Yaz kızım: 200 torba çimento, 20 kamyon çakıl ;)
Dünya, yedinci gezegendi. Öyle sıradan bir gezegen değildir. Yüz bir tane kral, yedi bin tane coğrafyacı, dokuz yüz bin iş adamı, yedi buçuk milyon ayyaş, üç yüz on bir milyon kendini beğenmiş vardı belki de.
Sayfa 51 - Ayata Kitap·Kitabı okuyor
Alıntı
Seni sevdikçe, hayatım çoğalıyor...
İnsan sevince, uçurumun kenarında dolaşıyor ve büyük yaşıyor, sevgili! Bodrum sokaklarına küpe çiçekleri eken Halikarnas Balıkçısı oluyor; o küpe çiçeklerini kulaklarına takan Bodrumlu kızlar oluyor... Bin yıl hüküm verseler de, zalimlere o bilge gülümsemesiyle ve sadece acıyarak bakan ve çalışırken dünyanın o sıradan zorluklarını unutan İsmail Beşikçi oluyor... Sevgilisinin kapısı önüne bir kamyon dolusu gül yaprağı döken Yılmaz Güney; yaşı, üstü başı, durumu ne olursa olsun, sevmek, bağlanmak ve âşık olmak için sadece yanındaki insanın gözlerinin içine, yani kalbine bakan Neyzen Tevfik oluyor... İnsan sevince, sevgili, onuru için kendini yakan tutsaklarla bir olup yanabiliyor! İnsan sevince, sevgili, mesleki sıfatlarından nefret eden ve özgürlüğüne kutsal bir sevda gibi bağlanan ama yine de bütün o görüp hissettiklerini yazmazsa deli olan biri oluyor, Sait Faik oluyor! İnsan sevince, sevgili, bu tek boyutlu hayata meydan okuyor, büyük yaşıyor, kişiliğini tutsak alan engelleri yıkıp geçiyor! İyi kalpli bir yolcu oluyor... Seni sevdikçe, hayatım çoğalıyor...
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Kaman susub, Habil öz tamaşaçılarına baş endirib ekrandan gedəndən sonra da elə bil onun ürəyində, ruhunda kaman çalınırdı. Ona elə gəlirdi ki, əvvəllər nə kaman olub, nə kamançalan. Əgər olubsa da, heç kəs onu Habil kimi danışdıra bilməyib. Elə bil, kamanı Habil özü kəşf eləyib, özü yaradıb. Danışdırır, ağladır, güldürür sehrkar kimi.
Aristoteles
Ortaya demagogların çıkmasıyla devlet düzeni gevşemeye başladı. O yıllarda ılımlı kesimin dinamik bir lideri yoktu, başlarında siyasetle yeni ilgilenmeye başlayan Miltiades'in genç oğlu Kimon vardı. Ayrıca iyi yurttaşların çoğu savaşlarda ölüyordu. Seçim kütüklere göre yapıldığından ve ordunun başındaki komutanlar savaş tecrübelerine göre değil, atalarının şöhretlerine göre seçildiğinden, askeri harekâtlara çıkıldığında iki ya da üç bin asker ölüyor, halktan ve zenginlerden en iyileri yok oluyordu. [Atinalılar] artık yasalara eskisi kadar sadık kalınmadan yönetiliyordu.
Felsefe
Birleşmiş Milletler Cemiyeti de 29 Kasım 1947'de aldığı bir kararla nüfusun üçte birinin Yahudilerden oluşmasına rağmen Filistin topraklarını ikiye böldüğünü ilan etti. Filistin topraklarının en verimli bölgeleri Yahudilere verilerek onlara bir devlet kurma imkanı tanınıyordu. Kudüs müftüsü bu problemi genel bir grev ile çözebileceğini düşündü. Ama artık 1930'lu yıllarda değillerdi. Karşılarında 60 bin eli silahlı Yahudi vardı. 1948 yılı boyunca Hagannah, Irgun, Stern ve Lehi gibi çetelerin saldırıları ile binlerce insan evlerinden oldu. Özellikle Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin Köyü katliamında 200 civarında Filistinli yok edildi. Çocuklar kamyon kasalarına doldurulup şehir sokaklarına atıldı.
Sayfa 135
Alıntı
Çayını kahveni al gel mükemmel alıntı seni bekliyor:)
Kırk iki sene önce bir dükkânım vardı orada. Daha yeni usta olmuştum. Bir gün dükkândan içeri senin gibi bir beyefendi girdi. ‘Kunduraları kaçtan yapıyorsun?’ diye sordu. Yüzüne baktım: ‘İyi kundura mı, kötü kundura mı olacak?’ Şaşırdı. Anlattım: ‘İyi kunduranın çifti iki lira, kötü kunduranın dört lira.’ Anlamadı. Gene anlattım: ‘İyi kundurayı iki liradan yaparsam kazanırım. Fakat sen ucuz görür yaptırmazsın. Onun için, dört lira derim. Kunduradan anlamadığın yüzünden belli. Senin için iyi deri kullanırsam yazık.’ Güldü, iki çift kundura ısmarladı gitti. Zamanla ahbap olduk. Birgün bana: ‘Mustafa, oğlum,’ dedi. ‘Sen bu kunduracılıkla zengin olamazsın. Benim gibi müteahhit ol- malısın.’ Nasıl iş bu?’ ‘Kolay. İşi alacaksın, başkasına yaptıracaksın. Para böyle kazanılır ancak.’ Uzatmayalım: kandık adamın sözüne. Müteahhitliği, adamın cebine giren paranın miktarıyla ölçtük. Memurlar da öyle sanır ya. Yüz bin lirayı aldı, cebine attı, derler. O hırsla uzatır dururlar insanın işini. “Teminat, dediler: dükkânı sattık. Cebimize de birkaç kuruş koyduk. İhale kolluyoruz. Allah’ın dağında bir yerde bir jandarma karakolu inşaatı düştü kısmetimize. Şarkta bir yerde. Ne adam gider ne vasıta. İnşaata yakın bir kasabada akılsız bir kamyoncu bulduk sonunda: bize malzeme taşıyacak. Kasabayı dolaştım: sokakta dilenen, boş dolaşan ne kadar deli varsa topladım. Sözün gelişi değil, gerçekten deli. Başka kim gider dağın başına? Bir sivrisinekler var: cibinlik deliyor. En delisini de başlarına çavuş koydum. İnşaat yerine bıraktım onları. Deli takımı olduğundan çadır falan isteyen de çıkmadı. Kasabaya döndüm. İçim rahat. Bir kahveye oturdum. Daha ısmarladığım kahve gelmeden bir de ne göreyim, tuttuğum kamyonun şoförü geliyor kan ter içinde. Önümde yıkıldı kaldı. Ne oldu? Ne var? ‘Ah bey!’