Bakın, çevremden birisi insanları üç kategoriye ayırırdı: Yalan söylemeye mecbur kalmaktansa hiçbir şey gizlememeyi yeğleyenler, hiçbir şey gizlememektense yalan söylemeyi yeğleyenler ve aynı zamanda hem yalanı, hem de gizi sevenler.
bilmeme özgürlüğü... lanet olsun, böyle bir şey kaldı mı sahiden? en fazla ayaküstü bir sohbette... konunun bilmediğim bir noktaya geldiğini varsayalım. "bilmiyorum" ya da "bildiğim kadarıyla" diyebilme lüksümüz var mı artık? böyle bir metinde bile bir şeyi eksik bıraksam, okuyan adam sağ tıklayıp google'da aratacak ve metne emek verilmemiş diyecek. kocaman bir saçmalık. belki yazar bilmek istemiyor, belki beyninde daha fazla çöp tutmak istemiyor.
dün bir bahçede yürürken etrafıma baktım. mevsim dönüyordu; sarı, mor, kırmızı bitkiler... sadece renklerini ve nasıl göründüklerini seçebiliyorum. neydi ulan bunların isimleri? evimin dibindeki bahçede, benimle aynı havayı tüketen şu otun adını bilmezken kafamdaki o devasa "bilgi" yığınını düşündüm. binlerce kilometre ötedeki bir savaşın taktiğini ya da bir ünlünün saçma sapan rutinini biliyoruz ama 500 metre ötemizde sessizce açan çiçeğe yabancıyız. Camus'nün Düşüş 'te günümüz insanını özetlediği gibi: "Zina ediyordu ve gazete okuyordu." biz de ekrana bakıyor ve dünyayı bildiğimizi sanıyoruz. acaba bu "bilme" işini baştan aşağı yanlış anlamış olabilir miyiz?
bunu düşünürken aklıma başka bir devasa yanlış anlaşılma geldi: korku. korkuyu kimse sevmez, fellik fellik kaçarız. en azından kendi hayatımda yıllarca o kuluçka dediğim güvenli alana bu yüzden saklandım. sonra Özgüven Boşluğu kitabını okudum ve korkuya bakışım tamamen değişti. milyonlarca yıldır evrimleşiyoruz ve hala korkuyorsak, bu bizi hayatta tutan en temel yakıtlardan biri. bize korkuyu hep defolu bir şey gibi anlattılar ama bir sporcu onu enerjiye, bir oyuncu performansa çeviriyor. lannn dedim, evet! bu bedava enerjiye benim yaklaşımım neydi? arkama bakmadan kaçmak, eylemsiz kalmak. bildiğimizi sanıyoruz ama neyin doğru neyin yanlış olduğu belli bile