiştiren rabıta, ya bizzat Hz. Peygamber s.a.v.’e veya onun gerçek vârislerine yapılan rabıtadır. Hedef kula değil, Yüce Allah’a dostluktur.

    Bu rabıta her halde yapılabilir, belli bir vakti yoktur. Ona muhabbet rabıtası denir. O, bütün geceyi gündüzü kaplar. Yürürken, otururken, konuşurken, yerken içerken, çalışırken, dinlenirken, gezerken, eğlenirken, hatta uyurken ve rüya görürken bile bu rabıta devam edebilir. Kim her söz, iş ve halinde sünnet edebi üzere hareket ederse, o kimse bu esnada kalbini Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’e bağlamış, onu hatırlamış, böylece Yüce Allah’ı zikretmiş ve O’na dostluğunu ispat etmiş olur.

    Arifler der ki, muhabbet rabıtası kalbi Yüce Allah’ın şahidine bağlar. Bundan sonra iki gönül arasında alış veriş başlar. Yüce Allah ile huzur bulmuş ve olgunlaşmış olan kâmil mürşidin kalbi, kendisine yönelen zayıf kalpleri feyzi ile besler, sevgisi ile destekler. Sonuçta onları kendine benzetir, ihlâs, edep ve güzel kulluğa yöneltir. Kendisinin ulaştığı ilâhi nimet ve rahmetlerden Allah’ın izniyle onları da hissedar eder. Bu, iyilik ve takvada yardımlaşmanın en güzel bir şeklidir. Yüce Allah bu yolda yardımlaşmayı hepimizden istemektedir. (Maide, 2)

    Bu anlamda rabıta, bütün hak dinlerde vardır. O, her peygamberin ümmetine öğrettiği bir vazifedir. Bütün hak yolcuları onu elde etmek için çalışır. Aslında her müminin birinci vazifesi, Allah dostlarıyla gönülde, halde ve hak yolda bir olmaktır. İşte hak yolunun imamı olan Allah dostlarını sevme, onlara tabi olma, özenme ve benzeme gibi vazifeler, bu muhabbet rabıtası ile mümkün olmaktadır. Bu iş, yerine göre farz, sünnet ve mendup olur. Sevilmesi ve kendilerine özenilmesi zarar veren kimselere kalbi bağlamak ise haramdır.

    Sahabe-i Kiram’ın Rabıtası

    Sahabe-i Kiram, ilim ve edep gibi ilâhi aşkta da bütün insanlığa örnektir. Onlar, muhabbetin kutbu Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’in nazarlarının feyzi içinde ilâhi aşkı doyasıya tatmışlar ve sevginin hakkını vermişlerdir. Çünkü Yüce Allah, onları ve arkadan gelen bütün müminleri şöyle uyarmıştır: Dünyadaki her şeyden daha fazla Allah ve Rasulü’nü seveceksiniz. Ana, baba, oğul, kardeş, eş, akraba, mal, makam, ticaret, hiçbir şey bu sevginin önüne geçmeyecek. Yoksa helâk olursunuz. (Tevbe, 24)

    Sonra müminlerden bu sevginin gereği istenmiş ve bütün sözde, işte ve halde Hz. Peygamber s.a.v.’e uyulması emredilmiştir. (Âl-i İmran, 31). Yani müminlerden iç ve dışları ile Allah’a yönelmeleri istenmiştir. Sahabe de iman ve irfan derecelerine göre bunu ispat etmişlerdir.

    Ebu Bekir Sıddık r.a.’ın kalbi, Allah Rasulü’ne öyle bağlı ve aşıktı ki, Efendimiz s.a.v. kendisine, “hadi canını ver” dese sevinçten gözyaşı döker ve başını uzatırdı. Bir defasında, Allah Rasulü s.a.v., “malınızı getirin. İslâm ordusuna yardım edin” deyince, evinde değeri olan ve işe yarayacak bütün malını getirip Efendimiz’in önüne koymuş, boynunu büküp kenara çekilmişti. Allah Rasulü s.a.v. onun içinde sakladığı aşkı ortaya çıkarmak için:

    “Ya Eba Bekir! Ailen ve çocukların için evde ne bıraktın?” diye sordu. Cevap kalpleri eritecek güzellikteydi: “Allah ve Rasulü’nün muhabbetini bıraktım.” (Ebu Davud, Tirmizî, İbnu’l-Esir)

    Hz Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e, “ben sizi, nefsim hariç her şeyden çok seviyorum” diye kalbindeki muhabbeti ilan edince, Efendimiz s.a.v., “beni nefsinden de fazla sevemedikçe, bu iş tamam olmaz.” buyurdular. Hz. Ömer sustu. Allah Rasulü s.a.v., Hz. Ömer’e birkaç defa şefkatle nazar ettiler. Az sonra Hz. Ömer r.a. samimi olarak, “sizi nefsimden de çok seviyorum” deyince, Efendimiz s.a.v., “işte şimdi oldu!” buyurdular. (Buharî, Ahmed)

    Bir seferinde Ensar’dan bir zat, mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü s.a.v.’in huzuruna girdi. Efendimiz s.a.v: “Neyin var senin?” diye sordu. Adam:

    “Ey Allah’ın Rasülü! Ben sizi nefsimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan daha çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum. Duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Efendimiz s.a.v. niçin ağladığını sordu, adam şöyle dedi:

    “Sizin ve benim vefat edeceğini düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum. Sizi göremem, bunun için ağlıyorum” dedi. Efendimiz s.a.v. sükut buyurdular. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:

    “Kim Allah ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır. Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)

    Gönlü Muhabbetle Arındırmak

    Bütün sahabenin gözü ve gönlü, Allah Rasulü’ s.a.v.’in şerefli halleri ve güzellikleri ile dolu idi. Onlar, salih insanların peşine düştüğü rabıtanın bütün çeşitlerini uyguluyorlardı. Efendimiz s.a.v.’i candan seviyor, özlüyor, ahlâkını takip ediyor, sünnetine sarılıyor, kendisine benziyor, her mecliste onu zikrediyor, günlerini onun sohbetiyle dolduruyorlardı.

    Hz. Aişe r.a. validemiz, Efendimiz s.a.v.’in kızı Hz. Fatıma r.a.’yı anlatırken: “Onun gibi babasına benzeyen kimse görmedim. Yürüyüşü, oturuşu, kalkışı ve konuşma tarzı sanki babası” demiştir. Hz. Fatıma r.a. bir kadın olmasına rağmen, Allah Rasulü’nün hal ve ahlâkında fani olmuştu. Buna büyükler, “fenâ fi’r-Rasul” hali diyorlar. Terbiyelerine aldıkları sadık talebelerine bu yolda örnek olarak Allah Rasulü’ne benzetmeye çalışıyorlar. Rabıtanın hedefi de budur.

    Sahabeden Abdullah b. Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e karşı tam bir muhabbet rabıtası içinde idi. Medine sokaklarında ve yollarında Allah Rasulü’nün bastığı yerleri araştırırdı. O’nun izi üzerinde yürür, oturduğu yerde oturur, indiği yerde iner, girdiği yola girer, yaslandığı ağaca yaslanır, tuttuğu daldan tutar, namaz kıldığı yerde namaz kılar, O’ndan ne gördü ise onu yapardı. Kendisini görenler deli sanırlardı. O, Hz. Peygamber s.a.v.’in sevgi, hal ve ahlâkında kaybolmuştu. (Ahmed, Ebu Nuaym, Hakim, İbnu Sad)

    Enes b. Malik r.a.’ın kalbi, Efendimiz s.a.v.’in hasretiyle öyle yanıktı ki: “O’nu rüyamda görmediğim hiç bir gece yok!” der ve ağlardı. (İbnu Saad)

    Abdullah b. Abbas r.a., bir gece rüyasında Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i gördü. Efendimiz’in: “Kim beni rüyasında görürse, uyanıkken de görecektir. Şeytan benim asli suretime giremez.” (Buharî, Müslim) hadisini düşündü. Rüyasını Efendimiz’in zevcelerinden Hz. Meymune r.a.’ya anlattı. O da Allah Rasulü’ne ait bir aynayı kendisine gösterdi. İbnu Abbas, aynaya bakınca aynada Allah Rasulü’nün suretini gördü. Kendini göremedi. (Suyutî, İbnu Hacer). Arifler, bu duruma, sevgilide fenâ / yok olmak, diyor ve o hali talebelerinin önüne bir hedef olarak koyuyorlar.

    Salihlerin Rabıtası

    Allah dostlarının rabıta anlayışı, Sahabe-i Kiram’ın anlayışı gibidir. Ariflere göre, muhabbetin imamı, edep sultanı Allah Rasulü s.a.v.’e kalbi bağlamadan, her işte O’na uyup, nefsi O’nun emrine teslim etmeden kimse veli olamaz. Mürşidin tek vazifesi ve bütün derdi müride bu hali kazandırmaktır. Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî k.s., muhabbeti şöyle tarif etmiştir:

    “Gerçek muhabbet, sevenin sıfatlarının silinip onun yerine sevgilinin sıfatlarının gelmesidir.” Demek ki, Allah, peygamber ve veli muhabbeti ile insanın sıfatı değişmeli, güzelleşmeli ve sevgiliye layık hale gelmeli ki, gerçek muhabbet olsun. Hep nefsini sevene ve keyfine göre hayat sürene aşık denmez, ancak nefsinin kölesi denir. Velileri sevmek, onlar gibi olmak içindir.

    Alauddin Attar k.s. anlatır: Şah-ı Nakşibend k.s., sadece işin şekli ile yetinenleri uyarmak için sık sık şu manadaki Farsça beyitleri terennüm ederdi: “Büyüklerin kabrine bağlanmaktan ne çıkar. Onların yaptığını yap, sen de hedefine var.”

    Dr. Dilaver Selvi
  • Rabıta (bağ) kalbi ve aklı kaplayan, hayatın ve kainatın amacını açıklayan, insanı bir "nefha” ile insan yapan ve hayvanlardan diğer varlıklardan ayıran Allah'la ilişki kuran bir düşüncedir. Dolayısı ile bunun oluşturduğu toplum, hayvanlar toplumundan farklı ve ondan şereflidir.
  • Kalplerimiz temizlendiğinde gerçekten birbirimizi anlar hale geliriz. Başkalarıyla kalbî rabıta kurabiliriz. Tasavvufta rabıta-i kalpten sıklıkla söz ederiz; bu, derviş ve şeyh arasındaki en esaslı unsurdur.
  • Kalbi yumuşak insanlar iltifatlı konuşur,edebiyat yaptığı için değil edepli olduğu için...
    Murat Sütçü
    Sayfa 28 - Mola Kitap
  • B.Tarikat
    Tarikat; şer’î emir ve hükümleri fiilen yaşayarak Allah ve resulüne gönülden sevgi ile tam bağlılık, şeriat dairesinin içinde –kitap ve sünnete dayanarak- meşâyihin vaz’ ettikleri râbıta, zikir, murâkabe ve huzur gibi usûl ve âdâbı tatbik etmek, Resûlullah’a kalben ve fiilen tam bağlılık, Allah ve Resûlü’nün emirlerine gerçek mânâda ittibâ etmektir (İz, 1990: 10). Ahmed Yesevi’nin Fakrnâme’sinde tarikat makamları şu şekilde yer alır: “Tevbe etmek, Pire el vermek, havf sahibi olmak, recâ sahibi olmak, İslam’ın beş şartını yerine getirmek, Pirin hizmetinde olmak, Pirin izni ile konuşmak, nasihat dinlemek, tecrid sahibi olmak, tefrid sahibi olmak.” (Güzel 2008:215; Tatcı 1997-I: 417). Eşrefoğlu Dîvânı’nda bu makamlardan tevbe etmek, Pire el vermek, havf sahibi olmak, recâ sahibi olmak, Pirin hizmetinde olmak, nasihat dinlemek, tecrid sahibi olmak, tefrid sahibi olmak yer almaktadır.
    a.Tevbe etmek
    Tevbe, rücû mânâsına gelir. Yani müminin kötü huylardan ve İslam’ın rûhuna zıt davranışlardan sıyrılmasına, samimiyetle güzel huylara rücû etmesine tevbe denmiştir. Allah’la insan arasındaki hicapların kalkmasına vesile olan ilk makam tevbedir (Eraydın 2008: 156). Tevbe, işlenen günahlardan pişmanlık duymak ve bir daha yapmamaya azmetmektir. Eşrefoğlu’nun biri on, diğeri dokuz beyitlik iki manzumesinde “tevbeye gel tevbeye” ve ardından on bir beyitlik manzumesinde “estağfirullah tevbe” rediflerini kullanmasından onun tevbe konusunda ne kadar hassas olduğunu anlıyoruz. Aşağıda bu manzumelerden seçtiğimiz iki beyitte heveslerine ve nefsine uyan, isyan eden kişiyi tevbeye çağırıyor:
    İy hevâsına tapan tevbeye gel tevbeye
    Hakk’a tap Hak’dan utan tevbeye gel tevbeye (s.353, 104/1)
    Niçe bir nefs arzusın niçe dünya kaygusu
    Ya niçe bunca isyan tevbeye gel tevbeye (s.355, 105/2)
    b.Pire el vermek
    Pir, tarikat şeyhidir. Hakk’a ulaşmak için bir şeyhe intisap etmek gerekir. Şeyh, mürşid bütün zorlukları halleder. Bir şeyhe bağlanmayanın doğru yolu bulması mümkün değildir, onlar ya mülhid ya dehrî ya cebriyeci ya da kaderiyeci olurlar.
    Şeyhi olmayan, şeytan gibidir. Ayrıca fenâ mertebelerinden birisi de fenâ fi’ş-şeyhtir,
    derviş şeyhin varlığında kendi varlığını yok etmelidir:
    Şeyhsüz varımazsın yolı zinhâr şeyhe iriş şeyhe
    Şeyhün himmetidür âlî zinhâr şeyhe iriş şeyhe
    Bir şeyh idin yola rehber işbu yola şeyh ile var
    Budur sana togrı haber zinhâr şeyhe iriş şeyhe
    Gör ol şeyhsüz gidenleri kimi mülhid kimi Dehrî
    Olma Cebrî yahud Kaderî zinhâr şeyhe iriş şeyhe
    Hak habibi iken Resul şeyhsüz Hakk’a varmadı yol
    Kim şeyhi yok şeytandur ol zinhâr şeyhe iriş şeyhe
    Talibiysen Hak yolınun var elin al bir ulunun
    Tut pendin Eşrefoğlı’nun zinhâr şeyhe iriş şeyhe (s.366, 22/1-2-3-4-5)

    Bu dünyada bir mürşide bağlanmalı ve ona tamamen teslim olduktan sonra halim nedir dememeli, çünkü o, müridi menzile ulaştıracak yegane kişidir.
    Evvel mürşid elin tuta kalmaya dünya ahrete
    Hiç dimeye hâlüm nite bildügin unutmak gerek (s.285, 56/2)
    Mürşid elin tutdunısa dünyayı terk itdünise
    Hakk sözün işitdünise viren alandan fâriğ ol (s.296, 65/6)
    Gel imdi Hakk’a tâlibisen karındaş
    Var evvel iste bul bir yahşı yoldaş
    Anı mürşid idün berk tut elini
    Seni menzile ilte kurtara baş (s.429, Rubai 41)
    c.Havf sahibi olmak
    d.Recâ sahibi olmak
    Havf, Allah’ın bizzat kendinden, gazabı ve azabıyla cehenneminden korkmak
    veyahut da gelecekte elde edilmesi umulan iyi bir hasletin elde edilemeyişi veya başa
    gelmesinden endişe edilen kötü bir durumdan ileri gelen korkudur (Güzel, 2008:
    218). Recâ ise kalbin hoşlandığı bir şeyi beklemesinden rahatlık ve ferahlık duyması
    (Uludağ, 1991: 391), bir başka deyişle Allah’ın rahmetinden ümitli olmasıdır.
    Eşrefoğlu amellerinin riyaya bulaşmasından dolayı Allah’tan çok korktuğunu söyler:
    Her amelim oldı riyâ lâyık işim yok Tanrı’ya
    Bu ben düşdügüm korhuya düşmemişdür hiçbir dahı (s.397, 140/5)

    Ancak Eşrefoğlu, bir mertebeden sonra havf u recânın da bir önemi olmadığını söyler; çünkü varlığını Hakk’ın varlığında yok etmiştir. Âşık için küfür ve iman, cehennem korkusu ve cennet ümidi farksızdır:
    Ben dost yolında nakdi hep oynayuben yitdürmişem
    Çün gitti küllî varlıgum havf u recâ neme gerek (s.283, 54/3)
    Dünya ahret küfr ü iman nisbeti yok âşıkun
    Korhu dûzahdan ümid-i hûr u cinân eylemez (s.265, 39/2)
    e.Pirin hizmetinde olmak
    Sufinin pirin huzurunda hizmeti, oldukça mühimdir. Fakrnâme’de beyan edildiği üzere “Şeyh Zünnûn-ı Mısrî’den naklen: Mürîd kırk yıl hizmet kılmayınca, şeyhlik ve fakirlik ve dervişlik mevkii ona verilmez ve hırka giymesi layık görülmez.” denilmektedir ki sabır ve sebat ile Pire hizmet etmek irşad yolunda önemli bir görevdir (Güzel 2008: 219). Öncelikle tâlip (derviş) mürebbiye (pire) teslim olmalı, ne söylerse yerine getirmelidir (Kaplan 2007: 113). Eşrefoğlu’na göre de yücelmek ve kalbi temizlemek için pire hizmet etmek elzemdir:
    Devlet dilersen devlet
    İzzet dilersen izzet
    Eşiğinde kıl hizmet
    Sultan Abdulkâdirî (Eşrefoğlu Rûmî Dîvanı, (s.106, 35/3)
    Var iriş mürşid katına hizmet it hazretine
    Saykal urdur kalbüne pasıla şöyle kalmasun (s.332, 90/4)
    f.Nasihat dinlemek
    Kişi eğer tâlip ise Pirin nasihatini dinlemelidir. Nasihat tutanın gönlüne Hak nuru iner. Nasihat dinlemeyenin yeri cehennemin en aşağı tabakasıdır:
    Talibiysen Hak yolınun var elin al bir ulunun
    Tut pendin Eşrefoğlı’nun zinhâr şeyhe iriş şeyhe (s.366, 22/5)
    Eşrefoğlu Rûmî’nün tut pendini talibisen
    Hakk nûrı ta gönlüne senün dahı ide nüzûl (s.297, 66/9)
    Cehennem esfeli sana ola yurt
    Ne deyvire o vakit işbu savul yort
    Karıncadan zaif olasın anda
    Zira bunda işitmedündi öğüt (s.425, Rübai 22)
    g.Tecrid sahibi olmak
    Tecrid sahibi olmak, sâlikin zahirini mal ve mülkten, bâtınını karşılık bekleme
    anlayışından arındırması, yaptığı her şeyi sırf Hak rızası için yapması, makam ve hâl
    sahibi olma düşüncesini hatır ve hayalinden dahi geçirmemesidir. (Uludağ,1991:474). Eşrefoğlu’na göre de derviş, Hakk’a ulaşmak için dünyevi ve uhrevi olan her şeyden kendini soyutlamalıdır.
    Sen vücûdun safhasından yuy gider benlik adın
    İki cihân devletinden ol ferâgat ta ebed (s.222, 4/4)
    Be-külli varını terk it gidersen ana sensüz git
    Bu yolun pâs-bânı çok geçürmez sen ben olanı (s.373, 121/2)
    Dost yolında terk-i tecrid olan ol âzâde er
    Sanular sanup yürimez hayrı ya şerri nider (s.226, 7/4)
    h.Tefrid sahibi olmak
    Tecrid olduktan sonra tefrid gelir. Tefrid, Hak’la bir olma, her yerde ve her şeyde onu görmektir. Kişi benliğini ortadan kaldırınca Hak onda durak edinir; Eşrefoğlu da kendi benliğini ortadan kaldırarak Hak’la bir olma isteğindedir:
    Dost dost disem dosta irsem kanda baksam dostu görsem
    Daim dosttan haber virsem gelüp dostı sorışana (s.368, 116/2)
    Yüri halvet eyle seni sende zerre koma seni
    Senden gidericek seni dost sende idinür turak (s.281, 53/10)
    Eşrefoğlu Rûmî’yi aradan tarh ideyüm
    Senün ile bakayum seni göreyüm canum (s.317, 78/11)
  • Bu hususta Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuştur:
    “…Kalbi mal-mülk gibi dünyevî şeylere bağlı olan ve bunları düşünen kişi kâfir olmuyor da, kalbi bir mü’mine bağlamak, niçin küfre sebep olsun?”
    Velhâsıl râbıta, mürîdin mürşidine duyduğu muhabbeti dâimâ gönlünde tâze tutmasından ibârettir. Mürşide ulûhiyet izâfe etmek gibi bir dalâletle uzaktan-yakından alâkası yoktur. Zira İslâm, hristi-yanlıktaki “ruhbanlık” gibi şirke kapı aralayan her şeyi reddeder.
    Unutmamak gerekir ki peygamberler dışında her kul, âciz ve kusurludur. Hattâ peygamberler bile beşer olmak hasebiyle zelle iş-lerler. Fakat te’yîd-i ilâhîye mazhar oldukları için tashih edilirler.
    Dolayısıyla mâneviyat büyüklerine muhabbet ve hürmet ne ka-dar gerekliyse, onları yüceltmede şer’î hudutlara riâyet etmek de son derece zarurîdir.