1000Kitap Logosu
Hüsn ü Aşk
Hüsn ü Aşk
Hüsn ü Aşk

Hüsn ü Aşk

OKUYACAKLARIMA EKLE
9.0
176 Kişi
687
Okunma
238
Beğeni
17,3bin
Gösterim
392 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 11 sa. 6 dk.
Basım
Türkçe · Türkiye · Dergah Yayınları · Karton kapak · 9789757462088
Diğer baskılar
Şeyh Galib'in meşhur eseri çevirimyazı, nesre çevrilmiş hali ve Osmanlıca bir neşrinin tıpkı basımı birlikte yayınlandı. Bu açıdan hem genel okuyucu hem de üniversite talebeleri ve akademisyenler için vazgeçilmez bir neşir.
7 mağazanın 49 ürününün ortalama fiyatı: ₺21,5
9.0
10 üzerinden
176 Puan · 36 İnceleme
Oğuzhan Âsım Güneş
Hüsn-ü Aşk'ı inceledi.
536 syf.
·
81 günde
Şeyh Galib ve Hüsnündeki Aşk
Hüsn ü Aşk "Gayret dedi Aşk’a ey birâder Gel yol eri yolda olmak ister" Besmele-Hamdele-Salvele.. Merhum Şeyh Galib Hazretlerini Rahmetle yâd edelim. Hamd ile salvele getirip evvala; Hazretin ruhuna bir Fatiha armağan edelim. Elimden geldiğince ve kalemim yettiğince, bu şaheseri terennüme ve dahi izaha yelteneceğim. Haddimiz ile güreşe tutuşuyor ve teşebbüsümüzün "çocuk aklı işte!" şefkatiyle mazur görülmesini temenni ediyoruz. Derine inmeden, yüzeysel bir anlatı sunmaya gayret edeceğim. "Bir halk ozanına nazım ile destan yaz deseniz, bir çırpıda tamam eder ve fakat bir dilekçe yaz deseniz apışıp kalır" çıkarsamasına dayanarak söylüyorum ki; nesir hususundaki acziyetim zatımca malumdur. Tahammülünüzü istirham ediyorum. Şüphesiz sürc-i lisan edeceğiz, affola. *** Kadim edebiyatımızın, asırlar boyunca mazmunları ve bu mazmunlarla teşbihe sedrettiği Leyla ile Mecnun nüktesini aşındırdığı demlerdi. Divan şairleri ve halk ozanları evvela şiirlerinde Mecnun makamına çıkmaya çalışıyordu. Aşıkların kutbu olarak telaffuz edilen Mecnun, şairin aşkta çıkabileceği en ulvi makamdı ve bu makamın postnişini Mecnun idi. Bu yüzden şairler, Mecnun'a mürid olma yarışındaydı. Divan Edebiyatında Mecnun; "Hevâ-yı aşk ile Mecnûn kenâr-ı maksada erdi Uyupakla Felâtûn gark-ı bahr-ı hayret olmışdur" (Mecnûn, aşk arzusuyla maksadının sahiline ulaştı, fakat Eflâtûn, akla uyarak hayret denizinde boğuldu.) / Fehîm Yahut: "Anınçün murg Mecnun başı üstünde mekan eyler Ki kûy-ı Leyla hâşâkından anca âşiyan eyler" (Kuşlar senin başında yuva yapsa şaşıracak ne var? Kays'ın başı irfan aleminin bağdaki ağaçları gibi değil miydi?) / Seliki Veya: "Aşk-ı Ferhâd ile Mecnûnu nola yâd eylesem Kim biri şeyhim azîzim biri üstâdım benim" (Hayâli) Halk Edebiyatında Mecnun; "Sâfi ol altun gibi Tecelli kıl gün gibi Leylâ di Mecnûn gibi Lâilahe illallah" (Kaygusuz Abdal) Yahut: "Aşıklara vardır meyli Riyazet çekmiştir hayli Ben Mecnun olam sen Leyli Çıkak dağlara dağlara" (Köroğlu) Veya: Bahri gibi ummanları yüzdüren Mecnûn gibi sahraları gezdiren Ferhat gibi dağlar başım kazdıran Biri firkat biri gurbet biri aşk (Gevheri) Leyla ile Mecnun nüktesi zaman içre aşınmış ve ihlaller başlamıştır. Artık divan ve halk şairleri, kendilerini Mecnun ilan etmiştir. Divan Şiirinde; "Geşt-i sahrâyı kosun mihnet bucağın beklesin Ey felek şimdengerü Mecnûn’a üstâd et beni" (Mecnûn çöl gezintisini bıraksın, dert köşesinde beklesin. Ey felek, bundan sonra beni Mecnûn’a üstad et) / Hayâli Yahut: "Geh ebr-veş giryan edip geh bad-veş püyan edip Mecnun-i sergerdan edip sahralara saldın beni" (Bazen nisan bulutu gibi bazen (hazan) rüzgârı gibi (sağa sola) koşuşturarak aşkından deliye dönmüş Mecnun gibi beni çöllere düşürdün.) Bâki Halk Edebiyatında: "Dağları delmekti Ferhad’ ın demi Şirin’i gördükçe artardı gam Ben Mecnûn’um aldırmışım Leylâ’mı Nice aşmadığım dağlar mı kaldı" (Aşık Halil) Yahut: Mecnun gibi daim gezerim sahra Cihana gelmemiş böyledilâra Kemandır kaşları ruhları hamra Zenahdanda siyah hâle vuruldum (Silleli Süruri) Mecnunluk postunu, aşıklık minderine çeviren şuara, bununla da yetinmeyip; gayri Mecnun'u geçtiğini ve ondan daha büyük aşık olduğunu iddiaye yeltenir. Divan Şiirinde: "Demen Mecnûn’a fenn-i aşkı tekmîl etti kâmildir Benim yanımda ol dîvane bilmez nesne câhildir" (Mecnûn’a aşk ilmini bitirdi, olgundur, demeyin. O deli bana nazaran bir şey bilmeyen cahildir) / Hayâli Yahut: "Mende Mecnûn'dan füzûn âşıklık isti'dâdı var Âşık-ı sâdık menem Mecnûn'un ancak adı var" (Fuzuli) Halk Edebiyatında: "Aksine devretti devranı felek Hep hebâya gitti çektiğim emek Sevda çöllerinde Leylâ diyerek Mecnun da ben gibi gezer mi böyle" (Tokatlı Nuri) Yahut: "Ateşe su dedim göz göre göre, Aklım zavallıydı duyguma göre, Bahtına şükretti Mecnun bin kere, Ağlarsın düştüğüm çölleri bilsen." (Cemal Sâfi) *** Hülasa edecek olursak, Leyla ile Mecnun metaforu tamamiyle deforme olmuşken, artık yeni bir şey söylemek gerektiği durumu husule gelmiştir. Yeni bir aşk hikayesi ve bambaşka bir aşk.. Gerçi Aşık Paşa, Gülşehri'siyle beraber; Leyla ile Mecnun hikayesine bir ilahi aşk boyutu takviye etmiş ve böylece Leyla ile Mecnun serüvenini daha işlevsel bir hale getirmiştir. Lakin bu da gidişaata bent çekmeye kafi gelmemiştir. "Tarz-ı selefe tekaddüm ettim/Yeni bir lisan tekellüm ettim." diyen ve divanını henüz 24 yaşındayken tamamlayan ve bir şiir meclisinde tutuşmuş olduğu münazara neticesinde 2041 beyitten oluşan Hüsn ü Aşk gibi bir soluğu, farklı dokuyu, engin derinliği ve estetik zerafeti tam altı ayda yazmıştır. Hüsn ü Aşk'ı diğerlerden üstün kılan şey; yeni bir söyleyiş, duyuş ve anlayış taşımasıdır. Şeyh Galib Hüsn ü Aşk'ı sebk-i hindî üslubuyla neşretmiştir. 17. Yüzyılda edebiyatımıza giren bu üslup için kısaca," bilmeceyi andıran karmaşık manzum ve anlatımlar, hayal oyunları, güçlükle anlaşılır, beklenmedik ve alışılmamış benzetmeler, sentetik bir şiir dilidir" diyebiliriz. Tercih edilişindeki en büyük sebep ise muhtemelle kuvvettir k; divan şiirinin kalıplarını kırmak yerine bu kalıplarla oynamak ustalığına yol açmasıdır. Zira mesnevi yazmanın en meşakkatli yönü, vezne riayeti sürdürebilmektir. Belki de Merhum Şeyh Galib hazret, altı ay gibi kısacık bir zaman diliminde böyle bir baş yapıtı oluşturabilmesini bu tercihe borçludur. Lakin her ne olursa olsun.. Hüsn ü Aşk ve 6 ay... Ne denebilir ki? *** Haydi biraz kitaba girelim.. Karakterler: Hüsn – Kız Aşk – Oğlan Mollay-ı Cünun – Mürşid Sühan – Aracı Gayret – Lala Hayret: Kabile büyüğü İsmet – Dadı Hoşrüba – Çin Padişahının Kızı Hüsn ve Aşk, Ben-i Muhabbet kabilesinde, aynı gecede doğan iki bebektir. Şeyh Galib, Ben-i Muhabbet kabilesi işin şunları söylemiştir; "Dert kıblesi idi, giydikleri.. İçtikleri ise dünyayı yakan ateşti. Vadileri, gam, hüzün ve matemle dolu idi. Çadırları mahrumiyet ahının dumanı; sohbetleri, hep ney gibi feryat ve figan idi.. Rızkları başlarına ansızın gelen belalardı; üzerlerine her an ateş yağardı. Kıvılcım taneleri ekiyorlar; paramparça kalpler biçiyorlardı. Mecnun da o kabiledendi derler. Bunlar can satar; yanış alırlardı." İşbu kabile toplanır ve Hüsn ile Aşk'ı, henüz beşikteyken birbirine nikahlar.. Hüsn ve Aşk, Mekteb-i Edep'te beraberce Mollay-ı Cünun'un rıhle-i tedrisatında ders görür.. Dersleri ise rıza ve teslim oluştur. Hüsn, Aşk'ın cemaline aşık olur. Tıpkı Züleyha gibi... Havz-ı Feyzde buluşur ve dolaşırlar. Bu diyarın mihmandarı olan Sühan çıkar karşılarına. Bir dizi telkinde bulunur. Neden sonra kabilenin en ileri geleni ve otorite sahibi olan Hayret, Hüsn ve Aşk'ı görüp, birbirlerine yaklaşmalarını ve görüşmelerini yasaklar. Böylece ilk ayrılık yaşanır... Sühan'ın teklifiyle Hüsn, Aşk'a mektup yazmaya başlar ve gayretin Aşk'a düştüğünü söyler. Fakat oğlumuz Aşk, "madem sen beni seviyorsun, gayret benden evvel sana düşer!" nevinden bir cevapla mukabele eder Hüsn'ün mektubuna. Ne diyeceğini bilmez vaziyette olan Hüsn'ün imdadına dadısı İsmet yetişir ve O'na; "Sakın sevgini daha fazla ikrar etme. Sen kızsın, ağırbaşlı ol ve tut dilini." şeklinde bir ihtarda bulunur. Hüsn dadısının nasihatini tutar ve artık niyaz makamından çıkıp, naz makamına kurulur. Sühan bu sırrı öğrenir ve Aşk'ın karşısına dikilip; "Sen de seviyorsun fakat gayret etmiyorsun! Hüsn'ün canı sana feryad ederken, sen nasıl canını feda etmezsin?" der. Aşk, kadim dostu ve lalası olan Gayret'in yanına varır. Lala Gayret; "Ah çekiyorsun ama bu yetmez. Gayri yola revan olma vaktidir!" deyip, Aşk'ı harekete geçirir... Aşk, Hüsn'ü istemek üzre kabile büyükleriyle bir araya gelir. Aşk muradını ister kabilesinden. Hüsn'ü vermedikleri takdirde ise onlarla savaşacağını beyan eder. Fakat kabilesi Aşk'a, "Söz ile değil, uğraş ve emek ile gel!" deyip; "Evvela Kalp Diyarına yola çık ve bu uğurda canını koy!" deyu, yolu işaret ederler. Bu yolculukta onu bekleyen tehlikeler çoktur. "Yılan başlı ejderhalar, cadılar, cinler, devler ve karanlık geceler.." *** YOLCULUK Birinci Menzil: Kuyu Aşk kuyuya düşer ve bir dev gelip Aşk'ı hapseder. Fakat Aşk'ın imdadına Sühan yetişir... O'na üzerinde İsm-i Azam yazılı tılsımdan bir İp'e tutunduğu takdirde Allah'ın kendisini koruyacağını ve yardım edeceğini söyler. Nitekim Aşk, böylece kurtulmuş olur. İkinci Menzil: Gam Harabeleri Aşk bu diyara vardığında yalpalar. Derin düşüncelere gark olur ve "düşünce aleviyle oynar." Bir anda etraf ona şehir görünür. Halbuki bu bir büyüdür. Neden sonra karşısına bir cadı çıkıverir. Kendisine râm olmasını ve kendisiyle evlenmesini ister. Aşk, cadının büyüsü altındadır. Büyük bir baş dönmesiyle gel-gitler yaşar ve o esnada son bir gayret ile Allah'tan yardım ister. Allah Teala lutfeder ve bir anda Sühan belirir. O'na "Hüsn"ü hatırlamasını ve adını zikretmesini ihtar eder. O an Aşk, Hüsn'ü anımsar ve adını haykırır. Bir anda cadının büyüsü tesirini kaybeder ve cadı kaybolur. Sühan Aşk'a, adı "Aşkar "olan bir doru at, "Ah" adında bir de kılıç verir. Üçüncü Menzil: Ateş Denizi Lavdan bir denizin ortasında bulur kendini Aşk. Etrafında mumdan gemiler ve gemide envai çeşit devler.. Hepsi Aşk'a yönelir ve "haydi gel seni buradan geçirelim ve kurtaralım" der. Fakat Aşk, kendisine tembih edilenleri hatırlar ve devlerden uzak durur. Yine bir imtihanla karşı karşıyadır. Etrafındaki mahlukların hiçbirini dinlemeksizin, tekrar Allah Teala'ya müracaatta bulunur. O an atı Aşkar dile gelir ve "Ne düşünürsün, sür beni denize ve geçelim!" der. Böylece geçerler denizi. Dördüncü Menzil: Çin Sahilleri Vasıl olduğu bu yer, cennet bahçelerini andıracak surette güzeldir. Yüreğine Hüsn'ün hasreti dolar ve bir şiir okur: "Gül çağı geçti, ilkbahar geçti/Sevgili kayboldu, diyar geçti/Can kanmadı şaraba sarhoşluk geçti/Cananıma şarap sunar idim ben!" Fakat insan her zaman müşkülle sınanmaz. İyilik ve güzellikte imtihan dairesindedir.. Sühan bu kez bir papağan suretine bürünüp; "Çin Padişahı'nın kızı Hoşrüba'ya aşık olacaksın ve mihnete düşeceksin, dikkat et!" der. Fakat üç zorlu diyar geçen Aşk, mağrur bir eda ile; "Heyhat! Benim Hüsn'den başkasını sevmeme imkan var mı?" diyerek, kulak asmaz Sühan'ın ihtarına. Nihayet böyle de olur.. Hoşrüba'nın şiddetli güzelliği öyle bir pençelemiştir ki Aşk'ı; Aşk, Hoşrüba'yı Hüsn sanmıştır ve peşi sıra gitmiştir. Hoşrüba O'nu eğlence meclislerinde sarhoş etmiş ve elindeki Ah Kılıcı'nı almıştır. Aşk, körü körüne ve adım adım gider Hoşrüba'nın peşinden.. Beşinci Menzil: Zatü's-Suver Kalesi Hoşrüba, Aşk'ı Zatü's-Suver Kalesi'ne hapseder ve bir anda gözden kaybolur. Kalenin her sütunu bir putu andırmaktadır. Aşk, düştüğü gafleti fark eder ve daha evvel başına ne gelmişse hepsini yeniden yaşamaya başlar. Geride bıraktığı dört menzili yeniden geçer fakat nafile.. Yıllarca ağlar ve nedamet getirir. Suretlere taptığını, mecaza meylettiğini, aldatıcı dünyaya esir olmuş bir putperest olduğunu kabul eder ve düştüğü bu envai gafletten Allah'ın mağfiretine sığınır. Ezeli kadehin kendisini mest etmesini niyaz eder. Allah Teala bir kez daha Aşk'ın niyazına icabet eder ve Sühan'ı bülbül suretinde gönderir. Sühan Aşk'a, Kaleyi yakması halinde kurtulabileceğini söyler ve Aşk Zatü's Suver Kalesini ateşe verir. Enkazın altında Ah Kılıcı ve Dua Oku çıkar ve bunları kuşanır vaziyette tekrar yola revan olur. Altıncı Menzil: Bitkinliğin Kemale Erişi: Bu yolda Aşk'ı zorlayacak türlü engel vardır ve Aşk ziyadesiyle bitkin düşecektir. Fakat gayretiyle yürümeye devam edecek; yürüdükçe de içinde, cennet ve cehennemin; zevk ve kederin; korku ve ümidin anlamı kalmayacaktır. Böylece çilesi kemale erecektir. Yedinci Menzil: Kalp Kalesi'nin Sabahı Bitkin ve sefil bir vaziyette varmış olduğu bu menzilde; Sühan bu defa bir hekim kılığında belirir ve kendisini iyi edeceğini vaad eder. Şifasının Kalp Diyarında olduğunu ve bu şifanın Hüsn'ün ta kendisi olduğunu müjdeler. Aşk almış olduğu bu muştuyla beraber dizlerine gelen takat ile yürümeye koyulur ve Kalp Diyarına vasıl olur.. Diyardan içeri girdiğinde Hüsn'e ulaşır ve mestane düşer.. Hayret ve azad oluş iç içedir. Nitekim Hüsn, Aşk'ın ta kendisidir. *** Bir manzumu nesir ile tekellüm etmek ve şiiri alet etmeksizin, kemalatın pinhan olduğu teferruatlara değinmeden yeltenmek bu işe; elbette vicdanı tartaklıyor. Fakat icab edeni budur. Haydi biraz didikleme operasyonu yapalım.. Evvela Şeyh Galib'in bir Mevlevi büyüğü olduğunu ve dahi çilesini tamamlamış bir postnişin olduğunu belirtmekte fayda var. Böylece başlayalım.. Hüsn ve Aşk: (HA) Tasavvufta "HA" harfi, gaybı temsil eder. Gayb oluştur ve kesretten vahdete yolculuktur. Şeyh Galib hazretleri, Hüsn ü Aşk'ta seyrü süluku anlatmıştır. Büsbütün tasavvuf yolculuğudur. "Beşeri aşkı tatmayan, İlahi aşka vasıl olamaz" umdesi mucibince seyr eden bir tariktir bu. Hüsn: Maşuktur. Hüsn'ün dadısı işbu sebeple "İsmet" olarak tayin edilmiştir. Nitekim maşuk daima günahsız olandır. Aşık'ı helak etse bile, Aşık; Maşukuna kem söz söylemez ve dahi zinhar itham etmez. Maşuk yakandır, perişan edendir ve sefil düşürendir. Aşık ise bunlara taliptir. Pervane oluşu buradan gelir. Aşk, bir Tecelli-i İlahi'dir. Kulda zuhur edebilir ve fakat kulda diretmek, imtihanın kaybedilişidir. Aşk: Aşıktır. Aşk'ın lalası, Gayret olarak temsil edilmiştir. Aşıklık iddiası, gayret ile hüccete vasıl olur. Bal demekle ağzın tatlanmayışı buradan gelir. Aşık, maşuku uğruna mücadele ettikçe ve türlü çileğe göğüs gerdikçe aşıktır. Sühan: "Söz, kelam" manasına gelir. Anlatıda Allah'ın inayeti ile sürekli Aşk'ın imdadına yetişen Sühan, Kur'an kavli ve Peygamber sözüyle beraber Kamil-i Mürşid tavsiyesidir. Hüsn ü Aşk'ta tasavvur edilen yedi menzil, nefsin yedi mertebesine işaret etmektedir. Birinci Mertebe: Nefs-i Emmare Kötülüğü emredici nefistir. Aşk'ın kuyuya düşmesi buradan gelir. Aşk'ı hapseden Dev ise nefsin oyunlarından bir oyundur. Sühan bu menzilde Aşk'a, üzerinde İsm-i Azam yazılı tılsımlı bir ip verir. İsm-i Azam, birçok tarikatin başlangıç virdidir. İp ise tesbihi temsil etmektedir. Özetle; Sühan Aşk'a, zikre sarılması gerektiğini ve ancak böyle kurtuluşa erebileceğini söylemektedir. İkinci Mertebe: Nefs-i Levvame Pişmanlık duyan nefistir. Sürekli hata işleyen ve fakat hatasından nedamet duyan nefis mertebesidir. Sühan'ın bu menzilde Aşk'a "Ah Kılıcı" vermesi, O'na bolca istiğfar getirmesi gerektiğini sembolize eder. Nitekim "Ah" deyiş, bir iç çekiştir ve pişman oluştur. Yine burada cadı; nefis hilelerini, Hüsn; niyeti ve sadakati, Aşkar ise rabıtayı temsil etmektedir. Üçüncü Mertebe: Nefs-i Mülhime İlham alan nefistir. Bu ilham, hem Rahmani hem de Şeytani ilhamı teşkil eder. Kişi Mülhime mertebesindeyken bu iki ilhamı ayırt etmekte güçlük çeker. Bu sebeple üçüncü menzilde düşmüş olduğu ateş denizi; devlerin gemileriyle doludur. Hepsi de Aşk'a yardım etmeyi teklif eder. Bu şeytanın "sağdan yaklaşması" olarak ifade edilen bir durumdur. Aşk yine Allah'a sığınır ve felaha erer. Dördüncü Mertebe: Nefs-i Mutmainne Huzura kavuşmuş nefistir. Aşk'ın ulaşmış olduğu dördüncü menzil, bu sebeple cennet bahçelerinden bir bahçe gibidir. Fakat buradaki imtihan daha çetindir. Burada Aşk, kibir ile sınanır. "Buraya kadar ulaştım! Ben ulaştım! Gayrı kurtuldum!" demekle helak olur. Tasavvuf öğretesindeki en büyük tehlike zaten budur. Kişinin enaniyete kapılmasıyla beraber bir anda tüm mertebesini yitirmesi defaatle vakidir. Burada her şey bir sebep olabilir. İlim, şöhret, makam, suret ve ziynet.. Aşk ise bu imtihanların en şiddetli olanıyla karşılaşır... Beşinci Mertebe: Nefs-i Raziye Razı olan, şikayeti terk eden nefistir. Aşk henüz erişmişken bu makama, sarhoştur. Cezbe halindedir ve surete kapılmıştır. Kendine geldiğinde ise makamı alınmıştır ve bir zindandadır. Yeniden Nefs-i Emmare'ye düşmüştür.. Düştüğü gafletin fenalığını ve kendi acizliğini kabul eder. Bu fark ediş, Allah'ın azametini ve gazabının keskinliğini öğretir Aşk'a. Şimdiye kadar Allah'ın lutuflarına razı olan Aşk, artık gadaba da razıdır. Böylelikle düştüğü zindanı nedametle küle çevirip, erişir beşinci menziline. Altıncı Mertebe: Nefs-i Mardıyye Allah'ın kendisinden razı olduğu nefistir... Benlikten ve varlıktan geçiştir.. Cihanı hiçe satmaktır... Yunus Emre'nin; "Cennet cennet dedikleri/Birkaç köşkle birkaç Huri/İsteyene ver sen onları/Bana seni gerek seni" dediği makamdır.. (Yeri gelmişken belirtmekte fayda var ki; Aşık Yunus'un bu şiirini, bu makama çıkmazsın ikrar etmek, kişiyi küfre kadar götürür. Öyle ki Şeyhülislam Ebussuud Efendi; "Bu şiiri okuyanların öldürülmesi gerekir." fetvasını vermiştir.) Aşk artık vesair imtihanlara gark olmaz. En büyük imtihanı gayretidir. Fakat bu makamdaki denge; avamın en küçük günahının, makam sahibinin en büyük günahı sayılabilecek kadar hassastır. Aşk sebat eder ve bir sonraki menzile erişir. Yedinci Mertebe: Nefs-i Kamile Kemale ermiş ve arınmış nefistir... Gayrı Fenafillah makamıdır burası. Artık kişi dünyadan yüz çevirmiş bir mahzundur. Bu mahzunluk, düğün gününü bekleyiştir. Düğün ise ancak ölümdür.. Ölümü bekler Rabbine kavuşmak için. Aşk'ta böyledir.. Hasretin verdiği bitkinlik ve yorgunluk ile Kalp Diyarına yönelir. Kalp Diyarı: Bekâbillah Hakkı bulmak, Hakk ile olmaktır. Aşk, kendi kalbine ulaştığında; artık "ben" kalmamıştır. Alem ve dahi zerreden afâka değin her şey; Allah'ın nuruyla kaplıdır. Ve bir Hadis-i Kutsi sırrı kuşatır her şeyi: "Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım." *** Nefis murakabesini, sufi tekamülünü ve seyr ü süluk'u, bir çırpıda söyleyivermek ve sığ bir surette izaha yeltenmek; elbette kusurdur. Zira seyr ü süluk dediğimiz yolculuk, hiç değilse kırk yıl süren ve daima denetime tâbi tutulan bir usulün adıdır. Tasavvuf öğretisindeki her nüans, kusursuz işleyen bir saat titizliğince nizami ve kat'idir. Bu sebeple beyan etmiş olduğum şeyler; ilm'ül yakîn kubbesinin, zeminden seyredilişidir. Ehil kişilerin hoşgörüsüne sığınıyorum. *** Telmihe ve teşbihe, erdem ve hikmete, sırra ve ayana lakin hepsinden ziyade; daima yolda olmak gerektiği bilincine doyacağınız bir eser var ortada. Üstelik "bizim medeniyetimizin" ürünü olan bir eser. Tanzimat hengamesi ile kadr u kıymeti zayi olmuş olan Hüsn ü Aşk, öyle inanıyorum ki; donuklaşan edebiyatımızın miftahı olabilecekken, mukallid zevatın tepinmelerinden doğan karga sesleri arasında buğulanmış ve sükuta bürünmüştür. Bıçak sırtı gibi keskince inen bir darbe neticesinde, Kadim edebiyatımızla olan irtibat ve rabıtamız büsbütün kopmuştur. Neslimiz ve nesillerimiz değil Hüsn ü Aşk'a, "Leyla vu Mecnun"a bile bigane kalmıştır. Şiirimizin yeniden şahlanacağı ve mukaddes bir çile uğrunda yıpranacağı günlerin ümidi ile..
Hüsn-ü Aşk
9.0/10
· 687 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
39
Ayşegül İlyasoğlu
Hüsn-ü Aşk'ı inceledi.
271 syf.
·
17 günde
·
10/10 puan
Eserin içeriğinden etraflıca bahsetmek ve karakterleri detaylıca mütaala etmek niyetinde değilim, bunu gayet başarılı bir şekilde yapan arkadaşlar var, o incelemelerden birini şuraya bırakıyorum: #103849183 Bu incelemeyi yazmamdaki muradım hasbihaldir, belki de sorularıma yanıt bulmaktır. *** Şeyh Galib Hazretleri, Hüsn'ün Aşk'a aşkıyla başlıyor serencama. Fedakâlade, nitekim ne demişti Fuzuli Hazretleri: "Âşk odu evvel düşer maşuka, ândan âşıka, Şem'i gör kim yanmadan yandırmadı pervâneyi" Fakat Hüsn'e verilen ihtarda, "Hâhiş-ger isen de bî zebân ol / Kızsın kerem eyle sen gerân ol" dendi. Hüsn aşk ateşiyle yandıktan sonra nazenin bir edaya büründü, naz makamına çekildi. Aşk, aşıktı evvelinde de lakin bu nazlanma ona aşkını müdrik ettirdi. Kabilesinden Hüsn'ü istedi, kabile ona kavuşman için Kalb Diyarına gitmelisin dedi. Aşk, Gayret'e "Sen âhı buhâr-ı ser mi sandın /Feryâdımı bî eser mi sandın" dedi. Yola revan oldu. Türlü zorluklara göğüs gerdi, yolda tuzaklara düştü meded istedi o Yüce Sultan'dan, ismi Azam'la yeniden güç buldu, zorlukların üstesinden geldi Suhan'ın vesilesiyle. Lakin bir yer vardı ki güzellik büyük bir tuzak oldu, onu esir etti. Onu çıkılmaz bir serencamın içine attı. Neyi varsa kaybetti Aşk, yeniden çıktı, yeniden savaştı yoldaki engellerle lakin hiçbir yol katedemedi. Bir kaç adım öteye dahi gidemedi. Nereye giderse gitsin Hoşrüba'nın putlu kalesinde deveran edip durdu hep. Suhan yardıma yetişti, "Yakmazsan eğer bu hoş serâyı / Bulmazsın ebed o dil-rübâyı" dedi. Yakmak, aldandıklarından elini eteğini çekmek miydi? Sevgili'den uzaklaştıran meşguliyetleri hiç etmek, yok etmek miydi? Ve kale yanınca Ah kılıcı yeniden zuhur etti, Aşkar yeniden geldi bineği oldu. Bir yanılma belki de nefsani bir hata Aşk için çok büyük bir kayıba neden oldu. Adeta yüce dergahtan kovuldu, her şeyini kaybetti, yeniden aldığı ah kılıcı dahi şifa getirmedi ona. Her şeyini yitirdi, yaşama şevkini, sefa sürmedeki hazzı, gamın kederindeki acıyı, hiçbir şey onu ilgilendirmedi artık, varlığından soyundu, zayıfladı, inceldi; sevgilinin hasreti yüreğini kor etti de, kendisinde benlik bırakmadı, işte o zaman Sevgili'den haber geldi. "Za'fın senin eylemişler ihbâr /Gönderdi beni o şâh-ı bîdâr" diyordu haberci. İşte tam burada bir başka şairden bir beyit yetişti imdadımıza: "Öyle zaîf kıl tenimi firkatinde kim Vaslına mümkün ola yetürmek sabâ beni" Bunca çile, bunca eziyet, çekilen cefalar bir oyalamaca mıydı, Aşk'ın tek yapması gereken benliğinden soyulması mıydı? Elbet çekilen çileleler onu olgunlaştırdı, kıymet bildirdi lakin asıl yolculuk kendi içine miydi? Kendinden sıyrılmakta mıydı? Sonunu hepimiz biliyoruz, Aşk, Kalb Diyarında Hüsn'de kendini görür, Hüsn o olmuştur, o da Hüsn. Zira ikililik olmaz Aşk'ta, vahdeti vücut mu gerçekleşti yoksa? Yine imdadımıza bir şiir yetişsin mi? "Cism-i Leylâdan görünmek Kaysı mecnûn eylemek Tâ ezelden âdetindir tâze icâd etmedin" Son olarak; "Hüsninün ʿaksin ruh-ı dilberde peydâ eyledin Çeşm-i ʿâşıkdan dönüp anı temâşâ eyledün" Muhteşem... Aşk'la, Hüsn'le kalınız efendim..
Hüsn-ü Aşk
9.0/10
· 687 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
Hakan Osman Çaldağ
Hüsn-ü Aşk'ı inceledi.
431 syf.
·
Puan vermedi
Hüsn ü Aşk'ın bahsini zaman zaman bazı yerlerde görüyor; ama boyumu fazlaca aşacağını düşündüğüm bir eser olduğu için okumaya yanaşamıyordum. Ama sonra denk geldik bu kitapla bir vesileyle. Bir şekilde okurum deyip aldım o gün. Aylar sonra da, koronavirüs salgınından dolayı eve kapanmışken, sırasıdır şimdi dedim, otur masa başına, oku bakalım. Bu incelemede yazacaklarım elbette sınırlı bakış açımdan görebildiklerim itibariyledir; bu kitap okuduğum ilk divan edebiyatı eseri olmasının yanı sıra, bu eseri hakkıyla okuyabilecek düzeyde bir dil bilgisine de sahip olmadığımı da ekleyeyim. Bu incelemeyi daha çok günümüz Türkçesine hapsolmuş çağdaş bir okurun bu "aşk" hikâyesine bakışı olarak düşünün. Öncelikle bu kitabı yukarıdaki tariflere uygun bir insan nasıl okumalı öyle başlayalım. Elbette, eğer mümkünse, eser hakkında bir ön araştırma yapmak faydalı olacaktır. İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan baskısında Abdülbaki Gölpınarlı'nın kapsamlı bir önsözü var; ama önsözdeki çoğu husus divan edebiyatı hakkında kapsamlı bir bilgi birikimine sahip olanlara hitap edecek düzeyde. Yine de bu önsözde eserin yazıldığı zamandaki şartlara ilişkin anlaşılır bilgiler de verilmiş. Bununla beraber önsözde veya yapacağınız araştırmada olay örgüsünü öğreneceğim diye çekinmeyin; zira bu eserin olay örgüsünü bilmenin zarardan çok faydası dokunacak. Eseri okumaya gelince... Öncelikle ben günümüz Türkçesi ile okuyayım sadece bana yeter gibi düşünmeyin. Her ne kadar tamamıyla idrak ettiğimi iddia edemesem de, asıl metindeki güzel söyleyiş ve kelime oyunlarından bihaber okuyuş çok yavan kalabilir. Dilin büyüsü diye bir şey varsa, Hüsn ü Aşk'ta bunu açık bir şekilde görmeniz mümkün. Bir tavsiye olarak, o güzel ahengi hissedebilmek için, 5'erli gruplara ayrılmış beyitleri tek tek okuyup anlamına baktıktan sonra bir de sırf asıl metinden art arda okumanızı öneririm. Günümüzden bakıldığında oldukça farklı gelecek ama farklılığına rağmen biz günümüz insanını dahi mest etmeyi başaran bir estetikle karşılaşacaksınız. Bizim uzun ve yavan cümlelerle ifade ettiğimiz şeyleri Şeyh Galib zinet gibi dizmiş. Keşke okuduğum baskıda Latin harfli asıl metin ve günümüz Türkçesine çeviri yan yana konsaydı ama ayrı bölümlere konmuş. Bunlara bir de ara ara bakmanız gereken lügat kısmını ve sonrasında gelen açıklamalar kısmını ekleyince, kitabı birkaç yerinden açık tutarak yapmanız gereken, rahatsızlık verici bir okuma tecrübesiyle karşı karşıya kaldığınızı da not düşelim. İçeriğe bakacak olursak, günümüz yaklaşımından farklı olarak uzun bir giriş kısmından söz edebiliriz. Allah'a hamd, peygambere övgü, miraç hadisesi, peygamber mucizeleri, Hz. Mevlânâ ve yanlış hatırlamıyorsam şairin kendi babasına övgüleriyle kayda değer miktarda yol alıyoruz. Bu kısımları divan edebiyatının estetiğini kavrama ve anlatıma ısınma açısından önemli görüyorum. Sonra şairimiz sebeb-i telifini anlatıp bizi o günlerin edebiyat gündemine de buyur ediyor. Bu kısımdan sonra hikâyeye yavaşça başlıyoruz denebilir. Sevgioğulları kabilesinde Hüsn (kız) ve Aşk (erkek) isimli iki çocuk dünyaya gelir. Bunlar bebeklikten nişanlanır kabile büyükleri tarafından. Sonrasında ise onların büyüyüp gelişimlerini takip ederiz, Mulla-yı Cünûn'dan (Delilik Mollası) Mânâ okulunda eğitim alırlar. Diğer Divan eserlerinden farklı olarak, burada kız erkeğe âşık olur ilkin. Aşk'ın Hüsn'e âşık olması sonra olacaktır. Kabile büyükleri Aşk'ın Hüsn'e kavuşması için tehlikeli yerlerden geçerek kimyâyı alması gerektiğini şart koşarlar. Bu vesileyle Aşk'ın yolculuğu başlar. Yukarıdaki paragraftaki isimlerden de görüleceği üzere bu eserin sembolik değeri yüksek. Özellikle de Aşk'ı tüm belalardan Suhan'ın (Söz) kurtarması hoşuma giden bir ayrıntı oldu. Eser dünyevi bir aşk hikâyesini anlattığı gibi, tasavvufi açıdan ilahi aşkı da anlatıyor. Eseri bu açıdan anlayabilmek için ek açıklamalara başvurmak gerekiyor, benim okuduğum baskıda açıklamalar kısmı bulunsa da bunlar eserin sembolik okumasına yönelik değil. Okumayı derinleştirmek için bu tarz açıklayıcı çalışmalara da başvurulması elzem. Her ne kadar ilahi aşkı da anlattığı malumsa da, özellikle de günümüzden baktığımızda İslami açıdan uygunsuz bulduğum bazı tasvirleri ise nereye koymalı bilmiyorum. Bu da neyin dinen uygun, neyin dinen uygun olmadığına dair değişen algılarımızın sonucudur diyelim. Sonuç olarak Hüsn ü Aşk biraz vaktimi alan ve uğraştıran bir eser oldu. Bir noktadan sonra eseri bitirme amacıyla biraz daha hızlıca okumaya başladım bu zorluklar sebebiyle. Okuduğum diğer kitaplara baktığımda biraz alakasız oldu; ama yine de iyi ki oldu. Eseri estetik kavrayışımızın ne kadar değişebilir bir şey olduğunu görme açısından kıymetli buluyorum. Ama aynı zamanda divan edebiyatına yapıştırılan "halktan kopukluk", "hep aynı şeyi anlatma", "hep aynı motifleri kullanma" gibi yaftaların ötesine geçmek gerektiğini de görmüş oldum. Belki bir gün buradaki yüksek estetiği ve derin mânâları da idrak edebilecek düzeye geliriz, kim bilir? Ek: Hüsn ü Aşk'ı okuduktan sonra Edebiyat Söyleşileri programında Dursun Ali Tökel söyleşisine denk geldim. Divan edebiyatı hakkında güzel bir çerçeve çizilen söyleşiyi tavsiye ederim. Ayrıca hocanın söyleşide geçen divan edebiyatı ile ilgili kitabı da bu okumaya katkıda bulunabilir: youtube.com/watch?v=_ADha7MSZ4E
Hüsn-ü Aşk
9.0/10
· 687 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
17