Avcılar canımın içi avcılar
Siz kuşları vurmazsınız değil mi
İşiniz vurur gibi davranmak
Ölüme yaklaştırarak yaşamayı gerektirmek Kurtulmanın sevincini eğerek aşağıya
El etmek alkış tutmak uçuşlarına
Kadim dönemlerden bu yana cinsellik ve kudret hep kol kola gitmiştir. Peki dört bir yandan yükselen bu bağnaz koro da neyin nesidir? İnsanı, tarihi tanımıyorlar mı? Ben 80'li yıllarda RAI televizyonunda çalıştım ve neler neler gördüm. Dış görünümün itibarıyla bir "eskort" kıza değil de Çekoslovak kayak takımına ait bir atlet gibi görünsem de saldırılardan, kösnül tekliflerden, iş gezilerinde otel odalarını paylaşma önerilerinden yakamı kurtaramadım. O yıllarda sevgililer sözleşmeli olarak işe alınıyorlar, sonucun berbatlığından ötürü yayına giremeyen programlar hazırlıyorlardı. Bu ahlaksızlık, belli bir siyasi sınıfın iktidarının yükselmesi olarak gösterilmek istense de aslında her zaman vardı. Ülkemizin yozlaşmış doğasının sonucu bu; bu ülkede Devlet ve halkın çıkarlarına saygı duygusu genellikle gelip geçici ve keyfî bir durumdur. Bu keyfilik bize insanın gerçekte kim olduğunu -içindeki kötü ile her gün yüzleşmek zorunda olan varlığı unutturdu. Ancak bir farkındalık yürüyüşüne girişmeye niyet edildiğinde bu kötülük ile yapıcı bir ilişki kurmak mümkün olur, ama bu yürüyüş de herhangi bir türdeki iktidara sahip kişiler arasında oldukça ender görülür.Uygar bir birlikte yaşam söz konusu olduğunda, "İlk taşı günahsız olan atsın," ahlaki kuralı eşsizdir, ama sık sık unutulur. Bu cümle aynı zamanda şeytanlaştırmanın da panzehiridir.
Sf. 193 "Pencerenin önü karanlık, pencereyi açamıyorum ve yüzümü cama yapıştırıyorum, dışarda hemen hiçbir şey görünmüyor. Koyu renkli birikintinin bir göl olabileceğini ağır ağır düşünebiliyorum, ve sarhoş adamların bugün üstünde bir koro parçası söylediklerini duyuyorum. Arkamdan babamın geldiğini biliyorum, beni öldüreceğine yemin etti; beni dışarı bakarken gafil avlamasın diye, hemen uzun ve ağır perdeyle pencerenin arasına giriyorum, ama bilmemem gerekeni biliyorum artık: gölün kıyısında öldürülmüş kız çocuklarının mezarlığı var."
Halkımızın çağdaş ve dinamik kesimi ile, sayıları giderek azalmakta da olsa gerçek aydınlarımız, "bölücü eylemler"in ve "irtica" tehlikesinin sağlığında olduğundan kat be kat arttığı bugünün Türkiye'sinde yaşasaydı, Atatürk'ün neler yapacağını çok iyi biliyorlar. Ona ve eserine yeterince sahip çıkamamanın utancını yaşıyorlar.
Aslında "Düşünce suç olmaktan çıkarılmalıdır" sloganının ardı ardına ve koro halinde tekrarlanmasıyla istenen, irtica ve süreklilik kazanan bölücü eylemler "açık ve somut tehlike" oluşturmaya devam ederken, her gün en az bir erimiz şehit edilirken, "ülke bütünlüğünü hedef alan yazıları ve sözlü propaganda"nın, "Halkı ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gö zeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik"in serbest bırakılmasıdır.
Acaba, iddia edildiği gibi, çağdaş demokrasilerde düşünceyi açıklama hürriyeti sınırsız mı? Dünya tarihinde, teröristlere ve yandaşlarına propaganda ve örgütlenme özgürlüğü tanıyarak terörü önleyebilmiş ülke var mı? Her iki soruya da verilebilecek doğru cevap: "Kesinlikle hayır"dır.
Eski tarihlere gidersek, örnek çok. Hitler ve Mussolini, İtalya ve Almanya'da demokratik ortam, düşünceyi açıklama ve örgütlenme hürriyeti olmadığı için değil, onların yaptırdıkları propagandalar ve terör eylemleri önlenemediği için iktidar olup, Avrupa'yı kana bulamışlardır. Akıllı insanlar ve iyi yönetilen devletler başkalarının hatalarından, akılsız insanlar ve kötü yönetilen devletler kendi hatalarından ders alırlar. Bizim aydınlarımız ne başkalarının, ne de kendi hatalarından ders almasını biliyorlar. Faturasını da genellikle iyi niyetli Türk gençlerine ödettiriyorlar.
Dahası ölümlülerin bütün hayatı, bir oyundan başka nedir ki, başkalarının başka maskelerle gizlenip sahneye çıktığı ve her birinin kendi rolünü oynadığı, ta ki koro yöneticisi onları sahneden çıkarıncaya kadar?