Babası bir deniz tanrısına âşık olmuştu. Tanrı'nın adı Osidisen'di ve ebeveynleri, Kissen ve ağabeylerini tanrının onlara gösterdiği ilginin şerefine isimlendirmişti: Tidean "gelgit üstünde," Lunsen "sudaki ay," Mellsenro
"yuvarlanan taşlar" ve Kissenna da "denizin aşkından doğan"
anlamına geliyordu. Osidisen ağlarını balıklarla doldurup çocuklarına, ne zaman fırtınanın içine dalmaları, ne zaman ondan
sakınmaları gerektiğini öğretti ve her gün avlarıyla birlikte eve
sağ salim dönmelerini sağladı. Kissen ve ailesi, denizin onlara
verdikleriyle büyüdü.
Gelgelelim deniz tanrısı Talicia topraklarına şans getirmedi.
Sonunda da tepelerdeki köylerde yaşayanlar Ateş Tanrısı Hseth
ve onun zenginlik vaatlerine kandı.
Herkes ateşi sevenlerin servetinin peşindeydi. Talicialılar,
Hseth adına teknelerini yakıp silahlar yapmak, pirinci ısıtmak
ve çınlaması falezden dağ sınırına dek duyulan büyük çanlar
dövmek için ormanlarındaki ağaçları kestiler. Osidisen'in suları
boşaltıldı ve toprağın üzerinden dumanlar yükseldi. Çok geçmeden daha başka, daha karanlık şiddet öyküleri şehirlerden
köylere yayılır oldu: Ateş tanrısı adına kurbanlar veriliyor, avlara çıkılıyor ve istenmeyen kişiler temizleniyor, onu memnun etmek
için düşmanlar ve köklü aileler ateşe veriliyordu.
Bir gece, Mellsenro'nun parmaklarına mürekkeple isminin
yazıldığı on ikinci yaş gününden sonraki gece, on bir yaşındaki
Kissen tuhaf bir şekilde yoğun ve tatlı kokan bir dumanla
uyandı. Duman boğazını yakıyordu.
Kissen kendine geldi ve ağızlarına kumaşlar örtülü, yüzleri kömür tozuyla sıvanmış ve saçlarında küçük lambalar gibi
parlayan çanlar olan adamlar tarafından taşındığını fark etti.
Kissen'ın kolu bacağı kıpırdamıyordu ve göğsü, rüya âleminden
çıkamamış gibi ağırdı. O tatlı dumanı tanımıştı: Bu, sless tohumlarının
Ben çoban olamam; çünkü sıcak yaz günleri, koyunları kan tutup hastalandıkları zaman, bıçağımla kulaklarını ikiye bölüp hacamat edemem.
Ben arabacı olamam; çünkü atım inat edip yürümeyince, karnına tekme vurup kamçımla da derisini ateş gibi yakamam.
Ben mahalle bekçisi olamam; çünkü kapı kurcalayan hırsızı görünce onu yakasından tutup ite dürte cezalandırmaya götüremem.
Ben şu eliyle leblebisini havaya atıp ağzı ile yakalayan mahalle çocuğu bile olamam; çünkü behresizliğim, en basit hünerlerde bile yüzümü ağartacak müsaadeyi esirgemiştir.
Ben cehennem olamam; çünkü bağrıma düşen dertleri görünce ateşim söner, onları yakamam.
Ben cennet de olamam; çünkü keyif ve mükâfat için kapıma sokulanları ağırlayacak güzelliklerden uzak ve boşumdur.
Ben ne olurum öyleyse, Rabbim?
Yalnız, yalnız senin ayağının tozu!
Sayfa 55 - Tasavvuf, Tevazu, Hiçlik, Kendini Bilmek
İnsan kendini korur, insan dışarıya set çeker. Kapı durdurur ve ayrı tutar.
Kapı mekânı kırar, onu böler, geçişime müsaade etmez, bölüşümü şart koşar: Bir yanda ben ve benim ev, mahrem, yuva (mülkiyetimle dolup taşan mekân: Yatağım, duvardan duvara halım, masam, daktilom, kitaplarım, La Nouvelle Revue Française sayılarım...), öbür yanda başkaları, dünya, toplum, politika. Birinden diğerine keyfince geçip gidilemez, birinden diğerine ne bir yönde, ne aksi yönde geçiş yapılamaz: Geçmek isteyen parolayı söylemek zorundadır, eşiği aşmak zorundadır, izin belgesini göstermek zorundadır, iletişim kurmak zorundadır, tıpkı dışarıyla iletişim kurmak isteyen bir mahkûm gibi.
"Yalnız kalınca insanın avlusu gibi, kapı önü gibi oluyor o televizyon; oğlun, kızın, eşin, dostun ,komşun, gelinin, torunun her şeyin. Hepsinin yerine konmuş bir kara kutu, salona oturtmuşlar, konuşup duruyor."