Bizim elimizden ne gelirdi ki? Biz babamızın evladıyız. Bir bahane, dünyada yeterince bahane yok. “En azından inandırıcı bahaneler yok," dedi Lee. "Yoksa suçluluğumuzu çoktan silip atardık; dünya cezalandırılmış hazin insanlarla dolu olmazdı. "Peki ama bu resme başka bir çerçeve düşünebiliyor musun?" dedi Samuel. "Bahane olsun olmasın, dön dolaş atalarımıza geliyoruz. Suçluluğu taşıyoruz.” "Ben Tanrı'ya biraz kızdığımı hatırlıyorum," dedi Adam. "Hem Kabil hem de Habil neleri varsa vermişler, Tanrı Habil'i kabul etmiş, Kabil'i reddetmiş. Bu bana öteden beri adaletli gelmedi. Hiçbir zaman anlamadım. Siz anlıyor musunuz?" "Belki farklı bir açıdan bakıyoruz," dedi Lee. "Hatırladığım kadarıyla bu öykü çoban bir halk tarafından, onlar için yazılmış. Çiftçi değillermiş. Çobanların tanrısının besili bir kuzuyu bir bağ arpadan daha değerli bulması normal değil mi? Kurban en iyi, en değerli şey olmalıdır.” "Evet, bunu anlıyorum," dedi Samuel. "Bu arada, Lee, Doğulu mantığını Liza'ya sunmak konusunda seni uyarmış olayım.' Adam heyecanlanmıştı. “Evet, ama Tanrı Kabil'i niçin lanetledi? Adaletsizlik bu.' “Sözleri dinlemekte yarar var," dedi Samuel. "Tanrı Kabil'i katiyen lanetlemedi. Tanrı'nın bile bir tercihi olabilir, öyle değil mi? Farz edelim ki Tanrı kuzuyu sebzeden daha çok seviyordu. Galiba ben de öyleyim. Kabil ona bir kucak havuç getirdi belki. Tanrı da, 'Ben bunu sevmem. Bir daha dene. Sevdiğim bir şey getir, seni de kardeşinle aynı kata koyayım,' dedi. Ama Kabil öfkelendi. Gururu incindi. Bir adamın gururu incindiğinde bir şeyi parçalamak gelir içinden, Habil de öfkesinin karşısına çıktı." "Aziz Pavlus İbranilere Habil'in inancı olduğunu söyler," dedi Lee. "Tekvin'de buna değinilmiyor," dedi Samuel. "İnançtan, inançsızlıktan bahis yok. Sadece Kabil'in asabiliği ima
Alıntı
Bowdich, yalnızca savaş sonrası törenlerine atıfta bulunarak Ashanti kabilesini yamyamlıkla suçlamıştır. Hiç düşman öldürmemiş olanlar, içindeki bileşenlerden biri düşmanların kalplerinden oluşan özel bir karışımın bir parçasını yerlerdi. Bu uygulamayla ilgili bilgilerin büyük bir bölümü üçüncü elden edinilmiş olduğuna göre, Bowdich'in bunun yapıldığını bizzat görmüş olması ihtimali yoktur. Her neyse, Hegel bu hikâyeyi "Ashanti şefleri düşmanlarının kalplerini vücutlarından çıkartır, sıcak ve kanlıyken yerlerdi," (VPW 271; LPW 220) diyecek kadar süslemiştir. Ashanti kralının evsahipliği yaptığı halk festivallerinin sonunda "bir insanın parçalandığı, etlerinin ortalığa döküldüğü ve büyük bir açgözlülükle, yakalayabilen herkes tarafından yenildiği" (VPW 271; LPW 220) yolundaki hikâye de Hegel'in Bowdich'ten sağladığı bir bilgi değildir. Bu hikâyenin bir temeli olup olmadığından, Hegel'in Afrika hakkında okuduğu tüm kitapların ayrıntılı bir listesi çıkarılmadan emin olunamaz. Bununla birlikte, benim incelemem bu hikâyenin Ashanti kabilesiyle ilgili olmadığını gösteriyor. Bu nokta önemlidir, çünkü bunlar basit anekdotlar olmaktan ibaret değildir. Hegel' in içgüdünün ve saygının evrensel bir insan özelliği olduğu fikrini reddetmesinin temelini oluştururlar (VPW 224; LPW 182-83). Eğer Bowdich Afrikalıların yamyam olduklarını duymak isteyen okurlarını Hegel kadar tatmin edememişse, bunun nedeni, cenaze törenlerine eşlik eden törensel kan dökme hikâyelerini anlatırken daha ince davranmış olmasıdır: Kralların, şeflerin ve yüksek sınıfın, öldükten sonra, sonsuza kadar süren bir yenilenme hali ve dünyada sahip oldukları lüks içinde, yüce Tanrı ile birlikte yaşadıklarına inanılırdı. Bu düşünceyle, ölüye eşlik etsin, onun ayrıcalıklı olduğunu öteki tarafa ilan etsin, ve isteklerini
Sayfa 93·Kitabı okudu
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
_Cumhuriyet, erdemli insanların yönetimidir. _Bir kişiye yapılan haksızlık, tüm topluma yöneltilmiş bir tehdittir. _Hür bir milletin kurtarıcısı olabilir. Köle bir milletin ise başka bir efendisi çıkar ortaya. _Sadece mutlu olmayı istesek kolay olacaktı ama biz başkalarından daha mutlu olmak istiyoruz. Bu da oldukça zor, çünkü onları daima olduklarından daha mutlu görürüz. _Aksi kanıtlanmadıkça, hiç kimse suçlu değildir. _Bir ülkede yalakalığın getirisi, dürüstlüğün getirisinden daha fazla işe, o ülke batar. _Aşırı itaat, itaat edenin cahil olmasını gerektirir. _Geçmişi geri getiremezsiniz ama bir kitapla geçmişteki en bilge kişilerin deneyimlerini elde edebilirsin. _Erdem, toplum çıkarını kişisel çıkarın üzerinde tutmaktır. _Dünya üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur. _Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince o rejim mahkum olmuştur. _Az bilmek için çok okumak gerekir. _Okumayı sevmek, hayattaki can sıkıcı saatleri en güzel saatlerle değiştirmektir. _Lüks daima servet eşitsizliği ile orantılıdır. Şayet bir devlette zenginlikler eşit paylaştırılıyorsa orada lükse yer olmayacaktır. Zira lüks salt başkalarının emeği ile elde edilen konfor üzerine kurulur. _Yasası olan toplum mutlu toplumdur. Ondan daha mutlusu yasaların kabul gördüğü toplumdur. Ondan daha da mutlu olanıysa yasalarında ayrım bulunmayan toplumdur. Toplumların en mutlu olanı ise yasaya ihtiyacı olmayanıdır. _Bir yönetim, kendisinden dolayı değil fakat üzerinde hüküm sürdüğü toplumun koşullarına uygun düşmesine bağlı olarak iyi ya da kötü olabilir. _Farklı politik toplumlardaki farklı pozitif hukuk sistemleri, çok çeşitli faktörlere, örneğin halkın karakterine, ekonomik koşullara, iklime, vs. bağlıdır. İşte bütün bu temel koşullara, "Yasaların Ruhu" denir. Yasaların da
Felsefe-Düşünce
Bu konu üzerine düşünürken (o zaman bir Kanada Üniversitesi'nde profesördüm) yaz tatilinde Kıbrıs'a giderek bu konuda bir inceleme hazırlamaya karar vermiş, bunun için de Toplumbilimleri Araştırmalar Enstitüsü'nden yardım almıştım. Kıbrıs'a 50 yıla yakın bir süre sonra ilk kez geliyordum. O dönemde Kıbrıs olayları dinmiş, Türklerle Rumlar bölgelerini ayırmışlar, fakat henüz ikisi arasında girilip çıkılabiliyordu. Doğduğum evin yerinde yeller esiyordu. Fakat gezmeye değil, bir araştırma yapmaya geldiğim için, orada daha önce uygulanmakta olan, özellikle Lusignan dönemi ile onun kat kat kötüsü olan ve çok daha az süreli olan Venedik dönemindeki feodal toprak sistemi ile onların arkasından gelen Osmanlı yönetimin bir karşılaşmasını yapmak için başvurduğum çabalara karşı en küçük bir ilgi ve yardım göremedim. Yeşil Hat'ın yakınında Rum bölgesinde kalmaktan kıl kadarlık bir farkla kurtulabilmiş olan Sultan Mahmut kitaplığına uğramıştım. Çocukluk, ilk öğrencilik yıllarım hep oralarda geçmişti. Eskiden bu kitaplığın bulunduğu bölüm çok daha büyük bir binanın parçasıydı. Vaktiyle bir medrese imiş, fakat benim çocukluğumda medrese olmaktan çıkmış, şehir dışından gelen öğrencilerin kaldığı bir yer olmuştu. Güller, çeşmeler, çiçeklerle bezenmiş bir bahçesi vardı. Kitaplıktan başka olan yerler tüm yok olmuş. Kitaplık olarak kalan yerin üstüne de İngilizce olarak "Sultan's Library" yazılı bir levha konmuş! İçimden "galiba Avrupalı bilim adamları geliyor, onlar için böyle bir levha konmuş olsa gerek" diye düşünerek giriş kapısını yoklayınca kilitli olduğunu gördüm. Gelene geçene sora sora sesimi de yükselttiğim için bekçisi olan memura duyurulmuş. Adamcağız anahtarları ile kapıları açarken "buraya kimse gelmiyor mu?" soruma "hayır, efendim" yanıtını alarak içeri girince gördüm ki
Sayfa 39 - GİRİŞ Gençlik Yılları - Niçin ve Neyi Yazıyorum? 1·Kitabı okudu
“Bizim kuşak, modernlerden kaynaklandığını sandığı her şeyi reddetmek gibi köklü bir kusura sahiptir. Öylesine ki kişisel bir fikir bulduğumda ve bunu yayımlamak istediğimde onu başka birine atfediyor ve şöyle ilân ediyorum: ‘Bunu söyleyen ben değil de şudur’. Ve bana tamamen inanılması için, bütün kanaatlerime ilişkin olarak şöyle söylüyorum : 'Bunları bulan ben değil de, şudur’. Benim gibi bir cahilin fikirlerini kendi kaynaklarından çı­kardığı gibi sakıncalı bir düşünceyi önlemek için, onları Arap kaynaklarını incelemem sonucu ortaya çıkardığımın sanılmasını sağlıyorum . Eğer söylediklerim geri zekâlıların hoşuna gitmezse, onların hoşuna gitmeyenin ben sanılmasını önlemek istiyorum. Gerçek bilginlerin sıradan insanların nezdindeki kaderini biliyo­rum. Böylece kendi davamı değil, Araplarınkini yürütüyorum . ” (Bathlı Adelard)
Sayfa 77·Kitabı okudu
1901 yılında yurtdışına çıkmış. Zürih’te Rosa Luxemburg’la, Paris'te Lafargue’le, Cenevre’de Kautsky ve Plehanov’la kişisel ilişkiler kurmuştum. Finlandiya üzerine yazdığım yazıyı "Zarya" isimsiz olarak, bir başka yazımı da "Novoye Vremya" da Elin Molin takma adıyla yayınlandıktan sonra, yurtdışındaki yoldaşlarla sürekli bağlantı halinde olmuştum. 1903’de Finli işçilerin durumu ve Finlandiya ekonomisinin gelişimi üzerine incelemem, "Finli İşçilerin Yaşamı" adı altında çıktı. Üzerinde üç yıl çalışmıştım. Marksist ruhla yazılmış bu kitap illegal yöneticilerce sempatiyle karşılanırken, bir çok legal Marksist tarafından reddedilmişti.
Sayfa 96 - 2. baskı - Aralık 1993
Tarih