Gönül ister ki, mekteplerimiz, ilkinden yüksek tahsilin sonuna kadar, derece derece gençlere öğrenme ve yetişme yolunda emniyetle yürümenin usülünü öğretsin; çalışıp muvaffak olmanın sırrını göstersin. Mektep bilgi imal eden (üreten) bir fabrika hålinde çalışmasın ve gençlerin yalnız zekáları üzerinde kalmasın, irâdeleri uzerinde de dursun ve onların rühi terbiyelerini yapsın, çünkü insanın kıymet ve kuvveti, bilgisinin genişliğinde olmaktan çok, benliğine sahip ve irådesine hakim olabilmesinde; iyi huylarında ve ruhi terbiyesindedir. İråde ve ruh terbiyesi ise, ayrı bir iştir. Bu, ders ve kitap okuyup ezberlemekle elde edilmez. Bununla beráber, herkes biliyor ki, haddini aşkın sınıf mevcůdu ile dolup taşan mekteplerimizin hiç meşgul olmadığı işlerden biri budur.
“Diyelim ki birisi bu çağa ilişkin bildiği her şeyi ve aşinalıktan dolayı iyice güçlenmiş gerçek göreliliğini unuttu ve adeta başka bir dünyadanmış gibi buraya geldi. Eğer bir kitap ya da gazetelerde bir makale okuyacak olsa ya da sadece yoldan geçen biriyle konuşacak olsa izlenimi şöyle olurdu: “Aman Tanrım, bu gece bir şeyler olacak ya da önceki gece bir şeyler olmuş.”
En sevdiğimiz kitaplara karşı bir düşkünlüğümüz olur. Dokularına, kokularına ve seslerine, bizde canlandırdıkları hatıralara. Öyle ki sonunda bizim için canlı, nefes alan varlıklara dönüşürler.