Spoiler içerir.*
Tarihi ilginç kılan en büyük etkenlerden birisi de, hiç şüphesiz, ülkelerine sonsuz sadıklıkları ile bilinen casuslardır. Bugün, Birinci Dünya Savaşı’nın en ünlü casusu hakkında konuşacağım: Mata Hari’den. Tek sorun, kendisinin ülkesini satmış olmasıydı. Halbuki, ne Almanya kendi vatanıydı ne de kendisi tamı tamına casustu. Hazırsanız, başlayalım, zaten pek de zamanınızı almayacağım.
Margaretha Geertruida Zelle, bu olağanüstü kıvraklığa sahip olan casusumuzun asıl ismi. Lakin, Mata Hari lakabını kullanıyor; kendisi camiada bu isimle tanınıyor. İsminin anlamı Malay dilinde ‘şafağın gözü’, Hint dilinde ise ‘şafağın gözbebeği’ anlamına geliyor. Kitabın ilk sayfalarından da anlayacağınız üzere, Doğu hakkında az çok bilgisi var, bu da onu başlarda kurtaran en büyük etken.
Fakat öyle bir şey var ki, onun nefesi olduğunu görüyorsunuz: Dans.
Dünyanın ne kadar iğrenç bir yer olduğunu, mektup şeklinde ilerleyen ama aslında mektup tarzında yazılmış olduğunu hiçbir şekilde belli etmeyen paragraflardan dahi anlıyoruz. Okul müdürünün kendisine ve diğer kızlara yaptığı o insanlık dışı şeyler ve oralardan kaçıp gidebilmek uğruna evlendiği subayın kendisine neler çektirdiği, insanı gerçekten de utandırıyor ve üzüyor. Hiçbir kadın, insan, bunu hak etmiyor. Fakat ne yazıkki, 2021 yılında olsak bile hala aynı şeylere karşı göğüs geriyor, özgürlüğümüzü elimizde tutmanın savaşını veriyoruz.
Bir kızı oluyor fakat kızını hiç görmüyor. Lakin, hep dilinde. Bir oğlu daha oluyor fakat evlerinde çalışan hizmetçi kız tarafından zehirlendiği için ölüyor; onu öldüren kızı da evdeki diğer hizmetçiler öldürüyor. Lakin Mata kıza karşı bir intikam duygusu veya nefret beslemiyor çünkü kızın o ev sınırları içinde ne zorluklar yaşadığını öğreniyor. Hayat işte, ne statüde bulunursak