New York’ta yaşayan, Kosta Rikalı, doğa tarihi müzesinde çalışan isimsiz anlatıcının bir paket almasıyla başlıyor Hayvan Müzesi. Bu paketin, beraber bir sergi planladığı, sonra aniden ortadan kaybolan bir tasarımcıdan kendisine ölümünden sonra verilmek üzere bırakıldığını öğreniyoruz ve kitap zamanda geriye doğru giderken, parça parça bu hikayedeki gizem perdesini -hiçbir zaman tamamen olmasa da kısmen- aralayarak devam ediyor. Carlos Fonseca, genç yaşına rağmen entelektüel birikimi olağanüstü, zekası ona keza belli ki ortalamanın oldukça üzerinde ve genç yaşında Princeton’da Latin Amerika edebiyatı üzerine doktora eğitimini tamamlamış bir yazar. Bunları söylüyorum çünkü bu kitap ancak bu şekilde bir birikimin ürünü olabilir ancak, her sayfada bunu hissediyorsunuz. Birçok yazara, ressama, sanatçıya, akıma gönderme var, bunların bir kısmı açık açık yapılıyor, bir kısmı (ben de yakaladığımdan çoğunu kaçırmışımdır) ise üstü kapalı. Kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar bir gizem söz konusu ki bu gizem sadece olay örgüsüyle ilgili değil, yazarın derdinin ne olduğunu anlamak için de düğümleri çöze çöze ilerliyorsunuz. Fonseca, çoğu zaman birbirinden ilgisiz gibi görünen, zaman zaman birbirine çok yaklaşan, kimi zaman asla birleşmeyecek paralel çizgiler gibi duran meseleleri irdeliyor, birçok konuda söyleyecek sözü var. Özünde, yıkımlar ve şiddetle dolu insanlık tarihi, tarihin ve şiddetin sanatla, hayatla ilişkisi, suç, hukuk gibi kavramları, edebi açıdan zengin bir dil ve merak uyandıran bir kurgu eşliğinde sorguluyor. Tam olarak bu, bana Javier Marias’ın Yarınki Yüzün serisini de anımsattı sık sık. Ancak Hayvan Müzesi okurken beni oldukça yordu ve okuduğuma memnun olmakla beraber çok sevdim diyebileceğim bir eser olmadı. Fonseca bahsettiğim donanımından ötürü daha