• Kış.
    Her yıl, ilk kar yağdığı gün aynı şeyi yaparım: Sabah erkenden, sırtımda pijamalarımla evden çıkar, soğuğa karşı kollarımla bedenimi sararım. Araba yolu, babamın arabası, duvarlar, ağaçlar, çatılar, tepeler karla kaplıdır.
  • Kitabı 5-6 sene önce bir kış gününde okumuştum. İçimi ısıtan beni derinden etkiyen bir kitap olmuştu. Hatta bir kaç sene içinde tekrar okuyabilirim.Bu kitaptan sonra Kristin hannah ın çoğu kitabını almıştım.Henüz onları okumadım ama 2019 senesinde hepsini okumayı hedefliyorum.
  • III

    Madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
    Al bu taşlar senin olsun… O halde ve bundan böyle
    Bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
    boşluğa bağırsınlar, birlikte;
    Kan kusacağız.
    Kan kusacağız.
    Madem dünya bunca zalim
    Madem yakışmıyor kalbimize.

    Bütün davullar gümlesin
    Boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
    Boşluğa böğüreni
    Vursunnnn.

    Bak! nasıl kan kusuyor külde uyuyan
    Dünya görsün.

    IV

    Her kezim ben
    Küle ne öğretebilirse hayat
    Onu öğretti bana da.

    (…)
    Ben külün içinde çok uyumuşum.
    Ben külün içinde çok uyudum.
    Ben külün içinde çok uyudum.

    II

    İçerde tıkanan çığlık dışarda inliyor
    Sabaha karşı
    Uyku kabul etmiyor beni
    Dışardan bir yerden uzuuuuunnnnuzun
    Bir inilti kopuyor.
    İçimde zulmün duvarları.
    Uykuuuuuuuu
    alsana beni koynuna.

    Kalktığımda,
    Banyoya seyirttiğimde gözümden sesler boşanıyor.
    İçerde,
    sonra bu sessizce akan yaşlar senin, diyor. İçimin duvarlarında
    bu taşlar oturuyor,
    çıkaramadığım bir ses var, benden onu çıkarıyor,
    Taşın sessizliğinde:
    Kalın, ilkel, boşluğa doğru, gecenin kovuğundan
    Dışşşşarı doğğğruuuu:

    Seni bu yalan dünyaya saldım sonunda
    acıyor çoooooookkkkkkkkkkkkk,

    VI

    Ben seni hep sevgilim ben seni hep
    yüzünden geçen dalgalardan okudum.
    Gözlerine sevgi okudum ellerine şefkat okudum
    Annen seni inkâr etmişti
    Aldım etime dokudum.

    V

    Yanmamı bekleme benden
    Ben ne çok yandım, biliyorsun.
    Yanamam ben yanamam
    yanamam küllerim uçuyor.
    Rüyamda sapladığın jiletler etimde
    Kanamıyor acımıyor.
    Acımıyor
    Bu dünya buz, bu buz
    zzzzzzzzzzzda
    Hiçbir şey acımıyor.

    Bunlar yalan,
    Yalan söylediklerim
    Yalan söylediklerin
    Bunlar sadece dünyaya yakışıyor.

    Küldüm ben zaten
    Küldüm zaten küldüm zaaaateeeen
    Kalmışsa eğer
    Külün içinde şimdi insanım
    uyanıyor.

    Dünya görsün şimdi.
    Bembeyazzzz
    dünya.
    Yoluna baş koyup buzzzdaaaaaaa
    Kan kusanı.

    I

    Tek tek dururken onlar
    Öbürü henüz yanına gelmemiş olanı çağırıyor:
    O ikisi yan yana, alt alta geldiklerinde
    Dünya böylece daha geniş oluyor.
    Biri ötekine ateş sunuyor
    ve eski kitaptan çıkıp başka bir anlam
    oldukları gibi oluşlarını da beraberlerinde taşıyarak
    çoook eski bir kitapta, ısınsın diye
    masalı tetikliyor
    ama yine de olduklarının ötesine taşan bir başka masal oluyor.
    Öbürü, henüz yanına gelmemiş olanı çağırıyor:
    Masal mıydılar, soruyor…
    Maaaasssssssaaaaallllllllllllllll…

    VII

    Dünya ne ki sevgilim,
    benim sana yaptığım kubbe yanında?
    Düşsün, olsun, bırak,
    içinde yıldızlar patlıyor.
    Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
    İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda.
    Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
    Yoluna baş koymak diyoruz
    Biz barbarlar buna.

    VIII

    Kırdım, evet, o yalan mekânı kırdım
    Çıksın diye ortaya
    Çırrrrrrrrıııllçıpplaaaaaaak:

    Sen benim yuvamsın,
    Yuvanım ben senin.

    IX

    Beni bilmediğim bir dünyaya attı…

    Bir cümlem yok darrrrrğğmadaaaaaaanıım, bundan.

    Bir düşümüz vardı, “birlikte yaşamak” koymuştuk adını,
    çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.
    Beklemeeeeeeeee.
    Mutfakta reçel yapan iki kadın. Kırmızı biberleri filan.
    Rüzgâr alan biraz tepe bir yer. Bakınca, iki yandan da
    uffffffffffffuk filan.
    Dünya yuvarlak değil de hafif elipsmiş gibi.
    Kaldı ki iki kadın, dünyanın yuvarlağını zaten anlamayan.
    Böyle. Kendime inandığım gibi inanmıştım ona da.
    Aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek, aaaaaaah
    Bir inançtı desem.
    Bu kadar dağılmam kendimi şimdi
    bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem, bundan.
    Ne söylememi bekliyorsun
    Hava aldıkça sızlayan bir diş var içimde.
    Susmam bundan, konuşmam bundan.
    Ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.
    İnsan olmuştum ilk o zaman.
    Ya da bozmuşlardı beni yenidoğandan.
    Kendimi acıya teslim ettiğimde hatırladım,
    ölünmüyordu, hatırladım.
    Ölünmüyoooooorrrrrrrrrrdu.

    XI

    Acı çekerken de adil ol, diyor bana.
    Adil ol. Sen değil misin inanan
    hayatın büyük bir kader olduğuna,
    kaderi yönlendirmek bile o büyük Kader’in
    içindedir filllllllllllan.
    O yüzden şimdi adil ol.
    Sus. Söyleme böyle şeyler! Adil ol.

    İnanmıyorsun değil mi?
    Beni bilmediğim bir dünyaya attı,
    diyyyyyyyorum.

    Diyorum ki,
    Sözde kalıyor her şey. Sözzzzzzzzde kalıyor.
    Bir de bana adil ol, diyorsun.

    X

    Ey duymayan insanı,
    Ey hayat dedikleri büyük kusur.


    Ey kimselere değişmediğim
    Ayrılığın neden bunca ağır?

    Hani adalet?
    Bir kasım’dan öteki kasım’a
    Bir yanım kör bir yanım sağır.

    XIII

    Darmadağınım.
    Darmadağğğnıııımmmm ve
    Hepsi burada; Aprın Çor Tigin
    Haşim, Kadı Burhaneddin
    Hepsi burada, kör, topal, haşin
    Bağğğğrrrrıyorlar:
    Bırak soğusun,
    Bırrrak soğusssuuun
    bırak soğusun parçaların
    tekrar bitiştiğinde
    başka bir şey olacaksın.

    XV

    Ben başka bir şey olmak istememmm
    İstemedim başka şey.

    Sabırla sevgilim sabırla
    Acılarımız eşitlensin bu şehirde
    diye diye.
    Bu şehirde etten geçip kalbe erişene
    dek sabırla. Tek, sabırla.

    Kaç kişi var bu şehirde
    Ruhunu sana kubbe,
    kubbeeeeeeeeeeeeeeeee
    etmiş!

    XIV

    Büyük keder içerirmiş, gördüm, anladım
    Etten geçip aşka varanın sevgisi.
    Bunun yanında sevgilim bunun yanında
    etin ihaneti, kısaca
    hiçbir şeydir.

    XII

    Şimdi bir masaldan bir peri
    Sessizce dinlesin beni,
    Alsın yorgun başımı

    Alsın cümlemi
    Usulca kalbine koysun.

    Benim cümle taşıyacak halim
    yooooooğğğğğğğ.

    XXXI

    Katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından
    bir yuva inşa etmektir aşk da, varla yok arasından
    Ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir,
    değil dışarıdan.
    Beyhude insanın yuva arayışı ama
    yine de yuva arar insan.

    Dışarısı sevgilim, dışarısı senin
    kendini sürekli kaçak kılacağın yollardan başka nedir?
    Yollar ki hep gider, hep yatay.
    Ah ben bu kubbe fikrine o yüzden
    takılmışım; kubbe ki yüzseksen derece bir şey,
    büyük bir arzuyla mümkün.
    Gayret’in bildiğimiz ve unuttuğumuz anlamıyla örülen.

    XVI

    İn ordan, in ordan
    İnnnnnnnnn, diyor bana
    Zamanın ensesinden.

    Ey Adalet’ten söz eden zalim
    Şimdi bi dur, düşün:
    Ev ki, en büyük mahremiyetti
    Kimdi vuran, kimi, en mahreminden?

    XVIII

    En acısını sevgilim en acısını
    tadayım istedin:

    En acısı buydu.

    XVII

    Omurgamı aldın benim.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı.

    Niye?

    XIX

    Varla yok arasındayım
    Varla yok arasındayım
    Hep, varla yok arasındaydım.
    Zaten.
    Ben bilmedim ki
    Niye teyelliyim, niye?

    Varla yok arasında
    Varla yok arasında
    Elimde bir kırık testi

    Elimde bir kırık testi
    Nereye bırakayım!

    XX

    Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
    Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
    Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.

    Bilemem, belki bu yüzden
    Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
    bir büyük yemin gibiydim.
    Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
    Yine de döneyim döneyim istedim.

    XXI

    Ah benim sesimle
    Söylesem de, inanmazlar
    Benzemiyor çünkü bir dile.

    Döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
    Döndüğüm bu semâ sensin. Dönnnnnnnnn
    düğüm.

    Sen benim kara ömrüme vuran
    Suyumu harelendiren sevincimdin.

    XXXV

    Onu, sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
    Titreme daha fazla kalbim.

    Bağışla kendini artık onu da
    Bırak gitsin.
    Bırak gitsin.

    O senin ezel gününden kaderin
    Sen onu nasılsa bin kere daha
    Seveceksin.

    XXII

    Günler öylece kendi kendine geçsin diye
    Bir camın arkasında durdum
    Bana dokunmasın hiçbir şey
    Hiçbir şey yarama merhem olmasın
    İyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
    Bir camın arkasında durup
    Akan hayata ve zamana baktım.

    Bilirdim, biliyordum, biliyorum,
    Bittiğinde, geçtiğinde,
    Azaldığında sızı, iyileştiğimde,
    O saman tadıyla karıştığında;
    Her şey daha acı olacak.

    XXXIII

    Ne sanıyorsun?
    Ne sanıyorsun?
    Benim olan artın
    Senin de kaderin:

    Dağbaşı,
    Oradaki yaralı ıssızlık.

    XXIII

    Biz iyileşemeyiz diyor İlhan
    Biz iyileşemeyiz bunu bil, diyor,
    Biliyordum: ağırdı
    Biliyordum: çok ağrıdı
    Biliyordum: adım adım


    Ben seninle sevgilim
    Mutsuz ama bahtiyardım.

    XXIV

    Bir masal
    bir taş ağırlığında olabilir mi?
    Olurmuş meğer

    Birlikte bir masala inanmak istedim
    Ben seninle, sadece bu.
    Sen beni tek
    Tek
    Tek
    Bıraktın.

    Benim artık taş taşıyacak,
    Taş kaldıracak, taş atacak
    halim mi var!

    XXV

    Evet kara bir ömür bu benimki.
    Kara bir toprak.
    Gerçekle değil, hakikatle değil,
    Kalbimin aklıyla kurduğum
    Kara bir ömür.

    Yalnız değilim, biliyorum
    Binlercesi var, onbinlercesi vardı.
    Kara bir ömürle buradan geçen.

    Sen bundan böyle
    Gerçeğin yan yana getirilmiş
    yamalarıyla yaşayacaksın.
    Ben çoktan çıvdırılmış bir şeydim
    Sevgilim.

    XXVII

    Gözlerimde bir çita oturuyor birazdan deppppp
    parrrrrrrrrrrrrrrrrr.

    İçimdeki çilekeş Fuji’yi tırmanıyor sana
    Eski bir mektuptan gözlerime yağma
    Dünyanın bütün neonları yanıyor sönüyor
    Ve bir fotoğraf iki jiletle paramparça.

    Bir su aygırı kadar yaralıyım dünyadan
    Anlıyor musun?
    İçimde uzağa bakan bir zürafa var
    Hayat orda burda her yerde kaynıyor.

    Birazdan öleceğim, içeceğim su nerde?

    XXX

    Kar şiddetle rüzgârla büyük bir kırgınlıkla
    vardı gece yarısı dağlarına. Gelemem artık yanına.
    Ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla.

    XXVIII

    Ömrümü adadımdı.
    Elimden aldığın ve parçaladığın şey bu!
    Adaletin adını neden anmıyorsun burada da?
    O yüzden büyük yaram
    O yüzden büyük öfkem
    O yüzden dinmiyor
    İçimde hepsi, hıncahınç.

    Hıncahıııııııııııınnnnnnç.

    XXVI

    O kadar uzun yol geldik ki seninle
    Şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu
    Nasıl yürüyeceğiz?

    (Biz seninle yoldayken
    yanımızdan ovalar, ağaçlar; titreşen
    rüzgârlar akmıştı. Bir yolumuz olduğunu,
    yol kazılarını, yol yorgunluğunu
    o zamanlar biliyor muyduk?)

    XXXII

    Ömrü gurbette geçenler gibiydim senin yanında
    Duymadın mı, çok söyledim?
    O uzun gurbette,
    Ben senin “adalet” diye diye nasıl unufak olduğunu
    gördüm.
    Göre göre, duya duya
    yine de bigâne olarak her şeye.

    Bilmedin ki; ben senin gurbetinde delirmemek için
    Kalbimin aklıyla ördüğüm bir yıldızlı kubbede yaşadım.

    Tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?

    Adaletin içinde bir zalim oturur.

    XXIX

    Sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda
    Sen beni kızını çok seven
    Bir anne olarak hatırla.

    Ben ki hiç kavuşamamıştım sana.

    XXXXII

    Ve huzurla, içerde bir yumuşak ışık
    Dışarda dağların etrafını saran kızıllık vardı.
    Durmak için dünyanın dışında iyi bir sebep
    Ve bir ana enstrüman;
    İncecik bir müzikle piyanonun tuşlarına vuran.
    Yüzünde yeryüzünü gördüğüme duyduğum bir şükran.
    Her şeyin sertliğini gömen ve uyutan bir kış,
    San ki, de ki Grand Teton’a kar yağdı.
    O karın ortasında önümüzden bir nehir
    karla karışık akardı.

    Sarartma beni.
    Sarartma beniiiiiiiiiiiii.. sarartma.

    XXXXIII

    Fazla insansın sen sevgilim fazla insan
    Bir barbarım ben oysa, bir hayvan
    Dilim bağışlamaktan söz eder benim
    Seninki adalet ve intikam.

    Söylemeye gerek var mı sevgilim
    Söylemeye gerek var mı şimdi
    Yetiştirdiğim en iyi nişancı vurdu beni
    Klimanjaro’nun karları sevgilim
    Klimanjaro’nun karları
    İnnnnniiiiiiyor aşağı.

    XXXIV

    Birini seviyorsan onu öldürme! demek kolay
    Oysa her âşık önce kendine sonra yanındakine cellat.
    Ve aşkta ölümün bir anlamı vardır, görklü kılınan
    Bozulsun diye im
    Her ateş önce kendi yanını yoklar sevgilim.

    Bundan böyle ne vakit bir yangından artakalan
    İsle kararmış bir şair gölgesi görsen
    Başıboş, duran, susan, içinden yanan:
    Ya da bir kızkardeş, ağlayan kekliğine,
    Uzak ve göğsünde klarnet sesiyle dolaşan.

    XXXVI

    Bunca zaman sonra, neden ona dokunmadığımı
    Neden çekmediğimi silahlarımı kınından
    Olanı biteni kalbime koyup kendimi çektiğimi
    soruyorsan…

    Dokunmadıysam tek bir sebepledir…

    Bir barbar ancak eşitine dokunur.

    XXXVII

    Akan sokaklarda yan yatmış otlara benziyorum
    Rüzgârla yana savrulan dallara.
    Aşk için ihanetle vuran aşk aşkm’ôla?
    Ah ciğerimin köşesi, kavrula kavrula
    Kopuyor gönülbağım, sen bağla.

    XXXXI

    Bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan
    Diyecekler; çok yüksekti ondaki zindan
    Görmeli, eline almalı, sıvazlamalıydın, öğretemeden
    Yazgına kanat ol kol ol diyemeden ayrı düştüysem senden.
    Buna yanarım çok, en çok buna yanarım inan.
    Onaramazdım kırdığım yerleri
    Onaramazdın kırdığın yerleri.

    Son bir nefesle sana sarıldımdı.
    En acısı buydu.
    En acısı buydu.

    XXXIX

    Aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir
    Ben bir Divan şairi değilim ki sevgilim
    Sana bercesteler düzeyim
    Yine de giderayak, gözlerine, ellerine, ayaklarına
    Tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.
    Ben bu çıldırmış vaktin, ben bu yılan zamanının
    Paramparça edilmiş şairiyim. Ne diyeyim!
    Yine de içimde, çok eskiden kalma bir
    Ya leyl… ya leyyyllllllllllllle.
    Bir çöl gecesine ismini bırakayım.

    XXXVIII

    Bir dalda iki kiraz gibi
    aşk ile öfke arasında
    yanayana.
    Dursun bu aşk. Aşk, mola!
    Ey yaban!
    ayaklanacağım
    ayaklanacağım!

    Dizlerimin bağını bağla.

    XXXX

    Sözde kalır sevgilim
    Sözde kalır bütün sözler
    Aşk çünkü, aşk çünkü kendine
    Bir yol, bir ideoloji ister.

    Bilirim, çöl rüzgârında çalıdır bazı yaşlar.
    Sen sevgilim ilerde, biraz daha ilerde
    Bir tarihe başlayacaksın, orası işte
    Benim tarihimle başlar.

    Ve say, geriye doğru, tek tek
    Sende kalsın şimdi al bu taşlar.

    BİRHAN KESKİN
  • Tıpkı Romanlardaki gibi İşçiler ekmeklerini biraz daha büyütebilmek için sendikalaşıyor ve "klasik " şerefsiz patron " tavrı işten atılıyor ama işçiler yılmıyor pes etmiyor tıpkı okudugumuz romanlardaki gibi yazı-röportaj biraz uzun ama ...


    Röportaj | TÜVTÜRK Muğla Araç Muayene İstasyonu işçileri Direnişlerini sürdürüyor
    in Featured, GÜNCEL / on 7 Eylül 2018 at 11:28 /


    Muğla, Marmaris, Fethiye, Bodrum, Milas ve mobil istasyonlarında çalışan işçiler çalışma koşulları kötülüğü ve ekonomik sıkıntılarının bir türlü çözümlenmemesi sonucu Nakliyat-İş Sendikası’na üye olur. Sendikanın üye yaptığının ve çoğunluğu sağladığını öğrenen sendika düşmanı işveren, önce işçileri tehdit ve rüşvet ile istifaya zorlar. İşçiler geri adım atmayınca çoğunluğu Muğla İstasyonu’ndan olmak üzere içlerinde çalışma süreleri bir ay ile on yılı bulan on sekiz işçiyi çıkarır.

    İşçiler sendikanın öncülüğünde istasyon önünde direnişe başlarlar. Halkın Kurtuluşu Yolu Gazetesi olarak TÜVTÜRK Muğla Araç Muayene İstasyonu işçileri ve Nakliyat-İş Eskişehir-Anadolu Şube Başkanı Ali Özçelik ile görüştük.

    Anıl Yetimoğlu: Ben yirmi sekiz yaşındayım. On yıldır araç muayene istasyonunda çalışıyorum. TÜVTÜRK isim hakkını satarak bu işi taşerona havale etmiştir.

    Bu bölgede önceleri Mehmet Ağar’ın şirketi vardı. Sonra onlar gitti, başka işverenler geldi, gitti. Biz hep çalıştık. Bu şirket Muğla bölgesi dışında Kırıkkale, Maraş, Urfa bölgelerinin de araç muayene işini almış durumda. Muğla merkez, Marmaris, Fethiye, Milas ve mobil olmak üzere beş şubeyiz.

    İş her zaman yoğun olmakla beraber personel sayımız hep yetersizdir. Günde on, on iki saat çalışmak durumundayız. Fazla mesai ücretini hiç görmedim. Benim 45 günlük senelik iznim duruyor. Kullanamadım. Burası Muğla’ya 10 kilometrelik yol. Yol paramız yok. Yemek çıkmıyor. Sodexo şirketinin kartını veriyorlar. Burası şehir dışı yiyecek, kullanacak yer yok. Mecbur bakkala markete zararına kırdırıyoruz. Sıkıntılarımızı dile getirdiğimizde; idare edin, zor durumdayız, gibi sözler duyarken, ısrarlarımız artınca; dışarısı işsiz dolu, isteyen çalışır, gibi cevaplarla karşılaşır olduk.

    Bunun böyle gitmeyeceğini gören bazı arkadaşlar işi bırakıp gitti. Bizler bu sıkıntıları ancak sendikalı olursak çözebileceğimizi aramızda zaten konuşuyorduk. Sonunda medyadan, diğer şubelerden soruşturarak Nakliyat-İş Sendikası’nda örgütlenmeye karar verdik.

    Üyelik safhasında patronun kulağına gidiyor. Birkaç kere bizimle toplantı yaptı. Sendikaya karşı olduğunu, sendikaya üye olanı atacağını açıkça ifade etti. Şimdi sendika bizim anayasal hakkımız. Böyle konuşamaması dahi gerekiyor. Biz sendikayla irtibatlı olarak üyelik işlemlerimizi tamamladık. Bakanlıktan yazı geliyor. Sendika yetkiyi almış. Patron önce biz üç arkadaşı çağırdı. Sendikalı olup olmadığımızı sordu. Biz de; bu yasal hakkımız. Olup olmadığımızı sorma hakkınız yok, deyince e-devlet şifrelerimizi istedi, oradan üye olup olmadığımızı görmek istedi. İstifa etmemizi istedi. Vaatlerde bulundu. Artık biz sendikalı olmuşuz, tabiî reddettik. Çıkışımızı yaptılar. Daha sonra diğer arkadaşlarımızın da çıkışları yapıldı. Hatta üç arkadaşımızın çıkışı bayram öncesine denk geliyor. Bu kadar insafsızlar.

    Ali Rıza Başkan, Ali Başkan geldiler. Avukatlar geldiler. Karar verdik Direnişe başladık. On beş gün önce burada bir basın açıklaması yaptık. Siyasi partilere gittik, diğer sendikalara gittik. Muğla vekillerimiz ilgi gösterdiler. Tabiî hiç ilgilenmeyenler de var. İşçi, emekçi dostu olan herkesin, her kurumun desteğini bekliyoruz. Önümüzdeki Pazartesi 3 Eylül günü de Muğla’da bir basın açıklaması yapacağız.

    Burcu Karaova: 28 yaşında, üç çocuk annesiyim. Buranın on yıllık çalışanıyım. Arkadaşım sorunların büyük kısmını anlattı. Ben bir anne olarak mesela iş yoğunluğundan doğum iznine vaktinde çıkamadım. Kullanamadığım dört yıllık yani 70 günlük senelik iznim var (15-15-20-20). Örneğin yemeğe oturuyoruz. Yarısında kalkıyorsunuz veya on-on beş dakikada yemek zorunda kalıyorsunuz. Yani iş çok para az…

    Sendikalı olduk. Patron öğrenince burası hep yetkililerle doldu. Avukatı, muhasebecisi bir sürü insan. Odaya çağırdılar. Baktım masanın üstünde bir tabanca, bana sendikalı olup olmadığımı soruyorlar. Benden e-devletimi açmamı istediler. Sendikadan istifa etmem istendi. Tehdit edildim. Açmayınca şifremi bu sefer çıkışımı verdiler. Hakkımı kimseye yedirmem. Direnişe başladık. Kazanana kadar buradayız.

    Sultan Türk: Ben 43 yaşındayım. On yıldır bu şirkette çalışıyorum. Hizmetli olarak buradayım. Benden iş isteniyor, iyi güzel de iş aletle olur. Malzeme yok. Personelle araç sahipleri aynı lavaboları kullanıyorlar. Malzeme olmayınca hijyen de olmuyor. Af edersiniz tuvalet kâğıdı yok. Patron yaprak kullansınlar bile dedi. Ben asgari ücretle çalışıyorum. Sendikalı oldum çünkü artık bizim de sözümüz dinlensin istiyorum. İnsanca yaşamak, bunun için de uygun ücreti almak istiyorum. Sendika gelince patron benden de e-devlet şifremi istedi. Vermedim. İşten çıkardı. Hakkımızı almak için direnişe başladık. Kazanana kadar da buradayım.

    Yalçın Acar: Ben 38 yaşındayım. On yıllık çalışanım. Bu iş için evimi taşıdım. Başlangıçta şartlar daha iyiydi. Şirket değişince şartlar kötüleşti. Kullanılan ekipmandan iş kıyafetlerine kadar bozulma içinde. Kışın ortasında kış kıyafetleri, yazın ortasında yazlıklar geliyor. O vakte kadar kâh donuyoruz, kâh yanıyoruz. İş için ayakkabıyı kaç kere kendi cebimden aldım.

    Arkadaşlarımın da belirttiği gibi şartlarımızı düzeltmek için anayasal hakkımızı kullandık. Patron yasa tanımıyor. Sendika için bakanlık yazısı gelince rüşvet teklifi yaptı. Para teklif etti. Kimlerin sendikalı olduklarını sordu. İstediği cevabı alamayınca işten çıkardı. Şu anda eksik elemanla çalışıyorlar. Hatta il dışındaki istasyonlardan takviye getirdiler. Yine yetemiyorlar. Hatta işten çıkardıktan sonra iki gün yine çalışmaya devam ettim. İşten çıkarılmışım, çalışıyorum. Biz kamu hizmeti yapıyoruz. Çalışma şartlarından, sorunlardan bunalmıştık. Şimdi biz rahatız. Artık onlar düşünecek. Yanımızda sendikamız var, avukatlarımız var. Adaletsizlik bitecek. Sendikamızla beraber işimize geri döneceğiz. Haklıyız, kazanacağımıza inancım tam. Biz buradayız, tehditler bize sökmez.

    Zeki Çerçi: Ben de buranın on yıllık çalışanıyım. Buraya öyle sokaktan adam toplayıp çalıştıramazsınız. Ben yüksek okul mezunuyum. Teknikerlerin en az meslek lisesi çıkışlı olması gerekiyor. Ayrıca bir de sınav var. İstanbul yapıyor sınavı, geçerseniz kursa görüp başlıyorsunuz.

    Şimdi nitelikli işçiye, bir de on yıllık kıdemi varsa verdiğiniz 1800 lira para. Ayıptır.

    Bazı arkadaşlar mobil istasyonda çalışıyoruz. Sabah sekizde çalışma bölgesinde olmanız lazım. Sabah dört-beş gibi yola çıktığımız oluyor. Geri dönüşü de var. Çalıştığımız yer yazın yanıyor, kışın yağmur çamur. Verdikleri fazladan otuz lira bunun yarısı yemek parası. Gecenin bir vakti eve dönüyorsun. Yorgunluk, açlık bir yandan…

    Sendikalı olduk, işten çıkardılar. Biz de işe iade davamızı açtık. Patron bu yükün altına giremez. İşimize döneceğiz. Sendikamız yanımızda. Eşimiz dostumuz hep bizi destekliyor. Muğlalı hemşerilerimiz de olaydan haberdar. Duymayanlara da duyuracağız. Görüyorsunuz kuyruğu. Biz kamu hizmeti yapıyoruz. Dışarıdan getirme adamlarla bu iş ona göre olur. Biz burada her gün en az yüz elli araç muayene ediyorduk. Biz direneceğiz ve kazanacağız.

    Nakliyat-İş Eskişehir Anadolu Şube Başkanı Ali Özçelik: DİSK’e bağlı Nakliyat-İş Sendikası olarak, en başından beri İşçi Sınıfı mücadelesini gerçekten hakkıyla veriyoruz. DİSK’in adını, tarihini, mücadele geleneğini yaşatıyoruz. İşkolu ayrımı olmadan, üyelik ayrımı yapmadan, nerede haklı bir sınıf mücadelesi varsa orada varız. Sendikalaşmanın gerilediği, işçi haklarının törpülendiği bu dönemde başta Parababaları olmak üzere sarı sendikacılığa karşı da devrimci sınıf sendikacılığının bayrağını yükseltmeye devam edeceğiz.

    TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonu 15 numaralı taşımacılık işkolunda. Ülkenin birçok yerinde olduğu gibi Muğla Taşıt Muayene İstasyonunda da örgütlenme çalışması başlattık. Yaptıkları iş bakımından can ve yol güvenliğini sağlayan teknik personeller bu kadar önemli bir iş yaptıkları halde, bunun karşılığını sosyal ve ekonomik anlamda alamamaktaydılar. İnsanca çalışma koşulları ve insanca yaşayabilecekleri bir ücrete sahip olabilmek için bu örgütlenmeye karar verdiler. İşçi arkadaşların bu kararı almasında sendikamızın ülke çapındaki TÜVTÜRK örgütlenmeleri, mücadeleleri, toplusözleşmelerle birlikte şu an yürütülmekte olan Real Market/Uyum Market/Migros Direnişleri de etkili oldu. Nakliyat-İş Sendikası’nın sarı sendikacılığa karşı verdiği mücadele de önemli etkenlerden biridir.

    Çok kısa sürede gerekli yasal çoğunluk sağlanarak bakanlık tespitini aldık. Bunun karşısında işveren silah tehdidi ve baskı ile üyeleri sendikadan istifaya zorladı. Buna karşı direnerek istifa etmeyen on sekiz üyemizi işten atarak sendikadan kurtulabileceğini düşünen işveren bir kez daha yanıldığını gördü.

    Sendika olarak işçilerle beraber gerekli kanuni işlemlerin yanı sıra işyeri önünde Direniş başlattık. Direnişin on beşinci günündeyiz. İşveren bir-iki günlük süreyle Kırıkkale, Maraş ve Urfa’dan adam taşıyarak kamu hizmeti vermeye çalışmaktadır. Halkımızın bununla ilgili güzel bir sözü vardır “Taşıma su ile değirmen dönmez”. Şu an kamu hizmeti yarım yamalak ve sağlıksız olarak verilmektedir. Haklı olduğumuz davadan kazanıncaya kadar vazgeçmeyeceğiz.

    İşçiyiz Haklıyız, Kazanacağız!
  • Kış. Her yıl, ilk kar yağdığı gün aynı şeyi yaparım: Sabah erkenden, sırtımda pijamalarımla evden çıkar, soğuğa karşı kollarımla bedenimi sararım. Araba yolu, babamın arabası, duvarlar, ağaçlar, çatılar, tepeler karla kaplıdır. Gülümserim. Gökyüzü kesintisiz, mavidir; karın beyazlığı gözlerimi yakar. Taze karı avuçlar, ağzıma atarım; bir tek kargaların tiz çığlıklarıyla delinen, yoğun sessizliği dinlerim. Yalınayak ön basamakları iner, gelip bakması için Hasan'ı çağırırım.
  • Ayrılıq
    Yene bu şeherde üz-üze geldik,
    Neyleyek, ayrıca şeherimiz yox.
    Belke de, biz xoşbext ola bilerdik,
    Belke de, xoşbextik, xeberimiz yox.
    Aradan ne qeder il keçib gören, -
    Tanıya bilmedim, meni bağışla. Men ele bilirdim, sensiz ölerem,
    Men sensiz ölmedim, meni bağışla!
    "Ölmedim" deyirem, ne bilim axı, -
    Belke de, men sensiz ölmüşem ele,
    Qebirsiz-kefensiz ölmüşem ele. Belke de, biz onda ayrılmasaydıq,
    Ne men indikiydim, ne sen indiki, -
    Ayrıldıq, şeytanı güldürdük onda;
    Bu ilin, bu ayın, bu günündeki,
    Ele bu küçenin bu tinindeki
    meni de, seni de öldürdük onda. ...Sağımız-solumuz adamla dolu,
    Qol-qola kişilə r, qadınlar keçir.
    Özünden xebersiz, ömründe min yol
    Özünü öldüren adamlar keçir. Keçir öz qanına qaltan adamlar,
    Bir de ki, qan hanı?
    Qan axı yoxdu.
    Hamı günahkardı dünyada, amma
    Dünyada heç kesin günahı yoxdu. Bizsiz yazılmışdı bu tale, bu baxt,
    Sapanddan atılan bir cüt daşıq biz.
    Belke bu dünyada on-on beş il yox,
    Min il bundan qabaq ayrılmışıq biz. Halal yolumuzu deyişib, nese
    Çaşmışıq, bir özge yoldan getmişik.
    Belke min il qabaq sehv düşüb nese,
    Min illik bir sehve qurban getmişik. Deyişib yerini belke qış, bahar,
    Qarışıb dünyanın şeheri, kendi.
    Belke öz bə tnində ögey analar
    Ögey balaları gezdirir indi. Ömrüm başdan-başa yalandı belke,
    Taleyim başqaymış doğrudan ele.
    O yoldan öten qız, anamdı belke,
    Belke de, oğlumdu bu oğlan ele. Bu yalan ömrümde
    gören sen nesen?
    Belke heç sevgilim deyilsen menim.
    Anamsan, bacımsan, nenemsen, nesen? ! ..
    Birce Allah bilir, neyimsen menim. Bizi kim addadar bu ayrılıqdan,
    Çatmaz dadımıza, ne yol, ne körpü.
    Ölüsen, dirisen, her nesen, dayan!
    Dayan, heç olmasa elində n öpüm... Deyirsen: "Ölüyem, ölünü öpme.."
    Elimin içinde, soyuyur elin.
    Deyirsen: «Sen allah, elimi öpme,
    Elimden, deyesə n, qan iyi gelir..»


    Ramiz Rövşen ***************** Ayrılık Yine bu şehirde yüz-yüze geldik,
    Ne yapsak, bir başka şehirimiz yok.
    Belki de, biz mutlu olabilirdik,
    Belki, mutluyuz da, haberimiz yok.
    Ayrıldık kaç zaman geçti bilemem, -
    Tanıyamadım seni, beni bağışla. Sensiz yaşayamam, ölürüm sandım,
    Ben sensiz ölmedim, beni bağışla!
    "Ölmedim" diyorum, nerden bileyim, -
    Belki de, ben sensiz ölmüşüm öyle,
    Mezarsız,kefensiz kalmışım böyle. Belki de, o zaman ayrılmasaydık,
    Ne ben şimdikiydim, ne sen şimdiki
    Ayrıldık, şeytanı güldürdük, o an;
    Bu yılın, bu ayın, bu tarihinde,
    Böylece sokağın bu köşesinde
    Beni de, seni de öldürdük o an. Sağımız, solumuz adamla dolu,
    Kol kola erkekler, kadınlar geçer.
    Kendinden habersiz, ömründe bin yol
    Kendini öldüren adamlar geçer. Kendi öz kanına batan adamlar,
    Kan mı? Nerde o kan?
    Oysa ki, yokmuş?
    Herkes günahkardır dünyada, amma
    Dünyada kimsenin günahı yokmuş. Bizsiz yazılmış bu tali, bu baht,
    Sapandan atılan bir cift taşız biz.
    Belki bu dünyada beş, on yıl değil,
    Bin sene öncesi ayrılmışız biz... Helal yolumuzu değiştik, neden
    Şaşırdık, bir başka yoldan giderek.
    Bin sene önceki hata yüzünden,
    Bin yıllık hataya kurban giderek Değişmiş yerini belki kış, bahar,
    Karışmış dünyanın şehri, kenti.(aslında kend - köydür)
    Belki de rahminde üvey analar
    Üvey balaları gezdirir şimdi. Taliim başkaymış belki de başka
    Yolu geçen o kız, anamdır belki,
    Belki de, oğlumdur bu delikanlı.
    Bu yalan ömrümde
    Peki sen nesin?
    Belki de sevgilim değilsin benim.
    Anam mı, bacım mı, ya nenem misin? ! ..
    Bir tek Allah bilir,neyimsin benim. Bizi kim atlatır bu ayrılıktan,
    Yetişmez yardıma ne yol, ne köprü.
    Ölüysen, diriysen, neysen, azcık dur
    Dur, hiç değilse elinden öpem... "Ölüyüm, diyorsun ölüyü öpme.."
    Elimin içinde, soğuyor elin.
    "Allah aşkına öpme diyorsun,
    Elimde, sanırım, kan kokusu var.."
  • E-book olarak okumak İsterseniz.
    https://www.dropbox.com/...t6y9fos6/isimsiz.pdf

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, börtü böcek evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için bir ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından dolayı adım atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki; ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça halinde hazır ettiğimiz yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza Muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz, anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime batırarak bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya adım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısıydım artık. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni kendi hanesine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesi yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor, derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donunu da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekince burnumdan, iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırmasına sebep oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu söndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden. Yeni evimde hayat bulduğum tek yerdi burası.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazın geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü, nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça, nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden, eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış, kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafamı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler soluksuz bıraktı beni. Sonra elimden tuttu, yerlerde sürükleyip kapının önüne attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış, acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kanlar içerisinde kaldı. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyor, girdiğimiz yollarda gördüğümüz zaman yolu değiştiriyorduk. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa sokuyordu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına, oturdum. Açlığın verdiği uyku yoksunluğu ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da fazla çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark edince, usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle taşa sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip Yaşar’a yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp aldı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Yüksek bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin enfes kokusu esiyordu mağara eşiğinden içeri doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Kaldığım evde iki arkadaşım daha var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnumu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâyesi var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riskli bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkanabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi, kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım banyodaki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen sese kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Aşağı inmek için çok yüksekteydi. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım, bir şeyler bulup kendimi buradan kurtarmam gerektiğini biliyordum. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istedim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Banyoya koşup hemen anlımı yıkadım, havluyla kazırcasına tenimi kuruladım. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Odaya hâkim olan tekli koltuğa oturmuş, Yaşar’ı tam karşısına almıştı. Kumaş lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi Yaşar’a “kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar beni kolumdan sıkıca tutarak diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememe mi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın verdiği acıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza çekme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğdu siyah perdeli pencerenin ardından. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir güçte Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat kaderlerimizi bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar İsmet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi, kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettik, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti ağaçlar hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısın.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılında Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim bile artık. Kitap okumaya da başlamıştım. Çiftlikte kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl uçar, yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz ve gecemiz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinonun her bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. Diretmedi, “yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan çalışanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasıyla yön tayin etti. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Nefes alıyor ama yaşamıyordu sanki. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktı. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturuyordu. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğine ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki, yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee, Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı var, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşüp zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya çalışmış, gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii koşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı