Abdullah İhsan Yörük, bir alıntı ekledi.
Dün 18:43 · Kitabı okuyor · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

...Evet, Enver Paşa iyi bir askerdi ama Osmanlı tarihinin gördüğü en kalabalık orduyu başarıyla yönetebileceği anlamına gelmiyordu. Ordunun iaşesi sağlanamadı, konaklamayı düzenlemek konusunda beceriksiz kalındı. Bir milyon askere uygun organizasyon, kışla, sevk edecek demir yolu yoktu ve bu orduyla harbe girip, bu kışta da bu askerleri Sarıkamış'a sevk etmek zorunda kalındı. Dona dona gittiler, kışlık kıyafeti bile hazırlanamadı. Bu hususta hepsi dondu diye uyduruk bir tarih yazımı da var ki amatörler abartmayı severler. Elbette orada bütün ordu donmuş değildir. 18-19 bin kadar Rus kaybı vardı. Donan bir ordu bunları yapabilir mi? Deyim yerindeyse, o orduyu "General Kış" götürdü. Eğer hazırlıksız yakalanırsa doğunun kışı çok kötüdür, muharebe alanındaki askerlere düşmandan daha çok zararlar verebilir...

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 107)Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı (Sayfa 107)
Rojin Zelal Akkoyun, bir alıntı ekledi.
17 May 00:32 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Bu mektuplar sırf acıdan ibaret, sadece acı veriyor, dindirilemeyecek bir acı, olacak şey mi -üstelik giderek artıyor bu acı- kış ortasında ? Susmak, yaşamanın tek yolu; burada da, orada da. Kederle; olsun, ne çıkar? Uykuyu daha çocuksu ve derin kılar bu. Ama acı, uykunun -ve gündüzün- içinden geçen bir sabandır, dayanılacak şey değildir bu."

Milena'ya Mektuplar, Franz KafkaMilena'ya Mektuplar, Franz Kafka
Ulaş Can, bir alıntı ekledi.
10 May 20:30 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Yıllar süren yalnızlığım boyunca, tek başıma kaç kere kitap almaya gittim bilmiyorum. (Hafızam zayıf olduğundan değil, bunu çok fazla yaptığımdan, yani sayamadım senin anlayacağın.)
Gerçi, acaba hakikaten kitap almak mıydı niyetim; yoksa, belki bir nebze yalnızlığımı bana unutturur diye mi kitap alıyordum, bilemiyorum... Evde, okunmak için sırasını bekleyen dört kitap varken, bir beşincisini satın alıyor olmama bakılırsa, ikincisi daha yüksek bir ihtimalmiş gibi geliyor ama? Ama işte emin olamıyorum.
Ama belki, ismi bende saklı o büyük kitabevi biliyordur bunu; o at koşturası genişliğinde, raf raf dolaşırken takındığım hal ve tavırlardan, kendi kendime mırıldanmalarımdan bir sonuç çıkarabilmiştir belki? Evet evet, bir dahaki gidişimde soracağım bunu ona.
Tabii yalnızca kitap almaya değil, gitmekten hoşlandıklarım başta olmak üzere her yere yalnız gidiyordum ben... Sinemaya, denize, kafeye, kır gezintisine, vesaire vesaire. Fakat ne var ki, en çok da kitap almaya yalnız gitmek dokunuyordu. Hele ki mevsim kış, hava yağmurlu ve günlerden de pazar ise!
Dolaşabildiğin kadar dolaştığın, kah unutup kah anımsadığın yalnızlığını, o kocaman kitabevinin camdan duvarlarından dışarı bakarsın; önce gitme vaktinin geldiğini, sonra da evden başka gidecek bir yerinin olmadığını itiraf edersin kendine... Tam o esnada, telefonundan gelen sesi işitirsin; uzak, çok uzaklarda yaşayan birinden gelen bir mesaj olduğunu öğrenirsin baktığında ve de şaka gibi, alay eder gibi, yetmezmiş gibi, cevap beklediğini anlarsın bir de. Acı acı gülersin. Ve o güzeller güzeli kitabevini, birbirinden güzel kitaplarla dolu rafları süzersin son bir kez...
Devamında ise eve dönüş yolu başlar ki, en az gelişi kadar meşhurdur. Meşhurdur, zira ilk yazdığım kitabın 172 ve 173. sayfasındaki "yoklama" olarak adlandırabileceğim yazı, bu geliş-gidişi anlatır. Ama bunu da, yalnız ben bilirim. Ama bu kitapla birlikte, artık herkes öğrenecek!

Neyse, eve gelirim. Çay, kahve, pencere ve varsa kafamda bir şeyler, onları yazarım. Yoksa, ya da canım istemiyorsa yazmayı, internetten bir film seyreder yahut sosyal medyada pineklerim. Ardından da kitap okuma vakti gelir... Odamda yalnız, yatağımda yalnız; odamda bazen birileri olur lakin yatağımda hep yalnız (ama o mevzuya girmeyelim) okuyabildiğim kadar okurum.
Zaten çoğunlukla geceleri ve odamda-yatağımda kitap okurum ben. Nadiren de metro, otobüs, dolmuş veya vapurda. Tabii oralarda da yalnız; çünkü, oralarda, yanıma oturanları, "yoldaş" olarak kabul etmem... O kitabı, o kişilerle beraber mi aldım ki ben? Hayır. Demek ki yoldaşım değil onlar!
Her neyse, şimdi bütün bunları sana niçin anlattım biliyor musun? Öyle ya, nereden bileceksin; yalnız kitap almaya gitmenin ne demek olduğunu ne bileceksin ki sen! Nitekim o yüzden ve bu rahatlık içinde konuşuyor ve "Bekle beni" diyorsun ya. Sen bekleyen ol, ben bekleten. Bekle beni... Sanki bütün bir ömrüm birilerini ya da bir şeyleri bekleyerek geçmemiş gibi. Bekle.
Ancak gelgelelim, üzgünüm, inan üzgünüm, ama bekleyemem. Evet belki sen beni, kitaplar da seni bekleyebilir ama, ben sizleri bekleyemem.
Çünkü bir kitabın ayraçsız olması misali basit değil bu. Veya kapsız olması, kokusuz olması, bünyesinde hatalar barındırıyor olması gibi de değil. Çok ciddi. İnan çok ciddi. Yani bir kitabın, hiç okurunun olmaması kadar ciddi! Şimdi anlatabildim, değil mi?

Rüya Ağacı, Ulaş CanRüya Ağacı, Ulaş Can
CEYLAN, bir alıntı ekledi.
07 May 09:08

Ne kadar tanıdık..
Yazar, Avrupa'da geçirdiği sanatla dolu yılların ardından yolunun Anadolu'nun güneydoğusunda, yolu ve elektriği bile olmayan bir dağ köyüne düşmesini ilk etapta bir talihsizlik olarak algıladı. Ancak zamanla bu düşüncesi değişecek ve "zorunlu sürgün"ünü bir talih olarak algılayacaktı.
Neticede burada geçirdiği kış süresince kendini ve bildiği her şeyi sınaması için yeterli vakti olacaktı.

Notos - Sayı 69, KolektifNotos - Sayı 69, Kolektif
İarea, Zaman Makinesi'ni inceledi.
04 May 11:20 · Kitabı okudu · 2 günde · 8/10 puan

Hello arkadaşlar,
Daha önce Cesur Yeni Dünya ve 1984'ü okumuş biri olarak bu kitabı iyiki onların yanına katmışım.

Wells, insanlığın ve dünyanın geleceğini kendine dert edinmeyi görev bilmiş yaramaz bir çocuk edasıyla yazmış bu kitabı.
Bu kitabın ana karakteri Zaman Gezgini açıkca Ford ve Büyük Birader'den sonra biraz hafif kaldı benim için. Kitabı okurken yer yer beyaz yapışkanımsı canlılar yüzünden mide bulantısıyla karşı karşıya kaldım hassas bir kitap ayarlarıyla oynayınca içinizden geleceğe dair distopik paragraflar dökülüyor. Zaman gezgini bir cismin gerçek olması için üç değil dört uzantıdan bahseder. Dördüncüsü adından anlaşılacağı üzere "ZAMAN" dır. Zaman boyutunda bilincimizin hayatımızın sonuna kadar kesik kesik ilerlemesi olarak tanımlıyor.
Her şeyi acele yapıvermenin hata olduğundan bahsediyor. Doğru söze ne denir. Acele işe şeytan karışır diye boşuna dememişler. Evren bile bu kadar kusursuz bir düzen ve uyum içinde ilerlerken acele yapıvermek her şeyin mahvolmasına yol açar, hatalarımız acele alınmış kararlarımızın sonucudur çoğunlukla.

İlerleyen zamanı ya da bundan Sekiz yüz iki bin yedi yüz bir yılını düşünürsek bu süreçte artık insan insana kayıtsız kalacak ve insanlıkdışı soyu ise insanlıktan çıkmış bir dünyaya evrilecek. Her ne kadar varsayımlar dâhilinde gitse bile eser sizce insan artık insan dışında başka şeylere bağımlı hâle gelmedi mi? Bir telefon insanın veremediği şeyleri veriyorsa madde olana mana olandan daha çok bağlandıysak?? Kaygısızlık belki gelecek dünyanın köküne kibrit suyu dökecek. İnsanlar yavaş yavaş olayları normalize ederek olup bitenlere nötralize yaklaşırken daha iyi bir dünya nın hayalini kurmak mümkün gibi görünmüyor. Her şeyin dengesi bozulmaya başlıyor. Sık sık büyüklerimizden şu kelimeleri duyuyorum; eskiden kışın kış yazın yaz olduğunu bilirdik şimdi mevsimler hangi mevsim belli değil. Doğanın dengesi bozulurken insanın olduğu gibi kalmasının bir yolu olabileceğini düşünmüyorum. İnsan kendi genetiğiyle kendisi oynuyor. Tükettiğimiz gıdalar bile beyin kimyamızı, fiziksel ve ruhsal sağlığımızı çok çabuk bozabilirken duygularımız ve bilincimiz ve boyutları algılamamızın aynı kalmasının oluru var mı?
Yabancı bir dünyanın ortasında belki gelecek nesiller kendilerinden daha devasa yengeç ve böcekleri bile görebilir. Duyguları mekanikleşerek bir çocuk zekasına dönüş olabilir. Kayıtsız, cinsiyetsiz, dertsiz, tasasız. Kaygı, dert, tasa olmayan çok güzel bir toplum. Ahmak birer yaratık olabilir mi insan sekiz yüz iki bin yedi yüz bir yılında?? Belki daha erken.
Hayvanların soyunun tükendiği yeni yaratıkların türediği bir dünya olsa bile ancak bizim eserimiz olabilir. Zaman ilerledikçe her şeyin organiğini veya el değmemişini aramaya başlamamız bilinçlenmeye değil kötüye gittiğimizin işareti. Her şey organik ve katkısız olmalıyken azınlıkta kalıp aranması sonucu acı verecek bir durumdur.

Aile kavramının uçup gitmesi, ilgisizlik, cinsiyetleri birbirinden ayıran cilt dokusu ve davranış biçimi farklılıklarının hepsinden yoksun insanlar, farklılıkların ortadan kalkması hepsinin birbirinin tıpkısı olması. Gelecek dünyaya gitmeye gerek yok estetik kaygısı ile insanların yavaş yavaş birbirine benzediği birinin diğerinin kopyası dudak, burun, kaş ve vücuda sahip olduğu ileri zamanlarda daha hızlı ilerleyeceğini bilmemiz gerekiyor. Slikonlu dudaklar, yay gibi kaşlar, hokka burunlar tek tip olmaya emin adımlarla ilerliyoruz.


Daha ileri bir dünyada insan belki de kendi türünden tamamen ayrışarak ilgisizliği ile bu dünyaya yabancı bir hayvan olacak. Kendi türünden biri can verirken umarsızca geçip gidecek ve tüm duygulardan ayrışmış olacak kim bilir! Varsayımlar bile ihtimaller dahilinde olduğu hâlde şu an yaşadığımız dünya gelecek için sağlam ipuçlarını elinde bulunduruyor.

özlem, Bir Yazarın Günlüğü'ü inceledi.
 21 Nis 23:18 · Beğendi

(Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


Durun!! Durun!!
Kalkmış olamaz tren…
Anlatacağım neden geç kaldığımı..
Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
...


Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
Anlatacağım neler olduğunu…



Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

Kapı açıldı,
Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

Lütfen, diye karşılık verdim.
Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
Durun! dedim..
Ben de gelmek istiyorum.
Lütfen..

Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

...

Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
İsmi nedir? diye sordum..
Tebessümle, malum kişiye bakıp,
O mu? Bay A demeniz kafi.
Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
Sizi sevdim!
Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
Kimsiniz Sayın Özlem?
Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

Kararlı duruşuyla yola bakıp,
Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
Daha birçok şey?..

...
O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
Biliyor musunuz Sayın Özlem..
Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

Uzun zaman?
Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
Kimsiniz Sayın Özlem?


Gitmeliyiz Efendim!!


Bir kilit, bir sessizlik..
Bir kalabalık..
Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
Yazarın yanındayım.

Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
Yolculuk bu sefer başlamıştı.



… Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
Hayır, hayır dedim..

Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

Masal bunlar!
Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
Yoksa Rus musunuz?

Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

Ya Ruslar? dedim.
Bir Rustan dinlemek isterim..


Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
Yoksa..
Yoksa?
...



Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
Özgür müyüz? dedim
Alaycı bir dudak büküşle:
Özgürsünüz tabii..


...


İdam sehpasındayız.
Yavaşça merdivenleri çıktık.
Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
Konuşabildiğim sadece bu.
Gözlerimizi bağladılar.
Ölecektik.

Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

… Ferman uçuştu,
kelimeler henüz okunmadan..
O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

Yaşıyorduk..
Yaşıyor muyduk?


...

Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
Hepsinin doldu zamanı.


Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


Bir uykudan uyandık yazarla,
Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



Yollara düştük birlikte..
Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
Halkım diye kalbini tuttu yazar,
Düştü kalemi..
Nefesi azaldı.


Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
Elleri buz gibiydi…


Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
Belki sonra, dedim gülümseyerek..

Yoo bu sefer konuşulmalı..

Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
Anlatmalısınız. Kimsiniz?
Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
Kalbiniz…


Kolumdan tuttu. Hayır!
Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




Peki...


Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
Konumuz bu değil.
Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
Barındırmaz ama tek bir farkla!
Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
Daha biraz önce bahardı halbuki.
Demek öyle..


Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
Gözlerine baktım..
Yıldızlar parlıyor, dedi..

Kimbilir…


Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
Esaret miyim?
Özgürlük nedir? Nerede?
Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
Durmalısınız! dedi.
Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
Yollar.

Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
Gayet eminim,
Aslolan, İnsan olan.



Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
Zira Dostoyevski hastaydı.

Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

" İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

… Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


… Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
İnsan…




Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

Hayat bu belli mi olur?



Yollar mı Sayın Özlem!
“ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
Gözleri düştü yazarın,
Sessizleşti..

Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
gelin benimle…

...

Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
Lazım olabilir diye…


Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
İlk, farklı ve kıymetli.



Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
Unutulmaz dedim..
Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

Uzaklaştık…





Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
Avrupailer!
İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
Öldürülüşlerini hissettik..

Boynum,
Sızladı.




Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
İnanıyorum..

Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

...


Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
Yolun sonunu görebiliyordum.
Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
Kuşattı yazarla çevremizi..
Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
Yolun sonunu biliyorum.
Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
Kaleminle..
Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
İki İnsan olarak..






Üstüm başım bu yüzden böyle,
Saçlarımdaki örgüler açılmış..
Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
İşte bu yüzden geciktim..

Geciktim mi sahi!?



Trenin düdüğü çalar..
Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

Dostoyevski Nerede?




Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
Bir Yazarın Günlüğü,
Bir İnsanın Günlüğü,
Bir Tarihin Günlüğünden..
Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


….


Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

Melodiler konuşsun efendim..

https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

Kitap sadece okunmaz..
Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


...

Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
Asla pişman olmayacaksınız…


Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
Kalbinizin atışıyla…


Ne diyorduk...



Dostoyevski İnsandır!!
Dostoyevski Adamdır!!


Bu güzel etkinlik için Sevgili Quidam 'a,
Işığım İnci Küpeli Kız 'a ve
Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
Saygı ve Sevgilerimle :)

Tuco Herrera, Şimdiki Çocuklar Harika'yı inceledi.
 18 Nis 00:11 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

BAZI ÜRÜNLER FABRİKA ÇIKIŞI İTİBARİYLE "ARIZALIDIR" !!!

Aslında bu değil , Aziz BABA 'nın bambaşka bir kitabına inceleme yazmaktı amacım.. Sevgili İnci de bu kitaba bir inceleme yazmış ..Okudum ..Pekte güzel , duygusal bir inceleme olmuş.. Bizim kalbimiz adamantinle kaplı , pek tabii nüfuz etmedi öylesine çok ..Bilmem belki de kendim evli olmamamdan kaynaklıdır ..Çoluğum çocuğum yok ..Herneyse bunu toplum bilimciler, sosyologlar falan tartışsın =)) İncelemenin altına duygusal yorumlar ve hayrolsunlu mesajlar döşeneceklere not : Umrumda dahi değil .. Benim kendi yargılarım çok daha ayrı .. Herneyse okudum incelemeyi.. Beynimde şimşekler çaktı , 15000000 volt geçti o an beynimden.. Ulan ben bunu daha önce niçin düşünmedim diye.. Buyrun başlayalım ..

Bu da kısmi bir incelemedir .. Yılların kendimce sorulan hesabıdır .. Bir bakıma gavurun deyişi ile PAYBACK 'tir .. Hem kendim ile , hem de ailesel bazda hesaplaşmadır..

Sevgili ailem ,

5 bilemedin 6 yaşımda ya var , ya yoktum .. Kuran kursuna gitmek istiyorum dedim .. Gık demedin ..Gittik ..Kur'an değildi ( sonradan onu da öğrendik gerçi ama ) , arapçaydı bize öğretilen .. Elifler bilmem neler falan kaldırmadı kafamız .. İyi bir zopa yedik haliyle imamdan kızılcık sopasıyla ..Hemen firar verdik tabii.. Bize göre değildi o yaşta, o öğretilenler .. İşin aslı, yani tüm bu anlatacaklarım aslen ilkokulda bir kış mevsimi , bir cuma günü akşamında başladı .. Bilenler bilir .. Cuma akşamı yağmurlu havada (akşamcılar el kaldırsın!) istiklal marşı okuyarak karanlık servislerde eve geri dönmek ve evde TRT ' de yayınlanan akşam bülteninin , tartışma programlarının kahrını çekmek.. Bu kahrın sözlük karşılığı yok sözlüklerde.. Sanırım bunun bilinciyle ve dersten çıkmış olmanın da verdiği rehavet ile her ne yapıyordumsa artık (aklımda da değil) , arkama baka baka koşarken kafa kafaya çarpıştığım bir cocukla kendi BİG BANG ' ime gark olmamla gözümde yıldırımlı yıldızlar çaktı ve olaylar böylece start aldı .. Gözümün üstünde ayrı bir uydu , ayrı bir ikinci kafa oluşmuştu .. Gözüm kapandı pek tabi doğal olarak ..Bindim servise ..Uranyumlu varillerde kundaklanan , polonyumla marine edilmiş ,"Tepenin Gözlerindeki" filminde radyasyonla mutasyona uğramış mutant madencilere dönmüştüm .. LÜTFEN BAKINIZ : https://tenor.com/...aveeyes-gif-10086996
Sağ gözüm kapanmıştı kapanmasına ama bambaşka bir ışık, ferle doldurdu o an o gözleri.. Ortaokula giden ve benden baya baya büyük bir kızın resim dosyasının arkasına yapıştırdığı İron Maiden " KILLERS" albüm kapağına (https://i.hizliresim.com/YgAONA.jpg ) bakmaktaydım o an .. ( Sevgili Necip Gerboğa , beni bir dinleyen olarak ancak sen anlarsın.. ) Aklım başımdan gitti tabii..Bu nasıl bir çizim, bu nasıl bir dünya idi ? Almıyordu kafam Cin Ali evrenindeki çöp adamlardan sonra böylesi bir güzelliği .. Bir yandan kıza bu ne diye sorup terso cevaplar alıyorken, eve gidene kadar gözümün üstündeki şişlikler insin diye 3+1 dualar (3 kulfu 1 elham) okuyordum .. İnmedi tabii..Geldim eve ! "Allah iyiliğini versin senin! - bu ne hal - sen adam olmazsın - bir gün de yüzüm gülsün - ne günah işledim de bunları görüyorum" lara müteakip dayaksız ve zopasız o geceyi atlattık ..İstirahatgahımıza yatırıldık ..Gözümüzde merhemler , aklımızda albüm kapağı ile .. Şu an çok iyi biliyorum ki , karanlık sabırlıdır .. Tohumları atar ve bekler .. Çünkü bilir ki ,en ufak bir ışık kötülük tohumlarını yeşertecektir.. Ben de biliyordum ..Muhakkak bir gün "Eddie" ile yollarımız kesişecekti.. Ama devir yokluk devri .. Para yok, pul yok .. Kaset ütopya , kasetçalar bir imkansız düş..Gel zaman git zaman , okul yolu düz gider , el ele el ele verin çocuklar derkeeeeeeen , Gorki' nin Çocukluğum incelememde
( #25196704 ) bahsettiğim gibi ben de METAL ile tanıştım en nihayetinde..

Sonra ne mi oldu ? Sonrası bir Anadolun kasasına , Maserati motoru takılması ile açıklanabilir ancak (Maserati' nin amblemine dikkat!) ..

Sevgili Babacığım ,

Yıllar yılı sende şeker varmış.. Bilemedik ..Sen de bilmiyordun..Sofrada gelmemiş tuzluk için cinnetler yaşanırken , geç koyulan bir çay için cehenneme portallar açılırken .. Hiç sorgulamadık ..Sorgulamadım .. Sen tokat attın .. Ve kendince de haklıydın .. Bense kendimce haklıydım ..TOKATA KARŞILIK ROKET ATTIM! (bugün olsun bugün de atarım!) .. NON SERVIAM bizim mottomuz !! Kendimce ben de haklıydım .. Ama sen de haklıydın .. Hep istediğim dağ bisikletini aldığın gün camdan aşşağı attığında (kardeşimle paylaşmadığım için zohahahaha =)) ) , sesini çok açıyorum diye bana aldığın müzik setini işte o bisikletin yanına yolladığında , dişimden tırnağımdan artırdıklarımla mail order yapıp yurt dışından sipariş ettiğim kasetleri kırdığında da haklıydın ..

Sevgili Anneciğim ,

Babam gibi sen de bir işçiydin .. Sözde "mübarek" ve hak yemez hükümetler döneminde ordan oraya sürdüler seni SOLCU diyerek.. Öğlen tatilinde alırdın beni okuldan .. Beni aldığın için yemekte yiyemezdin .. Okuldan aldıktan sonra beni , kaçırdığın öğle yemeği yüzünden nice aç kaldın.. İstedin ki okuyayım .. Kendince haklıydın .. Ama sayısal değil , sözeldi , dil üzerineydi benim zekam =)) Sen inat ettin ..Buna karşılık ben de inat ettim =)) Sonuçta benim dediğim oldu .. Ben kazandım!!! 3 kez üniversite ve bölüm değiştirdim =))

Bir akşam üstü evden ekmek alıyorum diye çıkıp , dışarda bizim tayfaya rastgelip 2 hafta Eskişehir' e gidip , geri döndüğümde ders çalışmaya gittim dedim mi (YERYÜZÜNDE BÖYLE BİR YALAN YOK!!! ZOHAHAHAHA =) )? Orlarda donmuş Porsuk Nehri' nin üstünden geçecem diye 20 tane birayı buzun kırılması ile nehre kurban verdim mi ölümden dönüp? Otostop çekip konsere mi gitmedim ? Erkin Koray ' la tanışacağım diye İzmir sokaklarında mı yatmadım ? İstanbulda otobüsü kaçırıp Esenlerde mi pineklemedim bir kış gecesi ..Çantamda üniversite sınavı giriş formu varken ve bu formun son veriliş gününde gezdiğimiz takla atan arabanın içinden mi çıkmadım .. Daha sayamadığım nicesi ..Evet! Hepsini yaptım ! Bugün olsa yine yapardım ..

Siz ve geri kalan tüm "NORMAL dediğiniz toplum bireyleri " ile ben apayrı bir düzlemdeydik .. Bugün ben sizi anlamış bulunuyorum.O zaman da anlamıştım .. Çok kızıyordum ama anlamıştım yine de .. Sizin beni anlamanıza imkan yoktu .. Bugün de yok ..Size 6 tane hızlı içilmiş KIRMIZI TUBORG üstüne canlı, en ön sıradan Motorhead ACE OF SPADES dinlemenin zevkini ben nasıl anlatayım ?!?! =)) Plak , cd , flyer ve t shirt alıp kolleksiyon yapmanın zevkini nasıl alabilirsiniz ki? Bir albümün çekme kasetini almak için , o yoklukta ,internet denen şey yokken teee İzmirlere otostopla gitmenin bugün dahi mantıklı bir açıklaması yok sizin için ! Ya da mail order yapıp bir heyecanla alacağın bir t shirt ya da cd yi HEYECANLA BEKLEMEDİNİZ SİZ !! İMKANSIZ BU !!! Siz o gün de haklıydınız bugun de haklısınız.. AMA ben de öyle!!

Nerden nereye geldik .. Okuduğunuz bu kitap , bir ebeveyn için elzemdir .. Okunmalıdır .. Büyükle büyük , küçükle küçük olabilmektir anlatılmak istenen .. Ben babamdan ileri ama OĞLUMDAN GERİYİM ' dir yansıtılmak istenen .. Tıpkı Killa Hakan ' ın sözlerine yansıttığı gibi...

Zaman çabuk geçer, anlamazsın bile olur derdin
Bir daha geri dönüp baştan başlamak için neler verirdin
Yaşanacak çok şeyler var kulak vermesini bi' öğrenin
Oturup kalkmasından belli olurmuş derler Güngören'in

Zurnanın zarıldadığı kısım .. Metalci bir çocuğun varsa ve o felsefeyi canı gönülden almışsa , yapacak çok bişey yoktur .. Sen istersin , AMA O İSTEDİĞİNİ YAPAR ..ÇÜNKÜ BAZI ÜRÜNLER FABRİKA ÇIKIŞI İTİBARİYLE ARIZALIDIR!!!

Son söz : burdan beni zopalayan o "imama" canı gönülden teşekkürlerimi bildirmeyi bir borç bilirim.. sonsuz TEŞEKKÜRLER SANA !!! =))

Tıpkı Ace of Spades ' te Motorhead 'in dediği gibi ..

If you like to gamble, I tell you I'm your man
You win some, lose some, ALL THE SAME TO ME!!
The pleasure is to play, makes no difference what you say
I don't share your greed, the only card I need is the ACE OF SPADES!
ACE OF SPADES!
Playing for the high one, dancing with the DEVIL
Going with the flow, it's all a game to me
Seven or eleven, snake eyes watching you
Double up or quit, double stake or split, the Ace of Spades
the ACE OF SPADES!
You know I'm born to lose, and gambling's for fools
But THAT'S THE WAY I LIKE IT BABY
I DON'T WANNA LIVE FOREVER!!!

KOPSUN KAFALAR !!!!

https://www.youtube.com/watch?v=_vvp8G44PNA

fulden ufacık, Yeni Dünya'yı inceledi.
08 Nis 19:08 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sabahattin Ali, Yeni Dünya eserinde yazmış olduğu öyküler ile sizi yaşadığı dönemin Anadolu topraklarına götürüyor. Öyküleri okuduğunuzda yüreğinizin tam ortasında oluşan yumruyu yutkunsanız bile gideremediğiniz zamanlarda oluşan o etki ile sizi selamlıyor. İşte onu Sabahattin Ali yapan bana göre bu. Ne yaşarsa yaşasın o kendi bildiği doğruyu halkına haykırmak ister. Çünkü ülkesini yaşanacak bir yer yapmalıdır. Yanlışları söylerek doğrulara ulaşılmalıdır.


Çıkarların çatışması halkın güçsüzlüğü ile zenginlik ya da halkın güçsüzlüğünü kullanma da diyebilirim 1930 yıllarda da olduğunun en büyük kanıtı bu eseri. Bu kanıtları göstererek anlatarak halka ulaştırmalıydı Sabahattin Ali. Yoksa aldığı nefes ona zor gelecekti. O yazmalıydı. Yazdığı öykülerde de doğruları aktarmalıydı.


Bu eserde bulunan on üç öykü de sizi içine çekecek sizi 1930 yılların Anadolusu'na doğru yolculuk yaptıracak. Bu yolculukta manevi değerlerden tutun da toplumsal sorunlara kadar öykülerinin içine serpmiş. Serperken kendine has hüznü de eksik etmemiş. O hüznü bulup okurken yüreğinizde hissetmenizi istemiş. Bana göre de bu hissi okuyucularının da hissetmesini sağlamış.


Gelelim içindeki on üç öyküyü ayrıntılı incelemeye:


İlk öykü Asfalt Yol. Beni etkileyen öykülerden sadece biri. Öykü bittikten sonra Sabahattin Ali'nin yarattığı o sarhoşluk etkisiyle kitaba baktım. Beni sarsan ve sorgulatan öyküleri okumayı çok seviyorum. Konusuna gelecek olursak; Yeni atandığı köye doğru yola çıkan öğretmen, köye gelirken kullanılan yolun kötü olması nedeniyle ve bu yolu halkın istasyona gitmek, işlerini halletmek için kullandığını görünce köylü ile konuşarak yolun yapılması için gereken yerlere bildirge (mektup) yazmaya başlar. Çıkarların çatışmasını bu öyküde derinden hissediyorsunuz. Halkın refahı mı önemli yoksa para mı? İşte bunun cevabını bu öyküde anlatmış yazar.


İkinci öykü Hanende Melek. Kahvede şarkı söyleyerek geçimini sağlayan esmer melek'i her gün izlemeye Hüseyin Avnı adında sarhoş bir adam gelmektedir. Melek'e bir sürü hediye alan Hüseyin Avnı ailesine bakmayan biridir. Onun için önemli olan kadınlar ve içeceği rakıdır. İki aydır Melek'e takık olan Hüseyin Avnı'nın sabrı taşmış bir şekilde onu sahnede izlemeye başlar. Melek'in sahnesi bittikten sonra yaşanacakları anlatır bu öyküsünde.


Üçüncü öykü çaydanlık. Hasatnede mahpuslara ayrılan bölümünde hasta olarak yatan kahramanın ağzından anlatılır. Kahraman bu odada yaşananları kaleme alır.


Dördüncü öykü Ayran. Beni en çok etkileyen öykü Ayran oldu. Küçük Hasan'ın yaşam mücadelesini okurken gözlerimde yaşlar ile Adaletsiz Dünya'yı hatırladım. Küçük hasan beş yaşındadır. Kendisine ve evde onu bekleyen iki kız kardeşine ekmek alabilmek için ihtiyar keçinin sütünden yaptığı ayranları köyden uzak olan tren istasyonunda satmaya çalışmaktadır. Annesi onların yanına sadece haftadır bir gelmektedir çünkü köydeki diğer evlerde temizlik yapmaktadır. Bir kış günü Hasan'ın bir kara ekmek için ayran satmaya gittiği günü okuyoruz bu öyküde.


Beşinci öykü ısıtmak için. Konya'da Küllükbaşı'nda Ermeni kadının yanında kalan kahramanın hayatı sıradan bir şekilde ilerlerken bir gün çamaşırlarını yıkatmak için çağırdığı hayatın onu yaşlandırdığı kadın ile hayatına uykusuz geceler girmeye başladı. Elinizden bir şey gelememesinin yarattığı suçluluk duygusunu kendine has diliyle anlatmış Sabahattin Ali.


Altıncı öykü Uyku. İki arkadaş Yıldızeli'nden Sivas'a gitmek için gece yarısı gelecek treni beklemek yerine sık sık geçen kamyonlardan biri ile gitmeye karar verirler. Bindikleri kamyonda yaşadıklarını anlatır.


Yedinci öykü Selam. Bursa'ya bir ahbabını görmek için yola çıktığında Orhangazi'deki İznik Gölü'nün manzarası onu kendine çekmiştir. Bu yüzden oradaki bir otelde bir gün kalmak istemiştir.


"Bende sahiden akıl yok..." diyordum. "Uzaktan erimiş kurşun gibi parladığını gördüğüm bu su beni yolumdan alıkoyuyor. Düşünmüyorum ki, o su, ancak uzaktan çok güzeldir. Onunla yakından temas etmek, bir sürü küçük, fakat yekûnu büyük münasebetsizliklere katlanmaya mecbur olmak demektir. Yaşım otuzu geçti. Bu manasız heveslere oyuncak olmanın bir macera telakki edileceği yaş değildir. Küçük şeyler için büyük fedakârlıklarda bulunmayı kabadayılık telakki edecek değilim ya?"


Ertesi gün otobüsü beklerken tıraş olmaya karar verir. Berberin anlattığı Yusuf'un olayını dinler. Olayın etkisi ile otobüse biner.


Sekizinci öykü Bir mesleğin Başlangıcı. Anlatıcı ve arkadaşı Sivas'a gelirler. Arkadaşı folklor, halk bilim tetkikleri yapmak için hikaye ve şiir toplaması gerekmektedir. Arkadaşının bu tuktusundan dolayı tanıştığı Koca Recep'in mesleğe başlama hikayesini dinler.


Dokuzuncu öykü Bir Konferans. Köyün okulunun açılışına gelen şehirliler okulu gördükten sonra köyü gezmeye karar verirler. Katılanların içinde bir iktisatçı vardır. Köylüye kooperatifler ile ilgili konferans verir.


Onuncu öykü Yeni Dünya. Köy düğününde yaşananlar anlatılmaktadır. Köy düğüleri gece-gündüz misafirler ile sürer. Bu düğünde de şehirden gelen misafirlere adetleri öğretmek için saz eşliğinde kaşıklar ile oynaması için Yeni Dünya'yı çağırırlar. fakat o artık yaşlı ve çirkindir ama bu meselğini yapmasına engel degildir. Yeni Dünya'nın son anına kadar mesleğini yapmasını okuyoruz.


On birinci öykü İki Kadın. Kerim ağa hasta olup yataklara düşer. Ona da iki karısı bakmaktadır. Kerim ağa çok zengindir ancak cimrinin tekidir. Karılarına bile az yemek yedirir. tabi Ağa yataktan kalkamaz ve ölür. O öldükten sonra iki kadının yaşadıkları anlatılır.


On ikinci öykü Sulfata. Bulunduğu kasabanın orada ormanlık bir dağa çıkan anlatıcı, bu dağda yolu şaşırır ve Mustafa ve sıtma hastası olan eşine rastlar. Onların yaşadıklarını okudukça tüyleriniz diken diken olacak.


On üçüncü öykü Hasanboğuldu. Buöyküde aşkı için her şeyi yapacak olan Hasan'ın efsanesi anlatılır.