Müziği, hayatının odak noktası yapmış insanları konu alan 5 öyküden oluşuyor. Kimi öykülerde aynı karakterleri de görüyoruz.
Sanata, sanatı icra edebilme yoluna değiniyor yazar. Aynı zamanda artık sanatçı olmanın gerektirdiği kriterlerden bahsediyor.
Bu şöhreti nasıl kazanmıştı? Gayet tabii bildik yoldan.
Doğru kişilerle yaşanan aşklar, doğru evlilikler ve doğru boşanmalar.
Bunlar sizi doğru dergi kapaklarına, doğru televizyon programlarına taşır. s-94
Sanatçı, artık sanatı icra edebilen olmaktan çıkmış; parayla, şöhretle, magazinle gündeme düşenler olmuştur. Diğer taraftan da bunun farkında olup emek verenlerin ve sanatı icra etmeye çalışanların önlerine adeta ket vurulmuştur;
Billy de çirkin,tamam, ama seksi ve onda kötü adam çirkinliği var.
sense donuk ve hep ezik ve çirkinsin. s-88
Aynı zamanda hayatın tek bir yönüne takılmaktansa farklı farklı yönlerini keşfedip o alanlara yönelmenin de önemine değinmiş.
Yazar, Aşk hayatı yüzünden hayatının merkezinde olan ve aynı zamanda hayalleri olan müziği aksatan kahramanına şöyle seslenir;
belki de onun dediği gibi, bir projeye ihtiyacım varVe hayatta bir insanı sevmekten çok dahaönemli şeyler olduğunu kabul etmeliyim.
kim bilir, belki de bu dönem benim için bir dönüm noktasıdır. s-126
…….
Müziğe olan ilgi ve alakama binaen kütüphanede gözüme çarpan bi eser oldu.
Elbette kaçırmak istemedim. Oldukça tadımlık olan bir eserdi. Günün yorgun saatlerinde, yorganın altında kahve eşliğinde okumanın ayrı bi zevk verdiğini de söyleyebilirim.
Müziğe ilgi duymayanların konu bakımından sıkılması gayet olağandır ancak yazarın kullandığı biçimsel ve edebi dil bence oldukça akıcı ve başarılıydı.
Kaç gündür Tezer Özlü okuyarak girdiğim melankolik ruh halinden, yaptığım onca sorgulamadan, kendimce çektiğim birtakım acılardan sonra bu kitap huzurlu hissettirdi. Nasıl desem böyle kış günlerde yorganın altına girip uyursunuz ya, işte öyle. Öykülerde karakterlerin önerdiği müzikler eşliğinde okuyunca okuma zevkini katlatan, gitar çalan karakterleri okurken sanki sahilde, hafif esen rüzgarla birlikte güneşin altında sakince ve dalgalar eşliğinde müzik dinliyor gibi hissettiren, bazı öykülerinde terastaki odamda Petit Biscuit’ten Night Trouble eşliğinde tereyağlı kurabiye yiyerek kahvemi içtiğimde bana eşlik eden, üstüne bir de ikinci öyküde evi köpek kokutmak için verilen ciddili bi tarifle beni kahkahaya boğan eserdir. Çok hoşuma gitti! Özellikle ikinci ve üçüncü öyküleri ara ara açıp okuyacağıma eminim. Sıcacık hissetmek istediğiniz bir zaman mutlaka okuyun derimm
Noktürnler /Müziğe ve Günbatımına Dair Öyküler
Yazarın okuduğum ikinci kitabı.Çok akıcı ve sade bir dili var.
Anlatırken sanki oradaymışsınız ve o anı siz yaşıyormuşsunuz gibi etkili ve özel bir anlatımı var.Konu olarak çok faydalı olmayan basit konuları seçmiş olmasına rağmen anlatımı öyle akıcı ve kaygan ki okuyup gidiyorsunuz;nobeli belki de bu yüzden almıştır?
Müzisyen bir kişinin gündelik yaşamından ve başından geçen küçük basit olayları anlattığı birkaç hikayeden oluşmuş bir kitap.Yaz için ve dinlenmek için okuyabilirsiniz.Beklentimi fazla tuttum galiba?Nobel almış kişileri biz mi abartıyoruz yoksa o ince sırrı biz mi çözemiyoruz bilemedim???
*Noktürn: içli, duygulu, romantik anlatımı olan, özgürce bestelenmiş müzik parçası. Piyano parçalarını tanımlamakta kullanılan şiirsel formdur. Gece müziği anlamında kullanılır. Noktürn; İtalyanca gece müziği, serenat anlamına gelen 18. yüzyılda kullanılan Notturno kelimesinden türemiştir.
*İlk öykü Aşk Şarkıcısı, Venedik’te geçiyor. (unutamadığım şehir) San Marco kahvelerinde gitar çalan bir müzisyenin öyküsü. Venedik denilir de anılar canlanmaz mı? San Marco’ya gittiğimde dikkatimi çeken ilk şeyi paylaşmak istiyorum sizinle. Çoğunuzun bildiği gibi kare şeklinde bir meydan ve dört tarafı kahvelerle çevrili, turist gurupları ise ortadaki meydanda dolaşıyor. Akşamları ise durum değişiyor çünkü canlı müzik çalınıyor. Dikkat çeken ise müzik kahvelerde sıra ile çalınıyor ve oturmayan, dolaşan turist gurupları müzik çalan yerin önünde ayakta durarak dinliyor. Sıra gelip müzik çalınan kahve değiştikçe ayakta dinleyen turist topluluğu da o kahvenin önüne kayıyor. Parça bittiğinde çalan müzisyenleri tüm meydan alkışlıyor. Ne gürültü, ne ses kirliliği var, müzik dışında çıt çıkmıyor. Olanları izler ve uyum sağlarken büyük bir keyfin yanında hem kızdım hem de utanıp üzüldüm. Çünkü aklıma bizim diyarlar geldi. Bizim canlı müzik yapılan Çiçek Pasajı, Kumkapı, Kadıköy Çarşı gibi turistik yerlerimiz maalesef böyle değil. Her yerde aynı anda ayrı müzik çalınıyor, oturanlar bağıra çağıra sohbet ediyor, çatal – kaşık, servis gürültüsü ayrı. Tam bir keşmekeş, ses kirliliği, sanki bir gürültü fabrikası. Büyük bir saygısızlık. Canlı müzik dinlemenin keyfini almaya imkân yok. Siz olsanız benim gibi hem kızıp hem utanmaz mıydınız?
*İkinci öykünün adı olan “Come Rain or Come Shine” adlı şarkıyı Eric Clapton’dan dinledim, muhteşemdi dinlemenizi tavsiye ederim. Tabii öyküde geçen Cheek to
Birbirinden bağımsız öykülerden oluşan Noktürnlerde muzik, doga, insan ilişkileri harmanlanmış. Kitabin basrolleri muzisyenler. Venedik'te eskiyen bir aşka da sahit olabilirsiniz, fiziksel acılara katlanmak pahasına verilen ünlü olma savaşına da. Kitabi okurken kafamın içinde aynı anda tatli bir melodi çalıyor gibi oldu, belki de bunu yapmak istemisti Ishiguro kimbilir. Sevdim ve tavsiye ederim.
Akşam saatlerinin alacalı ışığında kaygılar ile umutlar, düş kırıklıkları ile baştan başlama dürtüsü, pişmanlık ile inanç arasında dönerken be bazen ilerleyemezken..
Noktürn, hülyalı, romantik ya da duygulu karakterde, özgür biçimdeki piyano parçalarını tanımlamakta kullanılan şiirsel formdur. Gece müziği anlamında kullanılır.
Kazuo İshiguro okuduğum ilk kitabı ve yazarın beş öyküden oluşan bir kitap.Aşk Şarkıcısı,Come Rain ve Come Shine,Malvern Hills,Noktürn ,Çellistler adlı hikayelerden oluşmakta bu hikâyeler müzik ve müzisyenlerle alakalı...
Beş öyküden oluşan Noktrünler bence Kazuo Ishiguro’nun çok zarif ama derinlikli kitaplarından biri. Diğer romanlarına göre daha hafif görünse de, o tanıdık melankoli, zamanın geçişi ve kaçırılmış fırsatlar temaları burada da hissediliyor.
Beş öykü de müzik etrafında dönüyor ama aslında konu insan ilişkilerinin kırılganlığı. Ishiguro, yaşlanma, pişmanlık ve değişim korkusunu çok sade ama vurucu bir dille anlatıyor. Özellikle “Cellists” ve “Come Rain or Come Shine” öyküleri bence duygusal olarak çok güçlü.
Sanki tam ana yemeğe geçeceğiniz anda önünüzden tabağınız alınıyor gibi. Hikayelerin kötü olduğunu kesinlikle iddia etmiyorum, hatta ne kadar ön yargıyla başlasam da okumaya, her hikayenin sonuna yaklaşırken yazarın bizi özellikle tatmin etmemek için yazdığını düşünüp okudum o son düzlükleri. Favorim noktürnler olmak üzere çelistler hikayesini de çok sevdim. Eleştirsem de hikayeler iyi ki böyle bitiyor ama, ne de olsa hayattan parçalar taşıyıyp gerçeği teğet geçen öykülerde herhangi bir mutlak sona ulaşmak gerçekçi olmazdı.
Noktürnler'de bir araya gelen beş öykünün hepsi müzisyenleri ya da müziği yaşamının merkezine koymuş kişileri konu alıyor. Akşam saatlerinin alacalı ışığında kaygılar ve umutlar, düş kırıklıkları ile baştan başlama dürtüsü, pişmanlık ile inanç arasında döne döne ilerliyoruz.
Yazarın ilk öykü derlemesi olan kitap, müziğe, müzisyenlere ve günbatımına dair incelikli bir beste.
Akıcı ve sakinleştirici bir yanı vardı kitabın ben de. Yazarın dili çok yalın. Tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar.
Kazuo Ishiguro, 8 Kasım 1954 doğumlu Japon asıllı İngiliz romancı. Nagazaki kentinde doğan İşiguro 1960 yılında ailesiyle birlikte İngiltere'ye göçtü. University of Kent'i bitirdikten sonra (1978) University of East Anglia'da yaratıcı yazarlık yüksek lisansı yaptı. 1982 yılında İngiliz yurttaşlığına geçti.
İngilizce edebiyat dünyasının çok sevilen yazarları arasında bulunan Ishiguro, 4 kez saygın edebiyat ödülü Man Booker Prize'a aday gösterildi. 1989 yılında ise "The Remains of the Day" (Günden Kalanlar) romanıyla Man Booker Prize ödülüne layık görüldü.
Yazar Kazuo Ishiguro, 2015 yılında yazdığı ve VI.yy. İngiltere'sini anlattığı " Gömülü Dev " (The Buried Giant) adlı romanıyla 2017 yılında Nobel Edebiyat Odülüne layık görülmüştür.
2005 yılında yazdığı Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) romanı 2010 yılında yönetmen Mark Romanek tarafından aynı adla sinemaya aktarılmıştır.