İrtica Elden Gidiyor

·
Okunma
·
Beğeni
·
1.018
Gösterim
Adı:
İrtica Elden Gidiyor
Baskı tarihi:
Eylül 2012
Sayfa sayısı:
432
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056323928
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Tiyo Yayınevi
Baskılar:
İrtica Elden Gidiyor
İrtica Elden Gidiyor!.
İsmet Özel'in son on üç senede neşredilmemiş kitabı İrtica Elden Gidiyor'un yeni baskısı yapıldı. Kitabının arka kapağında şunlar yazılı...

Devamla şöyle sözler edebilecektir: Eskiden ne iyiydi, irtica diye bir şey vardı. Gerektiği zaman "irtica var", "irtica hortladı" derdik ve böylelikle siyasî rakibimizi köşeye sıkıştırırdık. Eskiden ne iyiydi. Defalarca peynir gemisinin lâfla yürüdüğünü ispat etmiştik. Birine mürteci, gerici, sağcı dedik mi işi bitikti. Şimdi öyle mi ya? Şimdi ne zaman irtica lâfı etsek bazıları çıkıp "Siz Müslüman değil misiniz?" diye soruyorlar. Bu soruya menfi cevap vermek de müsbet cevap vermek de işimize gelmiyor. Ama eskiden ne iyiydi. Soruyu biz sorardık. Hem de "Yoksa Müslüman mısın?" edasıyla sorardık. Sakın sen Müslüman olmayasın diyerek aydın çevrelerde sıkıştırırdık önümüze geleni. 

Nerede eski günler? Değişiyor her şey, irtica elden gidiyor!
(Tanıtım Bülteninden)
432 syf.
·44 günde·10/10
Bazen bir defa okunmak ile muradını alamadığımız defalarca okunması gereken kitaplar vardır.Ansızın elime geçen bir hazine gibiydi, İsmet ÖZEL’İN İrtica Elden Gidiyor kitabı…
Toplumun ve siyasetin daracık geçitleri avucunun içi kadar iyi biliyormuşçasına uzun uzadıya kılavuzluk ediyor kulakları olup duymayan, gözleri olup görmeyen birbirimizden, kendimizden bihaber olan biz vatandaşlarına. Önce İslam anlayışı bir tehtid değil, hem insanın manevi ve sosyal değerlerini korumak, özüne döndürmek; hem de ülke çıkarına birer teklif olduğunu ileri sürüyor.
Sahiden yıllar yılı İslam’ı gerek özgürlüğe(!)gerek maddi menfaatlerini bir tehtid olarak gören ve İslam’ın etkisiz hale getirmeye çalışan ülkelerde büyük bir ahlak çöküntüsü yaşandığı ve bazı iç karşılıkların meydana geldiğini görmek mümkün. Bu anlayış bir bizim ülkemizde vardı ve o zaman dinini hakkıyla yaşayan insanlara gerici deniyor bunu savunan insanları iritcayı getirmesi ile suçluyorlardı ve eğer ülke İslam’ın hükümleri ile yönetilecek olursa ülkenin eski kötü günlerin geri döneceğini düşünüyorlardı. Onlara göre Müslüman cahil kimse idi. Bazıları İslam’ın kendileri için ilaç niteliğinde olduğunu biliyordu. Öyleyse ne idi bunca söylemleri? Çünkü ‘‘insanlar hayra davet edildiği zaman, şeytanlar da, şeytani duygular da kendini tehtid altında hissediyordu.’’ Oysa İslam hiçbir maddi veya askeri çıkara dayanmıyor. Sayılarının çokluğuna rağmen birçok savaşta mağlup olanlar da Müslümanlardı oysa. Bu da demek oluyor ki, ‘‘ İslam günümüzde bir fırsattan yararlanma çabası gösterenlerin değil, hayatları hakkında temelli kararlar alma cesaretini gösterenlerin olmaktadır.’’ Ki –Seyyid Kutub’un (Allah davasını aziz eylesin) da değindiği gibi- nübüvvette bile peygamberimiz farklı politikalar ile müşrikleri İslam’a sokabilecek durumda iken, tevhit üzere gelen dini altı senede yalnızca kırk kişi kabul etmiştir. Yine o yıllarda iman edenlerin çoğu kölelerden oluşmaktaydı. Yani İslam, insana para vermez, makam mevki vermez, asker de vermez, gücünü de vermez. Lakin insana insan olma gururunu verir, selamet verir, bir adı olan barışı verir; dizlerine sağlamlık, başına diklik, gönlüne kalkan olur, gözlerine mertliğin sürmesini çeker, insanlar nezdinde olmasa da tün mahlûkat içinde ona mevkilerden bir mevki olan velayet verir, ahretini imar ettirir. Buna rağmen yine ülkemizde, yazarımızın deyişiyle, alkolizmi veya havadan para kazanma yolunun bizi nereye götüreceğini sorarsak ilk halledilmesi gereken mürteci konumuna düşmekteyiz. Çok garip. Bizim gerilememize neden olan şeyleri kaldırmaya çalışınca ülkeye sözde irtifa getirenlerin durumuna düşüyor olmamız. Kendi suçlarını resmen bizim üzerimize yıkarak kendilerinin temize çıkarmaya çalışıyorlar. Tebrik edilecek bir durum. Müslümanları karalamak için ne de güzel bir renk seçmişler irtica diye.
Türkiye İslam’a muhtaçtır. Bu onun varlık şartıdır. Eğer İslam’ı Türkiye’nin varlık şartı olarak görmez isek bütün değerlerini gölgede bırakmış oluruz.
Ertuğrul Gazi’nin zamanına göre büyük bir zenginliği yoktu. Askeri gücü pek ala iyiydi ama büyük bir etken değildi tüm İslam âlemini bir bayrak altında toplamaya çalışmasında. Bu İslam’ın topluma kattığı birlik anlayışı bütünleştirici özelliğidir. İslam’ın etkin olduğu toplumda kişilerin iletişimi birbirlerini anlamaya yöneliktir. Malumumuz bu durumun hasara uğradığı toplumlarda insanların ‘günü birlik ayak bağlarıyla’ sarhoş ediyorlar ve bu da bizi birbirimize duyarsız yapıyor ve komşularımızı tanıyamayacak duruma gelmiş bulunuyoruz. Aynı çatı altında yaşayanların birbirleriyle tek iletişiminin bir çift günaydın olması bunu en iyi şekilde açıklamaz mı?

Gelgelelim bağımsızlığa. Bağımsızlığın değeri, kendi lehine olan noktaları kendi başına tespit etmede ve kendi yürüdüğü yolu kendi başına bulabilmektedir diyor yazımız. Bir beşerin telkinleri altındayken özgürlükten söz etmemiz nasıl mümkün olabilir ki… Özellikle bu beşer velimiz olsa bile fikriyatı başka bir beşerin yansımasıysa dikenli kafeslere kapatıldık demektir, ta ki taklidi iman boyutundan çıkana dek. Biz kuluz ve asla hür olamayız. Bu bir ideolojiye sahip olma meselesi de değildir. Sen hiçbir dine inanmasan bile(modern adıyla ateizm) inanmamalığın kölesi olursun ve bu da seni inanmak konusunda kısıtlar. Öyleyse mademki kul olmaktan kaçamıyorsak iyi bir padişaha kulluk etmemiz gerekir.
Biz Müslümanlara göre kulluk ancak Allah’adır. Biri İslam’a girince özgür olur. Çünkü kulun üzerindeki tek söz sahibi Allah’tır. O ‘ol’ der ve insan meydana gelir. Niye? Rabbimizin Zariyat suresi 56. Ayette de belirttiği gibi, ona kulluk edelim diye. Şimdi soruyorum. Yaratılış sebebimize kadar kulluğumuzun Allah için olduğu bu kadar belliyken Müslümanlığın özgürlüğü kısıtladığını iddia etmek ne kadar doğru?
Şunu da belirtmek isterim ki kulluğunun farkında olmayanlar zümresi gayr-i Müslimlerden oluşmuyor. Bunu ise azınlık ve çoğunluk Müslüman olarak ikiye ayırıyor değerli kılavuzumuz. O, bu iki kavramı birbirinden sorumluluk duygusuyla ayırırken ben ayet-i kerimenin diliyle ‘nefsini ilah edinmektir diyorum. Başka bir deyişle (buna bağlı olarak) kulluktan taviz verilmesi dolayısıyla ilah adaylarının artması da olabilir. Çünkü nefis dünyayı arzular. Biz dünyaya bağlandıkça ilah adayları da çoğalır. (Feyzullah Birışık’ın kitabından aldığım ilhamla) Küçük bir örnek ile açıklayayım: Diyelim ki çok sevdiğimiz bir arkadaşımız bizi çarşıya gezmeye davet etti. Ve o sırada öğle nazı vakti geçmek üzere. Eğer bunu bilerekten teklifini kabul ediyorsak bu iş ilahlığa aday olmuş demektir. Bu elbette çoğunluğun yaptığı bir iştir. Azınlıkta olan ise ibadetleri için gerekirse çoğu dünyalıktan mahrum kalır.
Kitabımıza geri dönersek İslam’ın Einstein ile sokaklarda hurdacılık yapan kör Mehmet’i birbirinden ayırmadığını görebiliriz. Oysa günümüzde mühendislikte doktora yapıp ibadetlerinde sebat gösteren Murat için ‘‘maşallah hem okuyor hem de namaz kılıyor, zekâ dediğin böyle olur, koççum be, hakkım dibine kadar helal olsun’’ denirken; on çocuklu bir babanın günlük ibadetlerinin yanında ağır işlerde çalışma zorunluluğuna girmesi, çocukları doysun diye yıl boyu oruç tutmak zorunda kalması çoğu kez göz ardı edilmekte.
Bana göre İslam çalışma dini değildir. İslam’a giren çalışmak ile mükellef değildir. Eğer böyle düşünürsen dinimizde yeri olmayan bazı ideolojileri yavaş yavaş kabul ediyor oluruz. Lakin ilmin bize beşikten mezara kadar farz olduğu unutulmamalıdır. Yani bir Müslüman doktor, öğretmen çiftçi olmak zorunda değildir ama ilim öğrenmek zorundadır. Kimisi bunu Allah bilmek (ledün ilmi ) olarak kimi de doğa, felsefede, tarih ilmi olarak seçer. Elbette bu sözümü yargılayanlar olacaktır. Onlara sözüm şudur ki: Yunus Emre’nin hocası olan Taptuk Emre’nin ömrü boyunca evinden çıkmağında dair rivayetler vardır. Peki, böyle bir durumda İslam’ın oturma dini olduğu ileri sürülebilir mi? Asla! Taptuk Emre de boş durmadı. Hocalarından aldığı ilimle Yunus emre gibi büyük bir dervişe mürşit olur. Gönüllerde girdi, şifa tohumları ekti. Yazarımızın deyişiyle`elbette azınlıktaki Müslümanların da uydukları bir dünya ahvali vardır ,onlarda dünyada yaşadıklarını unutup hayal dünyasında yaşamayı seçmiyorlar.`aynı zamanda`Müslümanların yaşadıkları dünya sadece Müslümanların içine alabilecek sınırlara sahip olduğundan diğer kavimlere sadece Müslüman olmak ile ulaşabilecekleri bir mercide bulunuyorlar.
Düşünüyorum da (ki tek düşünen ben değilim) son bir asırda kendi özümüzden ne kadar da uzaklaşmışız. Birkaç yıl öncesine kadar toplumun bakış açısıyla şimdiki toplumun bakış açısı arasında ne kadar da farklı bu kimilerimizin yorumuna göre cihetle ilgili. Aynı Mevlana’ nın şu sözü gibi “ kimi seversen o olursun” O zaman biz hangi milletin veya hangi düşüncenin etkisi altında isek ki bu etki modern yönetimiyle sosyal medya, izlediklerimiz hatta giyiniş kuşanınımızla bile elde edilmekte yöneldiğimiz şeye yaklaşmakla beraber benliğimizden de uzaklaşmış oluyoruz.Buna rağmen kimilerimiz ısrarla milliyetçiliği savunuyor.Öyleyse buna zorbalıktan başka bir şey denemez.öyle kişinin sözüne bile güvenilmez.Ki özgürlüğümüzü de özümüzü de en iyi şekilde sahip çıkarak elde edebiliriz .Ayrıca `Müslüman oluşumuz İslam kelimesinin zikredildiğini her alanımız içine girmesi zorunlu kılındığında artık boş ve yararsız şeyleri bırakıp şaşkınlıktan kurtulmalıyız.Böylece sağlıklı kararlar almaya başlarız,tavrımız bir zencinin ten rengini saklayamaması gibi ortaya çıkar,ilahi emir ve nehiylerin vermesi ile bazı şeylerden uzaklaşmamız ve bazı şeylere yakınlaşmamız bizi takva sahibi etmesiyle`asil`liğimizi ortaya koymuş oluruz. Asillik itibar getirir.Aynı Zengi Atanın şeyhliği gibi.Bir gün aralarında seyyit bulunan 4 kişilik kafile ona bir şeyh aradıklarını söylemişlerdi.Aradıkları şeyhin kendisi olduğunu söyleyince`biz bir zenciye mi kaldık diye`seyyit ile bir diğeri gülüp geçmiş sonra kıymetini anlayıp ona mürit olmuşlardı.O zenci idi, seyyit de değildi ama takva yönünden diğerlerinden daha üstün olduğundan hepsi ona itibar etti.
Aksi takdirde özümüzden uzaklaştığımız gibi hakikaten de uzaklaşmış oluruz. Yazarımız hakikat karşısında ürkek ve çekingen kalmamızı materyalist anlayış fıtratımızı bizi meylettirdiği güzel ve doğru düşünüşten uzaklaştırıyor. Böyle insanlar mutluluğu nelerde buluyorlar çok merak ediyorum. Kötü zan kalbin gıybetliymiş. Öyleyse böyle kirli şeyler ile kalbi kirletmeye ne gerek var? Keşke insanların kendi nefisleri için zan besledikleri kadar karşılarındakiler için de besleyebilseler.
İyi zan, etrafındakilerle muhabbeti arttırdığı gibi hayata karşı motivasyonumuzu da arttırıyor. Lakin bizim etrafımıza bakış açımıza yön veren zan iyi olmasıyla birlikte bizi olayların aslından, hiçbir şeyden habersiz duruma getirmemeli. Zaten büyüklerimizin sözü odur ki şüphesiz yapılan bir işin sağlamlığında şüphe vardır ve şüphesiz yapılan tek şey imandır. Onun da şüphesi teslimiyetten geçer ya…
Bütün bunlara dayanarak demem odur ki duvar bile meylettiği yöne bile yıkılıyorken, bizlerin yaşamımızda meylettiğimiz yerleri en iyi şekilde tespit etmeli, Behlül Dàna hazretleri gibi benim de meylim hakka doğrudur” diyebilmeli ve her anımızı `Müslümanca` yaşamaya gayret etmeliyiz.
Türkiye'nin meselesini anlamakta atabileceğimiz en sağlam adım
"birbirimizi anlamayı göze alışımız"
olacaktır.
İsmet Özel
Sayfa 36 - İklim Yayınları, 2. Baskı, 1986 Basım
Neler yapmamız gerektiğini, nelerden sakınmamız gerektiğini Kuran-ı Kerim'den öğrenirken, yapmamız gereken şeyleri nasıl yapacağımızı, bazı şeylerden nasıl kaçınacağımızı da Sünnet-i Seniyye'den öğreniriz.
Zaten ölüm sonrası başımıza gelecekler ciddiyetle bizi ilgilendirmiş olsaydı hal-i hazırda yapıp ettiklerimizden kaçını yapmaya devam ederdik acaba?
Seni korkutabilirsem senin üzerinde hâkimiyet kurabilirim, seni satın alabilirsem yani sana kısa vadede lezzet teklif edebilirsem sen benim için tehlike olmaktan çıkarsın.
Eğer İslam yaşadığımız ülkede üzerinde kafa yorulmaya gerek duyulmayan bir düşünme yolu ise bunun bütün sorumluluğu ben Müslümanım diyerek bir kişilik vasfını dışa vuran kişilerdedir. ''Biz inanıyoruz, karşımızdakiler inanmıyor'' tarzında ifade edilen düşünce siperi ancak yeterince bilgili olmayışın, beceriksizliğin, kolaycılığın mazereti olabilir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İrtica Elden Gidiyor
Baskı tarihi:
Eylül 2012
Sayfa sayısı:
432
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056323928
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Tiyo Yayınevi
Baskılar:
İrtica Elden Gidiyor
İrtica Elden Gidiyor!.
İsmet Özel'in son on üç senede neşredilmemiş kitabı İrtica Elden Gidiyor'un yeni baskısı yapıldı. Kitabının arka kapağında şunlar yazılı...

Devamla şöyle sözler edebilecektir: Eskiden ne iyiydi, irtica diye bir şey vardı. Gerektiği zaman "irtica var", "irtica hortladı" derdik ve böylelikle siyasî rakibimizi köşeye sıkıştırırdık. Eskiden ne iyiydi. Defalarca peynir gemisinin lâfla yürüdüğünü ispat etmiştik. Birine mürteci, gerici, sağcı dedik mi işi bitikti. Şimdi öyle mi ya? Şimdi ne zaman irtica lâfı etsek bazıları çıkıp "Siz Müslüman değil misiniz?" diye soruyorlar. Bu soruya menfi cevap vermek de müsbet cevap vermek de işimize gelmiyor. Ama eskiden ne iyiydi. Soruyu biz sorardık. Hem de "Yoksa Müslüman mısın?" edasıyla sorardık. Sakın sen Müslüman olmayasın diyerek aydın çevrelerde sıkıştırırdık önümüze geleni. 

Nerede eski günler? Değişiyor her şey, irtica elden gidiyor!
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 50 okur

  • lacivert haki
  • Malihülya
  • Halil İbrahim kırbıyık
  • Mrs. Yıldız
  • Mehmet Vafi Geylani
  • Serdar K.
  • Dilşad
  • Eyyüp
  • Enes Kara
  • G.p

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%25 (3)
9
%50 (6)
8
%0
7
%16.7 (2)
6
%8.3 (1)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0