Bu kitap, insan kimliği ve özgürlük üzerine yoğunlaşırken, toplumun zincirlerinin ne denli kalın olduğunu gözler önüne seriyor. Kitap hakkında yapılan birçok inceleme ve makalede “fütüristik” kelimesinin sıkça kullanıldığını fark ettim. Ancak, bu tanımlamaya tamamen katılmadığınızı hemen anlıyorsunuz. Çünkü bu kelime, geleceği işaret ediyor gibi görünse de, yazarın aslında şu anı anlattığını fark ediyorsunuz. Fikirlerinizi kendi başınıza oluşturmadığınızda, karşınıza çıkan ana olgunun toplum ve onunla yüzleşmek olduğunu görüyorsunuz. Bu, aslında günlük hayatımızda mücadele ettiğimiz dünya ve üzerimizde hissettiğimiz toplumsal baskılar.
Toplumda birey olmanın, farklılaşmanın ve farklılıklarla bir arada olmanın yanı sıra, dışlanmamak için verdiğimiz mücadeleyi görebiliyoruz. Medyanın propagandalarının etkisine kapılmamaya çalışırken, her durumda yüksek ahlaki değerlerle hareket etmeye devam etmenin zorluklarını yaşıyoruz. Bu kitap, kendi ayakları üzerinde duran ve benliğini yeniden keşfetmek için herkesin dışında bir konum almaktan korkmayan bir adamın hikayesini anlatıyor.
“Ego”, bilim kurgu, distopya ya da fütüristik bir eser olmaktan çok, tarihsel ve yakın dönemde Sovyetler Birliği ile modernize edilmiş kolonilerde uzun yıllar hüküm süren toplumculuk sistemine kişisel bir tepki olarak okunmalı. Solcu entelektüeller tarafından uzun süre tepkisel olarak kabul edilmiş olsa da, George Orwell’ın 1984 eserinde olduğu gibi, toplumcu düşüncelerle yönetilen bir dünyadaki apokaliptik kaosu betimliyor. Ancak burada tüm gerilim ve aksiyonu bir kenara bırakıp, bireyleri bir sistem altında toplamanın ve bireycilikten uzaklaşmanın ne tür tehlikeler barındırdığını çıplak bir şekilde gözler önüne seriyor.
Hikaye, herhangi bir zamanda, herhangi bir dünyada, herhangi bir yönetici