Şaşırtıcı ve kışkırtıcı bir eser “Terra Nostra”. Bu bitmek bilmeyen 1088 sayfalık romanında hem mekanlar, hem de zamanlar hareketliyken bizi sanki gotik bir tablonun içinde seyahate çıkarıyor Fuentes ve kutsal kitapların -ki burada özellikle Katolik inancı- emrettiğini, kibir, şiddet, şehvet içeren sahneler eşliğinde sorguluyor. Kusurlu dünyamızda yapılan ibadetler ile ulaşılması hedeflenen mükemmel düzen, yani cennet, Fuentes’e göre “dehşetin habercisi”; zira Tanrı’ya ulaşmak iddiasıyla tutulan yol ardında ezilen yığınlar, yoksulluk, acı ve zulüm barındırıyor. Siyasi baskının, cinsel yasakların, hastalıkların ve tanrının olmadığı, sürekli yenilenen bir dünya hayal ediyor Fuentes; ama bir yandan bu fantastik dünyanın ulaşılmazlığını da tespit ediyor.
Katolik inancı, teslis üçlemesi, Yunan ve Mısır mitolojileri, İsa dönemi Roma İmparatorluğu, Rönesans, Altın Çağ, mitler ve efsaneler bu romanın malzemeleri. Cervantes’ten, Decartes’tan ve özellikle Erasmus’un “Deliliğe Övgü”sünden önemli ölçüde etkilenmiş Fuentes. 16. yüzyılda İspanya Kralı II. Felipe’nin Madrid’e 45 kilometre mesafede, ataları ve kendisi için bir nekropol olarak yaptırdığı El Escorial sarayının inşasını merkeze alan roman bin yılın bitimine, yani 1999 yılına kadar uzanıyor. Romanın başında genç Felipe’nin 4 arkadaşı (kayıkçı Pedro, ilahiyat öğrencisi Ludovico, keşiş Simon ve köylü kızı Celestina) ile sohbetine konu olan mükemmel dünyanın var olup olamayacağı sorusu romanın ana konusu denebilir; ama belli ki Fuentes’in kafasında daha başka bir çok soru var cevabını aradığı. O yüzden roman Kraliyet’in tebaası üzerindeki sınırsız ve zalim gücü, sapkın ve yıkıcı Katolik inancı, dehşetengiz engizisyon korkusu ve Fuentes’in vatanı Meksika ve tüm güney Amerika’nın aynı dönem İspanyollarınca barbarca