Eugène Ionesco’nun Gergedan adlı oyunu, sıklıkla bir totalitarizm eleştirisi olarak değerlendirilir. Ancak bu nitelendirme, oyunun politik doğasını tam olarak karşılamaz. Çünkü Gergedan, totalitarizmi klasik anlamda, yukarıdan aşağıya yayılan merkezi bir baskı mekanizması olarak değil, sivil toplumun içinden, bireysel ilişkiler ve gündelik hayat aracılığıyla yaygınlaşan bir bulaşıcılık biçiminde gösterir. Devlet oyunda neredeyse hiç görünmez; baskı aygıtları, polis ya da propaganda organları yoktur. Dönüşüm doğrudan halkın içinden gelir ve bireyler arasındaki ilişkiler üzerinden gerçekleşir. Bu tercih, oyunun sezgisel gücünü arttırsa da, aynı zamanda onun politik açmazını da belirler: Faşizm burada tarihsel olarak anlaşılabilir bir fenomen olmaktan çıkıp, neredeyse ontolojik bir yazgı hâline gelir.
Gergedanlaşmanın oyunda hiçbir açıklayıcı art alanı yoktur. Olan biteni anlamaya çalışan karakterler başarısız olur; akıl yürütmeler yetersiz kalır, mantıkçılık alaya alınır. Bu durum, faşizmin nedensiz, hatta irrasyonel bir bulaş gibi gösterilmesine yol açar. Oysa Marksist gelenek faşizmi tarihsel-toplumsal koşullara bağlı olarak açıklar. Kriz anlarında sermaye sınıfının devrimci tehdit karşısında proletaryaya yönelttiği bir karşı hamle olarak kavranır. Dolayısıyla açıklanabilir, toplumsal mücadelelerle bağlantılı ve politik olarak değiştirilebilir bir süreçtir. Oysa Ionesco’nun anlatısında faşizm bir tür zihinsel salgın, bireysel zaaflardan beslenen bir afet gibi sunulur. Bu da onu politik olmaktan çok metafizik hale getirir.
Oyunda dikkat çekici bir başka unsur ise, gergedanlaşmanın bireysel duygulara bağlanmasıdır. Jean’ın hırsı, Dudard’ın kıskançlığı, patronun çıkarcılığı gibi duygular, dönüşümün önünü açan motivasyonlar olarak işlenir. Bu duygular, insana içkin ve