• 280 syf.
    ·10/10
    Çok derinden bir nefes çekip yorum yazmaya başlıyorum. İncir Kuşları’ndan sonra ağlaya ağlaya okuduğum ikinci kitap. Keşke böyle savaşlar yaşanmasaydı da biz de böyle hikayeler okumasaydık diyorum. Ve yine kadınların onca acı üzerine yine de dimdik ayakta durduklarını okuyunca mücadelelerine çok büyük saygı duyuyorum. Konusu ise Yakın tarihe, Sırp vahşetine ışık tutuyor.
    Gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkılarak yazılmış.
    Leyla, Bosnalı küçük bir kızken Sırplar tarafından esir ediliyor ve olaylar bu çerçevede gelişiyor. Mutlaka tavsiye ederim
  • 184 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Kitabı okuduktan sonra keşke Clarissa'nın hayatının devamı zihnimizde hep muğlak kalsaydı, romanın bir sonu olmasaydı dedim.Hepimiz kendi düşüncelerimizde yaşatsaydik Clarissa'yı da böyle zorlama bir sonu okumasaydık.
    Kitap Zweig intihar etmeseydi tahminimce 300'ü aşkın sayfa sayısına ulaşırdı fakat talihsiz şekilde yarım kalan kitabi üzerinde pek düşünülmemiş ve 20-25 sayfaya sığdırılmış bir sonla bitirmişler.
    Ama hala okunmaya, gelecek nesillere aktarılacak bir modern klasik olduğunu düşünüyorum.
  • Misket oynamaya gelseydik dünyaya
    Çıldırmış çocuklar olsaydık
    Siyaset değil de çamurdan oyuncaklar yapsaydık
    Ne terörist olsaydık ne şehit
    Ne anarşist ne de polis
    Çocuk olsaydık sadece
    Öldürseydik yine elbet ama
    Çocuk öldüreni değil
    Çocukluğu öldüreni..
    Ibranice konusmasaydik
    Kürtçe ya da Türkçe
    Olmasaydı hiç bir dil
    Kahrolası hiç bir millet.
    Çocuk olsaydık sadece
    Ve sadece çocukça konussaydik
    Tüm hükümetleri reddetseydik
    Kahrolası hiç bir ülke olmasaydı
    Hiç bir anayasa olmasaydı da Dünya İnsanlık Cumhuriyeti olsaydı adı dünyanın.
    Hiç bir ırk olmasaydı
    Kürt, Türk ,Laz Çerkez
    Birbirini sevseydi
    Sevseydi ya birbirini herkes.
    Misket oynasaydik sadece
    Ve sadece misketlerimizi kaptırdığımiz için aglasaydik.
    Hiç birimiz hiç bir şarkı dinlemeseydik
    Tek melodimiz Anne'mizin sesi olsaydı !
    Asker olmasaydık hiç birimiz
    Öyle ya Baba'dan daha büyük komutan var mıydı ki ?
    Zengin olmasaydık hiç birimiz
    Olmasaydık da unutmasaydik misketlerimizi.
    Gecekondular neyimize yetmedi de villalar yaptık.
    Allah'ı görmedik diye mi kullara taptık.
    Neydi bizim suçumuz
    Doymamak mı ?
    Doyuramamak mı fakiri
    Doyuramamak mı gözünü zenginin ?
    Yoksa misketlerden vazgeçtik diye mi...
    Misket oynamaya gelseydik dünyaya,
    Siyaset değil de çamurdan oyuncaklar yapsaydık.
    Ya da hiç olmamalıydı toprak
    Öyle ya bu kadar kan dökülmezdi o zaman .
    Hiç birimiz hiç bir kitap okumasaydik
    Baba nasihati neyimize yetmedi..
    Boş yere seyretmisiz o kadar filmi
    Öyle ya
    Anneden daha büyük bir başrol var mıydı ki ..
    Misket oynamaya gelseydik dünyaya
    Ve sadece misketkerimiz çalındığı için aglasaydik.

    #enisatahan
  • 128 syf.
    ·9 günde·Beğendi·7/10
    Anayurt Oteli || Yusuf Atılgan(Kitap Yorumu)
    .
    Herkese tatilin ilk gününden yeniden merhabalar güzel insanlar.Keyifler iyidir umarım . Sömestir planlarınızı yaptığınızı varsayarak küçük bir soru soracağım.Bu sömestirde kaç kitap okumayı düşünüyorsunuz?Hep evde mi olacak yoksa yeni yerler keşfedecek misiniz? Cevaplarını yoruma bırakırsanız sevirinirim.Hepimizin çok güzel bir sömestir geçirmesi dileğiyle.
    Küçük bir uyarı daha yapmak istiyorum. Yarı yıl tatili boyunca başka kitap yorumu girmeyeceğim sanırım.Girersemde yüksek ihtimalle tatilin son günü olur.Ara ara buralarda olmaya çalışırım yine.Çok fazla olamam çünkü Gri Koç'un başlattığı #sosyalmedyadiyeti hashtagine katılacağım.Evet çok fazla konuştum yine kendimi durduramayıp.Yorumu bırakıp ortalardan bir süre toz oluyorum o zaman .Kitap Yusuf Atılgan'dan okuduğum ilk kitaptı.Gerçekten çok tuhaf bir yazar kendisi.Yakın zamanda yazarın diğer kitaplarını okumayı da düşünüyorum.Okuyanlar söyle bir eleştiride bulunmuş. Yarım kalan çok cümle var,işte ne bileyim konudan konuya atlama var.Şunu belirtmeliyim ki adam modernist bir yazar.Modernist hikaye ve romanda eksiltili cümleler,bilinç akışı dediğimiz teknik çok sık kullanılır. Bilinç akışında olaylar belli bir sıra ve kural içinde anlatılmaz. Bizde bir konuyu zihnimizde düşünürken çok çok farklı yerlere gitmez miyiz? Aynı şey aslında. Niye buraya bu kadar çok taktılar anlamadım. Diğer bir hususta kitabın çok karamsar bir hali barındırdığı söylemiş. Bu da modernist hikaye özelliğidir. Lütfen bu gibi eleştirilerde bulunurken insanların yazarın edebi kişiliğini ve kullandığı teknikleri göz önünde bulundurmalarını rica ediyorum. Ben Anayurt Otelini'ni sevdim. Zebercet gibi bir karakterin varlığından haberdar olduğum için de memnunum. Zebercet karakterini çok müstehcen,sapık bir insan diye tanımlayıp keşke okumasaydık diyenler de var tabii.Onlara söyle katılıyorum,evet biraz değişik bir tip ve takıntılı hali biraz ürkütücü.Ancak emin olun şu an çoğu insan öyle. Bunu sizlerin bildiğine de eminim.Zebercet karakteri ile hayatımızda yaptığımız veya yapmasak da düşündüğümüz şeyleri okuyoruz bir yerde.Belki o kadar aşırılıkta olmasa bile hepimizin,kötü olan bir yönünü Zebercet karakterinde okuyabiliriz diye düşünüyorum. Kitabın konusundan bahsedecek olursam; Topluma uzak ve yabancı olan Zebercet,oteline gece gelen ve kimliksiz olan bir kadının kaydını yaptırması ile başlar roman. Daha sonra ise Zebercet'in kadın hakkında olan kendi çıkarımlarını ve bu çıkarımların saplantıya dönüşünü okuyoruz bu romanda. Romanı herkesin okuması gerektiğini söyleyemeyeceğim maalesef.🧠 Henüz beyin gelişimini tamamlamış olmayan kişilerin eline geçtiğinde hoş şeyler yaşanacağını zannetmiyorum. Ama modernist bir roman okumak istiyorsanız alıp bir göz atabilirsiniz. Benden şimdilik bu kadar.Hepinize bir süreliğine veda ediyorum. Bu süre zarfında bol kitap ve sevgi ile kalmanız dileğiyle.
  • 217 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    Açıkça söylemek gerekirse derin tahlillerin, betimlemelerin sular seller gibi aktığı bir anlatıyı yorumlamak ya da üzerine bir şeyler yazmak çok da kolay bir durum değildir. Zweig, "büyük usta"ları bize anlatmaya çalışmış, şimdi biz de Zweig'in bize aktardıklarını mı dışarı aktaracağız.
    Bu zor bir durum. Öyle birkaç satırla geçiştirilecek bir durum da değil. Uzun soluklu, hatta çoğu yerde satır satır aktarımların yapılıp, bunların bir ortamda
    tartışıldığı 'ne demek istemiş' onu, bu şekil de mi anlatmış diyerek saatlerce hatta günlerce tartışma yapılacak kadar derin bir kitap.

    Baştan sağma 'çok güzel olmuş' ya da 'bilmiyorum ne desem' veya 'beğenmedim' demek çok basit tanımlama olur diye düşünüyorum. 'Çok güzel olmuş' ne demek?
    Sormak lazım 'hangi kısım, yer, konu veya kelime" güzel olmuş. Bunu okuyanların bunu da açıklaması gerekir. O yüzden bir kitap okunmuşsa, bir iki satır da olsa bir şeyler karalanmalı. Ya da ' beğenmedim' derken de aynı sıkıntı ortada.

    Kitabı okuyup bitirdim. Peki akılda kalan neler? Ya da tek cümleyle özetlemek gerekirse, ilk akla gelen nedir? Bittiğine sevindiğim bir kitap oldu. Hep okumak istiyordum, en sonunda 1000Kitap'ın da etkisiyle bitirdim.
    "Yıldızın Parladığı Anlar" kitabıyla beraber bunu da beğendim. Ama şu novella tabir edilen kitaplarına ısınamadım Zweig'in.

    Klasik biyografi kitabı ve o kalıba girmeyecek kadar yoğun roman analizlerinin yapıldığı bir kitap.

    Zweig 'Üç Büyük Usta" diyor ama, ona göre sadece tek büyük usta var. O da.....(Bu kısımda bende saklı kalsın)

    Kitapta 3 önemli romancının anlatı dünyalarına derinlemesine girilip, gerçek, kurgu, zaman ile iç içe geçen bir roman karakterlerleri sorgulaması yapılıyor.

    Zweig, önsözde 'bu en büyük üç roman yazarını' seçmesinin öylesine alınmış bir karar olmayıp, rastlantı olmadığını belirterek, bir çeşit sonradan gelecek tepkilere
    karşı bir savunma yapıyor. Bu, 'en büyük üç roman yazarı' Zweig'in kendi dünyasını, kendi bakışının sonucu oluşmuş bir üçlüdür. Bizim de aynı düşüncede olmamız gerekmiyor. Ama neden bu üçü sorusunun cevabını sayfalar içinde iğneyle kuyu kazarmış gibi çıkartmaya çalışıyorsunuz.

    Zweig'in belirttiği gibi on dokuzuncu yüzyılın 'bu en büyük üç roman yazarı' olan Balzac, Dickens, Dostoyevski farklı tarzlara sahip olsada, bunları seçmesindeki amacının "kişiliklerindeki karşıtlık" bakımından birbirlerini tamamlayan bir durum olduğunu, ama bunları yazarken de Tolstoy'u, Victor Hugo'yu, Goethe'yi, Flaubert' vb. diğer yazarları da unutmadığını ifade ediyor. Diğer yazarların da büyük ve etkili eserler verdiğini söyledikten sonra ama tercihim "bu üçü" diyor.

    Zweig'in üzüldüğü bir konu ise Fransız (Balzac), İngiliz (Dickens) ve Rus (Dostoyevski)'nin kendilerine ait alanları olduğunu yani birinin 'toplum dünyası'nı, diğerinin 'aile dünyası'nı ve sonuncu olarak da Dostoyevski'nin ise 'bireyin ve insanlığın dünyası'nı anlatmaya çalıştığını ama bunların arasına bir Alman yazarını ekleyememesinin burukluğunu yaşadığını ifade ediyor. Maalesef "ne bugün ne de geçmişte bir isim bulamadığını" söylüyor.

    Zweig kendi sıralamasını yapmış. İnsanın aklına türlü türlü sorular geliyor mesela, Zweig bu kitaba bir önsöz yazmasaydı ve bizde o önsözü okumasaydık, Zweig'in o yola çıkış sebeplerini ve kullandığı ölçeği bilmeseydik o zaman Zweig'in seçimlerini anlayabilir miydik? O zaman bolca soru sorabilirdik mesela, niçin bu üçü gibi? Neden bir diğeri değil de bunları seçmiş. Niye Fransız, İngiliz, Rus. Acaba Almanlara karşı bir düşmanlığımı var? Kendimize yani biz okurlara o zaman şu soruyu soralım? 19.yüzyıl romancılarını okuduğunda bu 'üç büyük usta'yı sen de seçer miydin veya senin sıralaman ne olurdu?

    1799 yılında Balzac'ın doğuşu, imparatorluk kurulması Napolyon'un Mısır'ı fethi ve sonra Bonaparte oluşundan devamla, 19.yüzyıl Fransa'sından küçük kesitler sunuyor bize.
    1799 yılında Fransa'nın Toule şehrinde doğan Balzac'ın yaşadığı dönem içinde cereyan eden siyasi, ekonomik, toplumsal olaylar kısa kısa anlatılarak zamanın panoraması çizilmektedir.

    1919 yılında kaleme aldığı ama on yıllık bir zaman geçmişine sahip eserde, konuyla ilgili bilgileri toplamış, tasnif etmiş ve sonunda bu okuduğunuz eseri ortaya çıkarmış.
    Öyle şıppadak ben yaptım edasıyla değil, yoğun emek isteyen bir durum ortaya koymuş. Kes, kopyala yapıştır olmayan döneme ait bir çalışma.
    Anlatılan karakterlerin yapısı ve kitap içindeki işlenişi ve atıfta bulunduğu kişiler özelinde o zamanki Fransa tanıtılıyor.
    Eğer Balzac'ın eserlerini daha önce okumuşsanız, bu kitapta geçen roman karakterlerini daha kolay bir şekilde anlayabilir ve yazılan yazıyla okunan karakter arasında bir bağ kurabilirsiniz.

    Zweig, Balzac'ın hayatından kesitler sunmuyor size. Sadece Balzac'ın kendi dünyasında oluşturduğu karakterlerin yapısından yola çıkarak gerçek ile kurmaca arasında gidip gelinen noktalara değiniyor. Eğer Balzac'ın kitaplarını okumadıysanız çok da fazla bir şey anlamayabilirsiniz. Çünkü, burada klasik bir biyografi (kısa yaşam öyküsü, eserleri anlatılmıyor) yok. Daha çok ve özellikle "İnsanlık Komedyası" adlı ansiklopedisinden esinlenilerek, o zamanki Fransa ve burada yaşayan zengin, fakir, asker, Napolyon, kendisi ve karakterleri arasında bir ağdan bahsediyor.

    Ve şunu ifade edebiliriz. "İnsanlık Komedyası"nda Fransa'nın Paris şehrinin dehlizlerinde, Balzac'ın kahramanları, Zweig'in kaleminde dolaşıyor. Onların içsel dünyalarına kısa bir yolculuk yapmak ister misiniz?


    Dickens, 2. bölümü oluşturuyor ve 47.sayfada Zweig şöyle diyor: "Sevgi yalnızca konuşulan sözlerde soluk alır." Bu cümle bile başlı başına belki de sayfalar dolusu
    yazı yazılabilecek derin anlamlar çıkarmamıza yol açabilir.

    Balzac'a oranla, Dickens karakterleri daha halktan yana. İngiliz kültürü hakkında kısa bilgiler vererek, az da olsa bilgi sahibi oluyoruz bu kültür hakkında. Karakter yapısını iyi bir şekilde sergileyen Dickens'in romancılığı kıyaslandığında çağdaşlarına oranla bir adım öne çıkabildiğini ifade ediyor, Zweig.
    Uzun uzadıya yazmadan, kısaltarak şunu diyebiliriz ki, Dickens'in karakterleri bu sefer Zweig'la İngiltere yolculuğuna çıkıyor. İngiliz tarihi, kültürü, kraliçeye duyduğu hayranlık had safhaya ulaşarak, methiyeler düzmesine bile yol açıyor.

    Balzac'ın karakterlerin ana unsuru olan hırslı ve iktidar düşkünlüğü, Dostoyevski'de ateşli ve coşkulu insan tipinden, Dickens da ise daha sıradan, daha avam ve mütevazi bir kimliğe bürünüyor. "O kahramanlarını, alın yazılarını başka şairlerin hiç bir şey fark etmeden geçip gittikleri banliyölerin sokaklarında aradı. (s:59)", "Dickens, gündelik hayattan sade işçileri, kahraman yapmaktan çekinmedi.(s:60)" derken Dickens'in romancılığını anlatıyor. Yine eğer Dickens romanlarını okuduysanız bu kitapta anlatılan karakter örgüsünü daha da kolay bir
    şekilde anlayabilir ve bazı durumlara daha kolay aşina olabilirsiniz.

    Dostoyevski, 3. bölümü oluşturuyor. Kitabın en geniş tutulan yeri ayrıca. Zweig, yazmış da yazmış. Ordan girmiş, burdan çıkmış, üşenmemiş ve 83.sayfa da Zweig şunları söylüyor:"Fyodur Mihailoviç Dostoyevski ve onun iç dünyamız için taşıdığı önemi hakkıyla anlatabilmek zor ve sorumluluk isteyen bir iştir." Eğer Zweig böyle iddialı bir cümle ile Dostoyevski'yi ifade ediyorsa o zaman bizim çok fazla söyleyecek bir şeyimiz yok diye düşünüyorum.

    Bu kitap, kendi döneminde bile orta derece okurun çok çok üstünde, bahsedilen eserleri okumamış insanların anlayamayacağı şekilde üst düzey yani
    kısaca aristokrat okur kitlesine hitaben yazılmış. İçinden "alıntılacak" onlarca, yüzlerce söz, paragraf, duygu mevcut.


    Bugün bile hala bu kitaptan bahsediliyorsa, okunuyorsa, alıntı yapılıyorsa ve çeşitli dillere çevrilip yayımlanıyorsa demek ki, "efsane" olmuş denilebilir. Daha yüzlerce yıl yine en çok basılan, okunan, satılan kitap olmaya devam edecek gibi gözüküyor. Raskolnikov, Alyoşa, Fyodor Karamazov, Miskin,
    19.yüzyıldan, 20.yüzyıla akıp geldiler ve yetmedi 21.yüzyıl da bile hala aramızdalar.

    Kitap hakkında çok fazla söze gerek yok. Çünkü kitabı anlatmak, yazmak için Zweig kadar bilgimiz olması lazım. Bizim kuru, sığ bilgimizle ancak bu kadar birşeyler karalamaya çalışırken; derin, ayrıntılı, birbirine bağlantılı, yoğun betimlemeli, hem kendi içinde hem konu dışındaki yaptığı kıyaslamalarla edebiyat dünyasının baş köşesinde oturmayı hak ediyor.

    Ezcümle: Eğer edebiyat alanıyla ilginiz varsa mutlaka faydalanmanız gereken 'temel' eserlerden biri sayılabilir. Öyle güzel, öyle akıcı, öyle derin, öyle büyük, öyle muhteşem betimlemeler yapmış ki Zweig, şaşırmamak elde değil. Bir kişi ve roman bu kadar dolu ve içten nasıl anlatılabilir. Örneğin Dostoyevski'nin romanlarında "ağır aksak bir akışla kıvrımları ve girdapları geçerek ilerlemeye devam eder olaylar, seller konuşmanın kum havuzunda saatlerce oyalanır, ta ki, yeniden kendi derinliğini ve tutkusunun en coşkulu yerini bulana kadar." der Zweig. Daha da ötesi yoktur diye insan düşünmeden edemiyor.

    Akıcı bir dil, akıcı bir çeviri ile kitabın okunurluğu kolaylaşıyor. Edebiyatla haşır neşir, roman, hikaye türleri ağırlıklı okuyan kişilerin çok faydanalacağı ve mutlaka ellerinin altında bulundurması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
    Karşılaştırmalı edebiyat için ideal bir bilgi kaynağı. Zweig'a göre üç büyük ustanın nasıl üç büyük usta olduğunu adım adım okuyacaksınız.

    Notlar:
    + Okuduğum kitap, Türkiye İş Bankası Kültür Yaınları'ndan çıkmış; Mart 2017 16. baskıdır.
    + Türkçesi: Nafer Ermiş. Güzel bir şekilde bize Zweig'i anlatmış. Ona da teşekkürler.
    + Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, baskı kalitesi olarak güzel bir çalışma ortaya konmuş.
    + Bu üç büyük ustadan kendimce en beğendiğim de bana kalsın diyorum.
    + Beğenerek okudum ve tavsiye ederim.
    + 5 - 12 Ocak 2018 tarihleri arasında okunup, notlar alınmış ve bugün itibarıyla kısa bir yazı kaleme alınmıştır.
    +Yazan: A.B ya da A.K. 04/03/2018)
  • Bir de Schopenhauer'in söylediği gibi, bilge addettiğimiz kişiler vardır aptallaşana kadar durmamacasına okuyan. Onlar için bilgi, okudukları kitapların ölçüsüdür. Ne kadar çok kitap okurlara o denli saygın olduklarına inanırlar. Değer tartıları da, kitap insan için değil insan kitap için vardır.
    En iyisi kendimize sormak neden kitap okuduğumuzu.