Bir Şair Bir Kitap
Alper Gencer – Ah! sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın ** kırışır seni beklemekle geçen zaman belki hiç gelmezsin! ** yuvası zindan olan bir mahpus haykırışı: bir renksiz kanatlı kelebek olmak! neyin temrinisin ey hayat? kösnüdüğüm yağmurlar hangi otlara karşı? ** kıyam et! bağrımdan alıp da yürü sesimin şeriki olmuş bu çocuk bir çocuk bezmi elestten beri yürürlüğe konulmuş temsili bir pak. ** al işte bedenimden söküp de çıkar bulamadım nerede saklıdır o dert? ** güneş gözlerine bandı mı ışığı vakit aydınlıktır renginle o sıra ve afyonlu gülüşündür hayalimdeki... ** tozu dumana katmanın becerisinde: “yine hangi rüzgârın emrine amadesin?” ** bu gelincik bu rüzgâra fazla dayanmaz dertler giderek silahlanıyor
DERGAH
OLİGARŞİK KOLEKTİVİZMİN TEORİSİ VE UYGULAMASI
Üçüncü Bölüm Savaş Barıştır Dünyanın üç büyük süper devlete bölünmesi, yirminci yüzyılın ortalarından önce de öngörülebilen ve sonunda gerçekleşen bir olaydı. Avrupa'nın Rusya ve Britanya İmparatorluğu'nun Birleşik Devletler tarafından kuşatılmasıyla, üç güçten ikisi olan Avrasya ve Okyanusya, oluşmaya başlamıştı. Üçüncü güç olan, Doğuasya ise ancak on yıl süren savaşlardan sonra ortaya çıktı. Üç süper devlet arasındaki sınırlar bazı yerlerde keyfi, bazılarında ise savaşın kaderine göre belirleniyor ama genel olarak coğrafi konumlarına göre çiziliyordu. Avrasya, Portekiz'den, Bering Boğazı'na kadar Avrupa ve Asya Kara kütlesinin tüm kuzey kesimini kapsıyordu. Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika'yı, Britanya Adalarını, Avusturalya'yı ve Afrika'nın Güney bölümünü kapsayan Atlantik adalarını kapsıyordu. Diğerlerinden daha küçük olan ve küçük bir batı sınırına sahip olan Doğuasya ise Çin'le güneyindeki ülkeleri, Japon adalarını ve Mançurya, Moğolistan ve Tibet'in sürekli değişen sınırlarla ama büyük bir bölümünü kapsıyordu. Bu üç süper devlet, taraflar değişse de sürekli olarak savaş halindeydiler ve son yirmi beş yıldır da bu devam ediyordu. Bununla birlikte savaş, artık yirminci yüzyılın ilk on yılında olduğu gibi yok edici mücadelelerden ibaret değildi. Artık, birbirlerini yok edemeyen, savaşmak için eline tutulur bir nedeni olmayan ve herhangi bir gerçek ideolojik farklılıkları olmayan taraflar arasında sınırlı hedefleri olan bir savaştı. Bu savaşın ya da savaş tutumuna hâkim olan tavrın değiştiğini ve daha az kana susamış ya da daha ilgili bir hale geldiği anlamını doğurmuyordu. Aksine, savaş çılgınlığı tüm ülkelerde evrensel bir hava ile durmadan devam ederken; tecavüz, yağma, çocukların katledilmesi, tüm nüfusun köleliğe indirgenmesi, tutukluların kaynar sulara
Sayfa 203 - Kopernik Kitap·Kitabı okudu
Distopya
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
"Artık surlar bizimdir!"
"29 Mayıs Salı gününün ilk saatleri... Konstantinopolis, ılık bahar gecesinin içinde kesin bir sessizliğe gömülmüştü. Surdaki Cenevizli nöbetçi, yarısı yıkılmış bir burca yaslanmış, cırcır böceklerinin şarkısını dinliyordu. Birden başka bir ses fark etti. İnilti gibi çıkan bir ses. Gitgide güçlenen bir ses. Kulak kesildi nöbetçi. Tatlı bir esinti, Osmanlı hatlarından gelen sesi yaslandığı burca getirip çarptı. Arapça kelimeleri açıkça duydu nöbetçi. 'Allahu ekber... Allahu ekber...' Ses Haliç kıyılarından başlayıp bütün sur boyunca dalga dalga yayılarak Marmara Denizi'ne kadar ulaşıyordu. Nöbetçi silah başına demeye kalmadan, surları, köprüleri, kapıları, sarayları, kiliseleri, evleri ve korku içinde kıvranan halkıyla birlikte bütün bir şehir, o tanıdık gürlemeyle sarsıldı. Mehmed'in dev topları surları dövmeye başlamıştı. Artık cırcır böcekleri susmuştu. Osmanlı ordugâhında zafer boruları ötüyor, davullar, kösler gümbürdüyordu. Surların içinde ise ölümcül bir telaş vardı. Önce kiliselerin çanları duyuldu; küçücük şapellerden devasa manastırlara dek şehirde ne kadar Hıristiyan tapınağı varsa istisnasız hepsinin çanları hiç susmadan çalıyor, sanki İsrafil'in borusu gibi yaklaşan kıyameti haber veriyordu. Umûmî hücum başlamıştı. Denizden Kaptanıderya Hamza Bey'in leventleri, Haliç'te Zağanos Paşa'nın bahadırları, Blahernai Sarayı'nın önünde Karaca Bey'in silahşorleri, Topkapı civarında İshak Paşa'nın gözü kara Anadolu askerleri, yenilmez cengâverler unvanı taşıyan yeniçeriler, tüm Osmanlı ordu tek bir savaşçı gibi ayağa kalkmış kavgaya hazırlanıyordu. Ama saldırı özellikle Eğrikapı, Edirnekapı ile Topkapı arasında kalan bölümlerde yoğunlaşacaktı. Çünkü buradaki surlar yıpranmıştı. Çünkü toplar bu surların karşısındaydı. Çünkü iki tarafın da en namlı savaşçıları bu
Sayfa 407 - Direneceğiz, ya kazanırız ya ölürüz
Roman
6. ve 7. Unsur : İlahi EGO (Buddhi) ve Yüksek Benlik (Atman) İnsan varlığının ilahî özünü oluşturan İlahi EGO’nun ve Yüksek Benlik’in, tamamen fiziksel bir dünyada hayvansal bir bedende yaşayan insan tarafından incelenmesi ve anlaşılması zordur. İnsanın yüksek nitelikli beşinci unsuru olan Akıl (Manas), ilahi bilinçle birleştiğinde İlahi EGO adını alır. Yüksek Benlik (Atman) ise, tüm farklılıkların üzerindedir, değişmez; çünkü sadece insanın değil tüm evrenin ve içerisindeki tüm varlıkların Yüksek Benlik’idir. Yüksek Benlik, Bilinemez’e aittir ve hakkındaki tüm görüşler faydasızdır. Bununla birlikte Yüksek Benlik’in kendi içerisinde bileni, bilineni ve bilme eylemini içeren saf ve değişmez ilahi bilinci temsil ettiğini hissedebiliriz.
Bakmayı bilene her yer şiir...
Şair, suların akışından şiiri yakalar. Çiçeklerin kokusundan şiiri yakalar. Ceylanın bakışından şiir üretir.
Perspektif...
Kâinatta bakmasını bilene, dinleyene her görüntü ve ses birbirini tamamlayan cüzlerdi sanki. Kırık aynayı yan yana getirince onlarca görüntü teke dönüşüyordu. Cüzler kül olunca resim ya da nakış kaybolup, ressam ya da nakkaş ortaya çıkıyordu. Kırıklar kalın bir perde olarak gözü yanıltıyordu. İnsan mânen yücelip yükseldikçe bir şehri bir tepeden seyredercesine küçük kalmaktan ve küçük görmekten kurtulup külliyatı kavrama imkanına kavuşuyordu.
Sayfa 145 - Otto yayınları·Kitabı okudu
Alıntı