Yüz’e tarihi gerçekliklere dair bir yüzleşme beklentisiyle başladım, ama bulduğum şey daha çok bir adamın benmerkezci iç dökümüydü. 12 Eylül gibi travmatik bir dönemi anlatacağını düşündüğüm roman, yalnızca o dönemin uzaktan gelen yankılarını taşıyor. Derin bir politik analiz, hatta sağlam bir tarihsel bağlam dahi sunmuyor. Bunun yerine, kimliğini yitirmiş, adını dahi öğrenemediğimiz bir adamın, neredeyse sürekli olarak kadınlar ve cinsellik üzerinden kendini ifade etmeye çalıştığı bir iç monoloğa şahit oluyoruz.
Anlatıcının karakterine dair ipuçlarını aslında kendisi çok açık veriyor:
“Hayatta kalmak için ilkem şuydu: Birinci, ikinci ve üçüncü olarak ben gelirim, sonra başka hiçbir şey … Sonra gene ben ve daha sonra öteki insanlar.”
İşte bu cümle her şeyi özetliyor. Onun dünyasında başkaları yalnızca dekor, kadınlar ise kendi benliğini parlatmak için kullanılan aynalar gibi.
Anlatıcının “Ben de en az sizin kadar suçluyum” diyerek kendini aklamaya çalışması ise beni hiç ikna etmedi. Bu sözler bir özürden çok bir kaçıştı. Uçkuruna hâkim olamayan, kadınları yüzeysel şekilde arzu nesnesine indirgeyen, duygusal olarak erişilemez biriyle karşı karşıyayız. Hedonist, narsist, hatta zaman zaman sosyopatik eğilimler taşıyan bir karakterin “iç hesaplaşması”na tanıklık ediyoruz ama samimi bir yüzleşme hissi neredeyse yok.
Edebi dili kesinlikle etkileyici. Yer yer çok başarılı metaforlar, güçlü imgeler ve iyi bir ritim var. Ancak bu dil, vasat bir hikâyeyi süslemekten öteye geçemiyor. Derinlikli bir kurgu, çarpıcı bir dönüşüm ya da gerçek bir yüzleşme bekleyen biri için hayal kırıklığı kaçınılmaz.
Kısacası, hikâyeye değil, anlatı biçimine yatırım yapılmış. Ama benim için içerik kadar niyet de önemli. Bu kitapta samimi bir içsel sorgulamadan çok, zarif cümlelerle perdelenmiş