Hayatın içinde, kendi içlerinde sakinleşmiş, hayattan elini ayağını çekmiş bir çift anlatılıyor. Gösterişsiz, rutin bir hayat sürüyorlar. Eskiden varlıklı oldukları için, şimdi tek dertleri kardeşi okutabilmek. Dışarıdan bakınca neredeyse donuk, monoton bir yaşam…
Ama bu sakinliğin içinde güçlü bir bağlılık var.
Kitap, bu dinginliği anlatırken bir anda geçmişe açılan bir kapı sunuyor. Karakterlerin nereden geldiklerini, bu bağlılığın hangi süreçlerden süzüldüğünü görüyoruz. Ortak ihanetleri, ortak mutlulukları var. Hayattan soyutlanmışlar ama birbirlerine tutunmuşlar. İlginç olan şu: İnanç kavramının hayatlarında neredeyse hiç yeri yok. Tanrıya, sisteme, büyük fikirlere değil; yalnızca birbirlerine inanıyorlar. Hayatlarındaki tek gerçek bu.
Bir “elmanın iki yarısı” gibi değil, tek başına bir elma gibiler. Eksiklikten değil, bütünlükten doğan bir birliktelik bu. İşte beni en çok etkileyen nokta da buydu.
Rutin akıp giden hayatın içinde, geçmişteki abi figürü tekrar gündeme geliyor. Abinin bir gün komşuya misafirliğe gelecek olması, tesadüfen bir kırılma ve sorgulama anı yaratıyor. Karakter bu noktada içsel bir yolculuğa çıkıyor. Zen Budizmi’ne olan merakı da burada başlıyor.
Kitapta geçen “koan” sorusu özellikle çarpıcı. Mantıkla değil, sezgiyle cevaplanması gereken bir soru. Ve zaten kolay çözülemiyor. Bu arayışta “kapı” metaforu çok önemli. Kitabın adında da geçen bu kapı, bir amaca doğru yürürken neden geçilmediğini sorgulatıyor. Ne geri dönülüyor ne de kapıdan geçiliyor; sadece kapının önünde duruluyor.
Bu yönüyle kitap, Japon modernizminin başlangıç döneminde yazılmış olmasına rağmen, günümüz modern insanının sıkışmışlığını çok iyi anlatıyor. Sessiz, monoton, yüklerle dolu bir geçmiş… Ama bütün hissettiğin bir insanla birlikte bu hayatı sürdürmek.