Uzaylı ile ilk karşılaşma temalı bilimkurgu romanlarının en önemli ve itibar gören örneklerinden biri kuşkusuz Arthur C. Clarke’ın Rama ile Buluşma'sıdır. Bilimkurgunun “üç büyük” isminden biri olarak anılan Clarke, bu eserinde ilk temas fikrini alışılmışın dışında ele alır. Geleneksel olarak uzaylı temasında beklenen iletişim, çatışma veya biyolojik etkileşim Clarke’ın romanında neredeyse hiç yer bulmaz. Bunun yerine, insanlığın karşısına çıkan şey devasa bir mimari yapı, olağanüstü bir mühendislik düzeni ve ölçeği aklı zorlayan bir iç mekândır.
Roman boyunca okur, Clarke’ın kalemiyle tasvir edilen Rama’nın ne olduğuna dair kesin bir bilgiye ulaşamaz. Bu dev silindirin bir gemi mi, bir makine mi, yoksa kendi başına bir canlı-mekân mı olduğu belirsizdir. Clarke’ın özellikle koruduğu bu muğlaklık, romanın asıl gerilimini oluşturur. İnsanlık devasa bir varlıkla karşı karşıyadır ama onun doğasını kavrayamaz; bütün gözlemlerine rağmen Rama’nın “kendinde” ne olduğu bir sır olarak kalır. Bu nedenle roman, ilk temas fikrini, biyoloji ya da doğrudan iletişim yerine mimari ve mühendislik üzerinden işler.
Rama’nın en çarpıcı yanı, insan algısını alt üst eden ölçeğidir. Elli kilometre uzunluğunda, yirmi kilometre çapında bir silindirin iç yüzeyine kurulmuş dünya, okuyucuya bir yandan tanıdık manzaralar sunar – nehirler, ovalar, yapılar – ama öte yandan her şeyin “göğe doğru kıvrıldığı” olağanüstü bir mekân algısı yaratır. İnsan için düz olan şey, aslında devasa bir eğriliğin parçasıdır. Yukarı bakıldığında gökyüzü yerine karşı kıyının görülmesi, Clarke’ın en unutulmaz betimlerinden biridir. Bu manzara, yalnızca bir yabancılaşma değil, aynı zamanda insanda bir “dejavu” hissi uyandırır: tanıdık ama yabancı, kavranabilir ama açıklanamayan bir sahne.
Romanın sonundaki Dr.