Adı:
Bu Salı
Baskı tarihi:
1994
Sayfa sayısı:
128
Format:
Karton kapak
ISBN:
9754142319
Kitabın türü:
Çeviri:
Kamuran Şipal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Afa Yayınları
"Bir tek sinema bileti için ödenen para karşılığında satın alınabilecek bu seçmeler, bugün Borchert'in ilk kez askeri tutukevini boyladığı yaşta olanlara sesleniyor. O sıralar yirmi yaşındaki asker Borchert'in mektupları devletin güvenliğini sarsıcı nitelikte görülmüş, bu yüzden yazarı ölüme mahkum edilmiş, ama altı hafta kadar bir hücrede bekletikdikten sonra hayatı yeniden bağışlanmıştır. Yirmi yaşında olmak, altı hafta bir hücrede pineklemek ve öleceğini, Hitler ve savaş üzerine düşündüklerini açığa vurduğu birkaç mektup yüzünden öleceğini bilmek! Bu kitabı ellerine alan yirmi yaştakiler, insana kendi fikirlerinin ne denli pahalıya patlayabileceğini, karşılığında ödenmesi gereken bedelin ne denli yüksek olabileceğini göreceklerdir."
Makineli tüfek donmasın diye bir kaç kurşun yakmalı ara ara. Eksi kırkiki derecede terler bazen insan ve o ter hemen donar alında. Kar her şeyi gizler sessizliği ve tehlikeyide,ama deliliği gizleyemez,sessizliği katman katman gizler,bir türkü bu sessizliği korkunç,tedirgin,ölüm taşıyan,iniltili sessizliği bozarsa delirmemek için ölür insan.Karın aydınlığında o kara gecelerden birinde soluk donar kalır öylece, dudakta bitmemiş bir türkü.Bembeyaz kar hiç olmadığı kadar beyaz,o kadar beyaz ki maviye çalıyor,mavi yeşile,berrak,gecenin en karanlığında yine ölesiye beyaz,sonra güneş,doğunca güneş,bu beyazlıkta bir lekeyi gösterir,bir tablodaki gibi,bir insan lekesi,insanın lekesi,insandan kalan leke,kemikler,kurumuş kan,buz tutmuş ama yinede sıcak,öyle işte bir askerin kalıntıları, ressam bundan iyi bir tablo çıkarabilir,tabloda bir leke,kimin umrunda.Bir çocuk üşümesi yeni başlamış tir tir titremekte, elinde bir kılıç,oyuncak kılıç karlarla savaşıyor,kemikten oyuncak bir kılıç,kemikten,insan kemiğinden.Ölüm,bir nedene bağlı olmalı,tatlı bir ölüm gerek insana,geceyi ötüşleriyle dolduran bir bülbülle,mor leylak yağmuruyla belki.Ama hiçbir şeyin önemi yok soğuktan donan bir asker için, ne leylağın ne bülbülün,bülbülün umrunda mı, o şarkısına devam eder.
Yaşama asılan insanlar,yaşam tarafından alaya alınmış,oynanmış,iskeletlerinin üzerine tenler giydirilmiş,ten gidince iskeletine bakıp kendini teşhis etmeye çalışan insanları yaşamın.
Alnında dikenli teller olan bir adam konuşuyor "herkes düşündüğünü basitçe dile getirse katlanılabilinir mi buna?" Soru acımasız cevabıysa olanaksız,bir kız intihar etmek istediğini söylüyor,trene binmek istiyorum der gibi söylüyor.Yarın sabah yiyecek dağıtıcısı adam hiç yiyecek kalmadığını açlıktan kıvranan çocukların anne ve babalarına nasıl söyleyecek,bugün tren gelmedi der gibi.Derin düşüncelere dalan bir adam başını hafifçe kaldırır ve etrafına bakar,gözlükleri yok,hiç gözlük takmamış ama bu kadar derin düşüncelere dalabilen biri gözlüksüz olabilir miydi? Etrafına baktı,bugün dağıtacağı ekmeklerin hesabını yapan yarın cephanelerin hesabını yapar,İsacılık oynayan bir canavar bu aslında,Peki ya şu asker diye düşünüyordu sanki,tek amacı evine ulaşıp balkonunda sigarasını tüttürebilmek,bunlar hiç ders almadılar mı bunca yaşanandan.Derin düşünceli adam hiç aç kalmamıştı ve hiç savaşa katılmamıştı oysa.Derin düşüncelinin tekiydi. İnsanseverdi belki ama insanseverlik, bir köşeden çekilen acıları seyre dalıp hüzünlenmek değil miydi? Öyleydi belki.
Savaş sonrası,hapis hayatı,bu hapisliklerin yatma nedeni belirsiz,intihar etmelerini önlemek belki de ,kendikerini öldürmemeleri için hapsedilmiş yarı deliler,ayna yok,ayna bir silah çünkü,insan bir aynayı kırıp bileklerine geçirebilir,hapishane müşterilerini böyle koruyor işte.Ayna bir suç aletidir mahkumcada,kendi dikenli yüzünü görmek ona korkunç şeyler yaptırabilir,bir insan kendiyle karşılaşmamalı hiç bir zaman.

Savaş bitmiş bekleyiş başlamıştır,bazılarının bekleyişi hiç bitmemişdir,seneler geçmiş ama beklenen gelmemiştir.Bazı şeyleri bilmemek daha iyidir bilmekten ,hergün dualar etmekte,yaşama ancak bu umutla bağlanmaktadır.Ama yabancı bir ülkede bir tarla vardır tarlada bir tümsek 1.80 uzunluğunda ,yarım metre genişliğinde,anne bunu bilmemektedir iyi ki bilmemektedir.

Çocuk artık geceleri evine gidebilirsin,çünkü fareler uyurlar gece!
Yiğitsi suskun ve yalnızsı ozanlar gitsin de bir ayakkabı­nın nasıl yapıldığını, bir balığın nasıl tutulduğunu ve nasıl ça­tılarda akan yerlerin onarıldığını öğrensinler, çünkü işleri tü­müyle gevezeliktir ozanların, acılı, kanlı, umutsuz; mayıs ge­celerine, guguk ötüşlerine, dünyanın gerçek sözcüklerine kar­şı gevezeliktir. Çünkü aramızda, ah kim çıkar aranızda, kim kurşunlarla delik deşik bir akciğer hırıltısına bir şiir düzebi­lir, kim bir idam mahkumunun çığlığını şiire dökebilir, kim bilebilir o ölçüyü, bir ırza tecavüze uygun düşecek o ritmik öl­çüyü, kim makinelilerin uluyuşunu verecek bir vezin bilebilir ve bir sözcük, artık içinde göğün yansımadığı, yanan köylerin bile yansımadığı ölü bir at gözünün yeni susmuş çığlığını anla­tabilecek bir sözcük bulabilir, hangi basımevinde yük vagon­lannın pas kırmızısı, bu dünya yangını kırmızısı, ak insan te­nindeki bu kurumaya başlamış kan kabuklu kırmızı için bir harf bulunabilir?
...yolda yalnız gider­ken ve kararmaya durdu mu ortalık, sana doğru çığrışırlar, ama derken guguk da bir yandan çullanır üzerine. Şimendi­fer düdükleri, vapur böğürtüleri, kedi miyavlamaları, klarnet ciyaklamaları ve kadın hıçkırıkları - ama gugukun ötüşü bir yürek gibidir mayıs gecesinde, atan canlı bir yürek gibi, ve gecede guguk çığlıkları ansızın çullandı mı üzerine, çullandı mı mayıslı gecede, ne vapurlar, ne lokomotifler, ne kedi, ne de kadın sesleri imdadına koşamaz artık. Guguk aklını başından alır. Kaçmaya kalktın mı güler eğlenir seninle. Nereye? Gü­ler guguk, bu mayıs ayında nereye? Ve kalakalırsın, gugukla çılgına çevrilmiş, tüm dünya isteklerinle kalakalırsın, yalnız ve nereye'siz, işte öylesine yalnız ve sonra nefret edersin ma­yıstan, özlem yüklü sevginden, yaşam yorgunluğundan ötürü nefret edersin, tüm yalnızlığınla ondan nefret edersin, nefret edersin bu mayıs ayındaki guguktan, bu ... . .. Ve sonra koşarız guguklu yazgılarımızla, ah bu guguk­lu alınyazılarımızı, bu bizler için önceden belirlenmiş felaketi üzerimizden atamayız, koşarız çiyli geceler içinden. Haykır guguk, haykır yalnızığını mayıs baharının koynuna, haykır guguk, kardeşçil kuş, kovulmuş, kapı dışarı edilmiş. Biliyorum, bütün bağırıp çağırmaların seni mayıslı gecelerin eline teslim eden, seni bir el olarak ellerin arasına salan annen için, haykır guguk, haykır yüreğini yıldızlara doğru, haykır ey kardeş, yabancı, annesiz, haykır ... Haykır Yalnızlık Kuşu, utandır ozanları, sendeki o yaman sözcükler onlarda yoktur, onların dile getirdiği yalnızlık bir gevezeliktir sadece, ve onların yapacağı en hayırlı iş susmaktır ancak. ... çünkü kavuşmayı istediğimiz en son şeyi, o en son şeyi vermez bize sözcükler.
Biz bowling oyuncuları
Ama gülleler de biziz
Devrilen kukalar da
Ve gümbür gümbür öten
Oyun yeri, yüreklerimiz.
Yabancı bir ülkede bir köy vardır. Ve bu köyde bir tarla. Tarlanın bir yerinde biraz tümsekçedir toprak. Neredeyse bir metre seksen boyunda ve yarım metre eninde. Ama Bay Lorenz'in kızkardeşi bilmiyor bu ülkeyi. Köyü bilmiyor. Tar­layı bilmiyor. İyi ki bilmiyor.
Okkanın altındayız zaten demişti kapıda, hepimiz zaten altındayız okkanın. İçkimiz ve caz müziğimiz ve çelik miğferle­rimiz ve sevgililerimiz var, evlerimiz ve Çin Seddi'miz ve lam­balarımız var - bütün bunların var hepsi. Ama korkudan. Korkuya karşı. Ama hep altındayız okkanın. Korkudan resim çektirir, korkudan çocuk yaparız ve korkudan kucak kucağayız kızlarla, hep kucak kucağa kızlarla; korkudan gaza batırırız fitili ve korkudan yakarız. Ama okkanın altındayız yine. Bütün bunları korkudan yaparız ve korkuya karşı. Ve çelik miğferlerimiz var ya, onlar da yalnız korkudan. Ama bütün bunların para etmez hiçbiri. İpek bir gecelik ya da bir bülbül feryadında tam kendimizi unutmuşken birden yakamıza yapı­şır. Birden öksürdüğü duyulur bir yerlerde. Ve korku da ya­kamıza sarılmaya görsün, para etmez çelik miğferler. Ne ev­ler, ne sevgililer, ne içkiler para eder ne de çelik miğferler.
Bugün yine sadece söylü­yoruxz: Cetait la guerre - ne savaştı diyoruz. Artık bundan fazla bir şey söylemiyoruz bugün, çünkü savaşın bir tek saniyesi­ni, yalnızca bir tek saniyesini dile getirecek sözcükler yoktur elimizde, ve sadece diyoruz ki: Doğru, Allah için öyleydi. Çün­kü başka her şey savaş karşısında bir gevezeliktir sadece. çün­kü hiçbir sözcük, hiçbir şiir ve hiçbir vezin yoktur onun için ve ona dayanacak, onun zincifrekırmızısı kükreyişinden dağılıp dökülmeyecek hiçbir şiir ve hiçbir oyun ve hiçbir psikolo­jik roman yoktur. Ve demir aldığımızda, o ülkeye, savaş denilen
o karanlık ülkeye dümen kırdığımızda neşesinden gıcır gı­cır ötüyordu rıhtım duvarları, ne şarkı söylemiştik ya, biz erkekler, oh işte öylesine gönüllüydük ve işte öylesine şarkılar söylemiştik biz sığır vagonlarında. Ve marş müzikli istasyonlarda savaş denilen o karanlık, karanlık ülkeye düğün bay­ramlarla uğurlanmıştık. Ve derken kavuşmuştuk savaşa. Der­ken savaş karşımıza çıkmıştı. Ve daha ne mene şey olduğunu kavrayamadan da sona ermişti. Arada işte yaşamımız duruyor. On bin yıllık bir yaşam. Ve savaş sona erdi artık ve bizler yitik gemilerin çürümüş tahtalarında gece vakitleri gizlice bir kusmuk gibi o iğrenç barış ülkesinin sahillerine kusuluyoruz. Ve kimse artık tanıyamaz bizi, biz yirmilik pinponları, işte öylesine gümbürtüler çökertti bizleri. Bizi hala varsa bir tanıyan çıksın? Hani nerede bizi hala tanıyacak olanlar? Babalar yüzlerinin derinliklerinde saklıyorlar kendilerini ve anneler, yedi bin beş yüz seksen dört kez katledilen anneler, bizim ya­bancılaşmış kalplerimizin acıları önünde çaresizlikten boğuluyorlar. Ve nişanlılar korku terlerince tenlerimizden dışarı uğ­rayan felaket kokusunu geceleyin biz kollarındayken dehşet­le duyumsuyor ve umutsuz öpüşlerimizden yalnızsı metal ta­dını seziyorlar ve öldürülen kardeşlerinin kanlarından kal­kan badem ezmesi tatlılığındaki buğuları saçlarımızdan taş kesilmiş soluyor ve bizim acı sevecenliklerimizi akılları almı­yor bir türlü. Çünkü biz bu sevecenliklerle dertlerimizi dizginlemeye çalışıyoruz, çünkü her gece boğazlıyoruz onları, ta ki biri çıkıp bizi kurtarsın. Biri kurtarsın. Ama kimseler tanımıyor bizleri.
Bütün pazar sabahlarının en temizinin şimdiye kadar asla görülmedik bu kar beyazında bir leke. Pek can­lı bir savaş tablosu, nüans yönünden zengin, suluboya resim­ler için çekici bir konu: Kan ve kar ve güneş. Soğuk kar ve içinde buram buram sıcak kan. Ve hepsinin üstünde güneş baba. Güneş babamız. Yeryüzündeki çocuklar der ki: Güneş baba, güneş baba. Ve güneş bir ölüyü, bütün ölmüş kuklala­rın işitilmedik çığlığını haykıran bir ölüyü aydınlatıyor: Suskun, korkunç, suskun çığlığını. İçimizden kim ah, kalk ayağa saz benizli kardeşim, içimizden kim ah iplerinden koparılıp işte öylesine salakça çarpıtılarak sahnenin orasına burasına savrulmuş kuklalann suskun çığlıklarına katlanabilir? Kim ah, içimizden kim suskun çığlıklarına dayanabilir ölülerin? Yalnızca kar buna göğüs gerebilir, buzsu kar. Ve güneş. Gü­neş babamız.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bu Salı
Baskı tarihi:
1994
Sayfa sayısı:
128
Format:
Karton kapak
ISBN:
9754142319
Kitabın türü:
Çeviri:
Kamuran Şipal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Afa Yayınları
"Bir tek sinema bileti için ödenen para karşılığında satın alınabilecek bu seçmeler, bugün Borchert'in ilk kez askeri tutukevini boyladığı yaşta olanlara sesleniyor. O sıralar yirmi yaşındaki asker Borchert'in mektupları devletin güvenliğini sarsıcı nitelikte görülmüş, bu yüzden yazarı ölüme mahkum edilmiş, ama altı hafta kadar bir hücrede bekletikdikten sonra hayatı yeniden bağışlanmıştır. Yirmi yaşında olmak, altı hafta bir hücrede pineklemek ve öleceğini, Hitler ve savaş üzerine düşündüklerini açığa vurduğu birkaç mektup yüzünden öleceğini bilmek! Bu kitabı ellerine alan yirmi yaştakiler, insana kendi fikirlerinin ne denli pahalıya patlayabileceğini, karşılığında ödenmesi gereken bedelin ne denli yüksek olabileceğini göreceklerdir."

Kitabı okuyanlar 2 okur

  • Fırat Özbey
  • tabula rasa

Kitap istatistikleri