Başlangıçtaki largo’da, Pongileoni’nin o pis ağzı ve hava sütununun yardımıyla bir demeç vermişti Johann Sebastian: Dünyada yüce şeyler vardır; soylu şeyler vardır, doğuştan görkemli insanlar vardır; gerçekten birer fatih olan, aslında yeryüzünün efendileri sayılabilecek insanlar vardır. Ama Bach, fugue’e benzeyen allegro bölümünde, bunların egemenliklerini sürdürdükleri dünyanın, karışık ve çok çeşitli olduğunu düşünmüştü. İnsan, gerçeği bulduğunu sanır; kemanlar, bu apaçık, kesin, karşı konulamaz gerçeği müjdeler; bu gerçek elinizdedir, zafer sevinci içinde avucunuzda tutarsınız onu. Ama bu gerçek elinizden kaçıp, önce viyolonseller, daha sonra da Pongileoni’nin titreyen hava sütunu sayesinde, yeni bir biçimde ortaya çıkar. Müziğin çeşitli parçaları ayrı ayrı yaşarlar; birbirlerine dokunurlar, yolları karşılaşır; görünüşte kesin ve kusursuz olan son bir uyum yaratmak için bir an birleşirler, sonra gene ayrılırlar. Her biri tek başınadır, ötekilerden ayrıdır, her birinin kendine özgü bir benliği vardır. Keman, “Ben, ben’im; dünya benim çevremde döner,” der; flüt, “Benim çevremde,” diye dayatır. Her biri de aynı derecede haklı ve aynı derecede haksızdır; ve hiçbiri, ötekini dinlemek istemez.”
Yani, bu bir insanlık fügü. Tipik bir roman yok karşımızda: Belirli bir konusu, bir olay örgüsü, beklenen bir sonu, yok; bol kepçeden karakteri var. Politik, romantik, alkolik, sarkastik, hedonist, komünist, sanatkâr, dindar, barbar, uygar, her profilden insan; aydın, bilgin, zengin, seçkin, çapkın, dargın, sıkkın, yoksun, suskun, tutkun, her sıfattan insan mevcut. Başta Huxley’nin kendisini ve rivayet o ki D. H. Lawrence’ı temsilen olmak üzere, yazar olan karakterler var; ressamı siyasetçisi, askeri aylağı, bilim insanları var. Görüyoruz ki kimisi yaşayan ölü, kimisi hayatını