Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun Kilit'i ile tanışmam, sadece bir tarihi roman okumak değil, Malazgirt'e giden o kutlu yolda manevi bir sefere çıkmak gibiydi.
Tarihi roman denince akla gelen o kuru savaş tasvirleri, ezber tarih bilgileri veya kronolojik olay örgüsü bu kitapta yok. Sepetçioğlu, çok daha zor ve kıymetli bir şeyi başarmış: Tarihin "ruhunu" yakalamış. Yazar sanki bize, "Siz zaten savaşın tarihini, sonucunu biliyorsunuz; ben size o zaferin mutfağını, o kilidi açan manevi anahtarı anlatacağım" diyor.
Kitapta beni en çok etkileyen yön, Sultan Alparslan'ın girdiği onlarca savaşı tek tek anlatıp okuru boğmak yerine; o savaşların ardındaki insan hikayelerine, dervişlerin sabrına ve Sarı Hoca gibi manevi mimarların inşasına odaklanmasıydı. Bir zaferin önce zihinlerde ve gönüllerde kazanıldığını, Anadolu'nun kapısındaki kilidin aslında maddi bir demir yığını değil, bir "inanç seddi" olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Kurgu açısından; Peçenek ve Selçuklu taraflarının iki ayrı nehir gibi akıp, hikayenin sonunda o muazzam Türk şuuruyla birleşmesi okuma zevkini zirveye taşıyor. Sonunu bildiğiniz bir vuslatı beklemek bile heyecan vericiydi.
Diline gelince... Sepetçioğlu Türkçeyi o kadar duru, o kadar yalın kullanmış ki; kitap su gibi akıyor. Divan edebiyatının ağdalı dili değil, bozkırın o temiz ve sade Türkçesi hakim.
Ezcümle; Kilit, sadece Malazgirt'i merak edenlere değil, bir milletin nasıl "millet" olduğunu anlamak isteyen herkese, özellikle de tarihin satır aralarındaki insan hikayelerini sevenlere naçizane tavsiyemdir. Şimdi sıra, bu açılan kilidin ardından Anahtarı bulmakta...