“Yüreğini derinden ürperten, göklerden, ebediyetlerin derinliğinden gelen bir ses bu sanki… Karanlıklar içinde yükselen, gecenin korkunç sessizligi içinde bir ahenk, bir yakarışın sihrini taşıyordu. Bu koro bir binanın içinden, ilahi söylüyordu ve ses, bahçe hakim durumda bulunan binanın içinden, kulübenin yan tarafındaki binanın pencerelerinden bir rüzgâr gibi bahçenin dallarına, ağaçlarını okşadı. İfritlerin şamataları, korku veren haykırmaları uzaklaşırken sanki meleklerle dolu kutsal bir ordu gecenin sessizligi içinde yürüyor, tatlı ve ılık nefesini gecenin koynuna, gecenin koynunda tutunacak bir teselli dalı arayan insanların ruhuna üflüyordu sanki.”
Ey insanoğulları!
Ömrünüz bence bir hiç.
Kim ermiş bu dünyada
Özlenen mutluluğa?
Hayal mutluluk denilen;
O da sönüverince
Anlar gerçeği insan.
Talihsiz Oidipus!
Gördükten sonra senin
Yaman alınyazını
İnanmam artık
İnsanların mutluluğuna...
Yükseklere nişan almış,
İkbale ermiş,
Mutluluk nedir tatmıştı.
Yok etmişti, ey Zeus,
O sivri tırnaklı, Çetin bilmeceli,
Canavar bakireyi.
Dikilip karşısına
Bir kale gibi ölümün,
Korumuştu kentimizi.
Bugün acaba
Bahtı daha kara,
Acısı daha korkunç
Kim var bu dünyada?
Ah Oidipus, şanlı kral!
Demek o gelin odası,
Avcılar canımın içi avcılar
Siz kuşları vurmazsınız değil mi
İşiniz vurur gibi davranmak
Ölüme yaklaştırarak yaşamayı gerektirmek Kurtulmanın sevincini eğerek aşağıya
El etmek alkış tutmak uçuşlarına
Kadim dönemlerden bu yana cinsellik ve kudret hep kol kola gitmiştir. Peki dört bir yandan yükselen bu bağnaz koro da neyin nesidir? İnsanı, tarihi tanımıyorlar mı? Ben 80'li yıllarda RAI televizyonunda çalıştım ve neler neler gördüm. Dış görünümün itibarıyla bir "eskort" kıza değil de Çekoslovak kayak takımına ait bir atlet gibi görünsem de saldırılardan, kösnül tekliflerden, iş gezilerinde otel odalarını paylaşma önerilerinden yakamı kurtaramadım. O yıllarda sevgililer sözleşmeli olarak işe alınıyorlar, sonucun berbatlığından ötürü yayına giremeyen programlar hazırlıyorlardı. Bu ahlaksızlık, belli bir siyasi sınıfın iktidarının yükselmesi olarak gösterilmek istense de aslında her zaman vardı. Ülkemizin yozlaşmış doğasının sonucu bu; bu ülkede Devlet ve halkın çıkarlarına saygı duygusu genellikle gelip geçici ve keyfî bir durumdur. Bu keyfilik bize insanın gerçekte kim olduğunu -içindeki kötü ile her gün yüzleşmek zorunda olan varlığı unutturdu. Ancak bir farkındalık yürüyüşüne girişmeye niyet edildiğinde bu kötülük ile yapıcı bir ilişki kurmak mümkün olur, ama bu yürüyüş de herhangi bir türdeki iktidara sahip kişiler arasında oldukça ender görülür.Uygar bir birlikte yaşam söz konusu olduğunda, "İlk taşı günahsız olan atsın," ahlaki kuralı eşsizdir, ama sık sık unutulur. Bu cümle aynı zamanda şeytanlaştırmanın da panzehiridir.