Multidisipliner bir bilgi topu tadında kitap. İçerisinde yok yok: sosyoloji, psikoloji, din, medya, popüler kültür… Salecl, kaygının analizini yapıp nerede ortaya çıktığını, benlikteki yerini, dönemler arasındaki artış ve azalışın nedenlerini, bireyselden toplumsala hangi alanlarda dönüşüme uğradığını sorguluyor. Çoğunlukla Freud ve Lacan temelli açıklamalarda bulunuyor.
Yeni kaygı çağında, ulusalcı siyasetin temel oluşturmak ve desteği artırmak için başvurduğu ‘terörizm’ bölümüyle açılıyor kitap. Kaygıyı, tehlike beklentisine indirgerken, korkudan farkını da net bir şekilde ortaya koyuyor: Kaygının nesnesi yoktur — bu, nesnesinin hiç olmamasından çok, kaybolmuş olmasıyla, belirsizlikle ve olabilirlikle ilgilidir. Bu nedenle kaygıyı, korkudan çok daha vahim bir duygu olarak tanımlıyor.
Hiperkapitalist çağda, arzunun diyalektiği ortadan kalkar; onun yerini ‘keyif alma’ deneyimi alır. Yeni imgelemimizi oluşturmaya kendimizi zorlamamız beklenir. Bu çağda, etrafımız tarafından makul görünme isteği yani “ötekinin gözünde kimim?” sorusu, yerini “kendimi sürekli geliştirmeliyim/değiştirmeliyim” zorlamasına bırakmış görünüyor ve bu da yeni bir kaygı formunu doğurur. Başarısız olma ihtimali,yetersizlik hissi birçok alandaki kaygının temel sebeplerinden biridir.
Aşk kaygısı kısmını kitapla çok özdeşleştiremedim; sanırım psikoloji alanında daha yetkin kişilerin daha fazla anlam çıkarabileceği bir bölüm.
Annelik kaygısı bölümünde ise, ‘mükemmel annelik’ beklentisinin yol açtığı kaygının, paronayak ebeveynlik vakalarında ciddi artışlara neden olacağını öngörüyor.
Tüm bunlarla beraber, buyruk artık büyük Öteki’den değil; sosyal medya ve reklamlardan gelmektedir. Her an alanımızda, ekranımızda, cebimizde ulaşılabilir bir noktadadır ve bize her şeyi formülize