Daha önce Orwell’in 1984 ve Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı distopyalarını okumuş biri olarak, Biz benim için bambaşka bir deneyim oldu. Orwell’in dünyasında sürekli bir baskı ve korku varken, Huxley’in dünyasında bireyler hazlarla uyuşturuluyordu. Zamyatin’in kurguladığı dünya ise ikisinin ortasında, tamamen matematiksel ve mekanik bir düzen üzerine inşa edilmişti. Kitap boyunca hissettiğim şey, bireyin bir sayıdan ibaret olduğu bir sistemde özgürlüğün nasıl bir tehdit olarak algılandığıydı.
Roman, tamamen şeffaf şehirlerde, bireylerin isim yerine numaralarla çağrıldığı, düzenin mutlak olduğu bir toplumda geçiyor. Ana karakterimiz D-503, başlarda bu sistemin kusursuz olduğuna inanan bir mühendis. Ancak, E-330 adlı gizemli kadının hayatına girmesiyle birlikte, iç dünyasında büyük bir çatışma başlıyor. Önceden düzenli ve mantıklı düşündüğünü sanan D-503, zamanla duygu ve özgürlük kavramlarını keşfetmeye başlıyor.
Kitap, bireyselliğin yok edildiği, insanların adeta robot gibi yaşadığı bir düzeni eleştiriyor. Devletin, insanların özgürlüklerini ellerinden alıp onları tamamen kontrol edilebilir varlıklara dönüştürmesi fikri, günümüz dünyasında da düşündürücü bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.
Zamyatin’in dili oldukça farklı ve deneysel. Kitap, D-503’ün yazdığı günlüklerden oluştuğu için, karakterin psikolojik değişimi anlatım tarzına da yansıyor. Başlangıçta sistemli, mantıklı ve düzenli bir dil kullanılırken, olaylar ilerledikçe anlatım giderek daha dağınık, kaotik ve duygusal bir hale geliyor. Bu durum, D-503’ün zihinsel dönüşümünü birebir hissetmemi sağladı.
Başlangıçta dili ve anlatımı biraz zorlayıcı bulsam da, alıştıktan sonra bu üslubun romanın ruhuna ne kadar uygun olduğunu fark ettim. Zamyatin, klasik bir anlatım yerine, okuyucunun karakterin zihninde