Her şey, aslında başka bir kitabın peşindeyken oldu. Telegram'da, PDF'ler arasında gezinirken, ismi gözüme ilişti: "Tütüncü Çırağı".
O anda, kalbimde bir kapı açıldı. Sanki bir anahtar, çoktur kullanmadığım bir kilide denk gelmişti. İnsan, sevdikleri hayattayken, onlarla yeni anılar biriktirmenin telaşındadır. Geleceğe odaklanır. Ama o sevdiğiniz insan bir gün gidiverdiğinde, bir daha yeni anı biriktiremeyeceğinizi anladığınızda ne yaparsınız? Geriye kalan tek şey, geçmişin tozlu raflarına saklanmış o küçük, altın değerindeki anlardır. Onları tekrar tekrar avuçlar, ıssız dünyanda bir yere pinekleyip hıçkıra hıçkıra ağlarsın, çünkü bilirsin ki bir daha geri gelmeyecek..
İşte "Tütüncü Çırağı" ismi, beni tam o anlardan birine, 7 yaşımdaki Esra'ya götürdü.
Okula başlamamıştım daha. O yaz, evimizin caddeye bakan, babamın envai çeşit gülle dolu bahçesindeydim. Kırmızılar, pembeler, rengarenk... Herkes geçerken o güllere bakardı. O gün de babam güllerle uğraşıyordu. Derken, çok sevdiğimiz Tülin Abla geldi. Korkusuz, tuttuğunu koparan, erkeksi gücüyle bilinen bir kadındı. Babama bir şey uzattı. Ben küçücüktüm, anlamıyordum.
Babam, "Ver Tülin Abla, ben içeyim," dedi.
Tülin Abla, "Halim, Esra Güllü'ye söylemesin," diye fısıldadı.
Babam döndü, bana gülen gözlerle baktı ve o unutulmaz cümleyi söyledi:
"Korkma, benim çırak söylemez."
Meğerse Tülin Abla, babama sarma tütün sigarası sarmış. Babam onu içecekmiş ve annem duymasın diye bir "çırak", yani küçük sırdaş arıyormuş. Ben olmuştum o çırak. O an, "tütüncü çırağı" kelimesi, babamın gül bahçesinde, güneşin altında, masum bir sır olarak yüreğime kazınmıştı.
Yıllar sonra, şimdi, bu kitabın adını görünce, o güne, o güllere, o sıcaklığa ve babamın sesine (beş yıl oldu babamın sesini duymayalı) gittim.Kitabı, o anının