Geriye dönüp baktığımda, neredeyse iki sene olmuş bu seriye başlayalı. Sayfaları çevirdikçe, epey bir zaman "Sen çocuk musun, niye okuyorsun bu tarz kitapları? Boşuna zaman kaybı... " desem de, içimdeki ses hep destekledi bu tutumumu. "Serra da Serra" deyip susturdu diğer beni. Böyle böyle tam 7 kitap devirdim, dile kolay.
En son üçüncü kitaba inceleme yazmıştım. Pekala da vaktim vardı o zamanlar. Ancak şimdi öyle mi? Şu satırları yazarken, gecenin bu saatinde ayakta tuttuğum gözlerime, bedenime; yarın doğacak olan güneşe karşı bile suçluluk duyuyorum. Neyse, gelelim konumuza.
Serra uzunca uğraşlar sonucu kendi yuvasını kurar. Oktay'ı geride bırakmak gibi sağlıklı bir karar alıp önüne bakmıştır. Ki bu önüne bakış esnasında bir de ne görsün, yıllar yılı kendisine aşık olan Özgür beyi! Dur bir dakika, ne oluyoruz, diyemeden bir bakmışız bizim kız yuvadan uçmuş. Hem de sarsıcı ayrılıktan yalnızca dört beş ay sonra. Ne diyim ben sana Serra. Onca inciğini cıncığını dokuma huyun nerelere gitti be kızım. Daha Özgür'e aşık olduğunu bile kavrayamadan hop nişanlandınız, hop evlendiniz derkeenn senin o pek kıymet verdiğin düşünme eylemi nerelere gitti. Onu da mı everdik yoksa? Bana kalırsa bundan önceki kitabın sonu, yani Serra'nın evliliği, alelacele yazılmış karalamalardan ibaretti. Yaklaşık 400 sayfa Oktay-Serra evlilik öncesi bunalımlarını okuduk. Geriye kalan 50 sayfasında Özgür Bey gündeme geldi. Son 50 sayfadaysa yok Roma gezisi, yok sergi, yok konser bilmem ne, bir baktık ki 7 yıllık ilişki çöp olmuş ve Serra Hanım yeni ilişkilere yelken açıyor. Evet kolay değil bir defteri kapatmak. Ancak aradan ne geçmişti şunun şurasında?
Benin düşünceme gelecek olursak, ben ne Oktay'a ne Özgür'e alışabildim. İkisi de gökten zembille inip Serra'nın hayatına oturturtulmuş gibi geldi.