Bazı hikâyeler vardır; anlatıldıkça değil, hatırlandıkça derinleşir. Bir geysanın anıları
tam da böyle bir metin. Okurken bir romanın sayfalarında ilerlediğinizi sanırsınız; oysa aslında bir hafızanın içinde dolaşırsınız.
bu eserde yalnızca bir hikâye kurmaz; bir ses yaratır. Sayuri’nin sesi… Ve bu ses, geçmişin içinden bugüne ulaşan kırılgan ama dirençli bir yankı gibidir. Anlatı, bir kadının çocukluktan yetişkinliğe uzanan yolculuğunu izlerken, aslında insanın kendi kaderiyle kurduğu o ince, çoğu zaman görünmez bağı sorgular.
Romanın merkezinde dönüşüm vardır. Ama bu dönüşüm, alışıldık bir yükseliş hikâyesi değildir. Chiyo’nun Sayuri’ye evrilişi; bir kazançtan çok bir kabulleniş, bir seçimden çok bir zorunluluk gibidir. Çünkü bu dünyada insan, çoğu zaman olmak istediği kişi değil; olabildiği kişi olur. Ve belki de romanın en sarsıcı yanı, tam olarak burada saklıdır.
Geyşalık, bu metinde yalnızca bir meslek değil; başlı başına bir dil gibidir. Bakışların, susuşların, küçük jestlerin konuştuğu bir dil… Görünürde zarafet ve estetik vardır; fakat o zarafetin altında sessiz bir mücadele, görünmeyen bir rekabet gizlidir. Sayuri’nin hikâyesi, bu iki katman arasında gidip gelir: dışarıdan bakıldığında büyüleyici, içeriden hissedildiğinde ise çoğu zaman kırılgan.
Anlatımın en güçlü yönlerinden biri, doğayla kurulan bağdır. Deniz, rüzgâr, su… Bunlar yalnızca birer betimleme unsuru değildir; karakterin iç dünyasının yankılarıdır. Özellikle çocukluk sahnelerinde doğa, adeta duyguların dili hâline gelir. Bir dalganın sertliği, bir rüzgârın yönü, bir hayatın akışını anlatır.
Ancak bu metni yalnızca estetik bir anlatı olarak görmek eksik kalır. Çünkü eser, aynı zamanda tartışmalıdır. Anlatılan dünyanın ne kadarının gerçek, ne kadarının bir bakış açısının ürünü olduğu sorusu, metnin