İlk kez, 1305 yılında, Robert Bruce’un İskoç tahtı için mücadelesine yeni başladığı yıllarda düzenlenen ve İskoç klanlarının bir araya geldiği bir etkinlikte karşılaşmıştı Margaret ve Eoin. Hem de biri için hayati önem taşıyan, diğerininse çocuk oyunu dediği satranç taşları sayesinde. O anda, hiç kimseye karşı olmadığı kadar farkındalık hissetmişlerdi karşılıklı.
Sekiz erkek kardeşiyle beraber büyürken öğrenmişti açık bir kitap gibi dürüst, cesur ve pervasız bir leydi olmayı Margaret McDowell. Açık sözlülüğü ve kendine has espri anlayışı ile, nerede olursa olsun görünüşü, gülüşü ve konuşmalarıyla dikkat çeken genç ve güzel bir kızdı Margaret.
Eoin MacLean’sa, en sevdiği şeyler, okumak, satranç ve akıl oyunları olduğundan, sessizliğinin ardında sürekli zihninde dönen çarklarla planlar kuran, kurnaz, zeki ve ciddi bir savaşcıydı. Kitapta da söylendiği gibi:
“Eoin’in şansa ihtiyacı yoktu. Stratejiler ve planlar söz konusu olduğunda ondan iyisi yoktu. Zekâsıyla, oyunlarıyla, manevralarıyla ve gerektiğinde savaşıyla herkesi alt edebilirdi.”
“....Margaret MacDowell farklıydı. Bir gül bahçesindeki yaban çiçeği gibi, herhangi bir yere ait değildi. Bunun sebebi de bir şalla kapatılmak yerine sırtından aşağı dökülen yumuşak bukleler ya da kadifeler ve mücevherlerle bezeli leydilerle dolu bir odadayken bile sade bir yün fistan ve parlak renkli eteği ile daha asil görünmeyi başarması değildi sadece. Hayır, çok daha doğal bir şeydi. Tevazu ve ihtiyatla dolu bir odada umursamaz ve arsızca mutluydu. Baskı ve itaat denizinde yabani ve dizginsizdi. Ama ya üzerindeki ilginin farkında değildi ya da umursamıyordu. Yarısı hayranlıktan yarısı ayıplamadan doğan sessizliği, gözlerini indirip bu kadar kişinin odağında olmanın verdiği küçük kız çekingenliği ile değil, rahat ve bir gemiyi